Keşfet

14. BÖLÜM – YAĞMURUN ALTINDA DÖRT SIR

YERLİ SHERLOCK: DÜŞE KALKA YAKALIYORUK!

14. BÖLÜM – YAĞMURUN ALTINDA DÖRT SIR

İstanbul o sabah gri bir örtünün altında kalmıştı.

Gece başlayan yağmur dinmek bilmiyor, sokakların üzerinden geçen araçlar kaldırımlara su sıçratıyordu. Binaların camlarında yağmur damlaları birikmiş, trafik ışıklarının renkleri ıslak asfaltın üzerinde birbirine karışmıştı.

Rüzgar Fırtına, apartmanının girişinde durmuş, elindeki şemsiyeyi açmaya çalışıyordu.

Şemsiye açılmadı.

Bir kez daha denedi.

Bu defa açıldı ama rüzgârın etkisiyle ters döndü.

Rüzgar birkaç saniye şemsiyeye baktı.

“Ula, sabah sabah seninle mi uğraşacağum?”

Şemsiyeyi düzeltip kapatmayı başardı. Tam merdivenlerden inecekken ayakkabısının bağına bastı. Dengesini toparlamak için korkuluğa tutundu.

Derin bir nefes aldı.

“Daha dışarı çıkmadan yoruldum.”

Apartman görevlisi kapıyı açtı.

“Kolay gelsin Rüzgar Bey.”

“Sağ ol abi. Bugün biraz zor geçecek gibi.”

Görevli, şemsiyeye baktı.

“Yine mi bozuldu?”

“Bozulmadı. Biraz anlaşmazlık yaşadık.”

Görevli gülümseyerek içeri döndü.

Rüzgar sokağa çıktığında yağmur yeniden şiddetlendi. Şemsiyesini açtı, yakasını kaldırdı ve taksi çevirmek için elini kaldırdı.

İlk taksi durmadı.

İkincisi de geçip gitti.

Üçüncüsü sonunda durunca arka kapıyı açtı. Şemsiyesini kapatıp içeri girmeye çalışırken ucu kapıya sıkıştı.

“Bir dakika abi, şemsiye dışarıda kaldı!”

Şoför kapıyı yeniden açtı.

“İyi misiniz?”

“İyiyim. Şemsiye biraz nazlı çıktı.”

Şoför güldü.

“Nereye gidiyoruz?”

“Emniyet müdürlüğüne.”

Rüzgar arka koltuğa oturup camdan dışarı baktı. İstanbul yine bildiği gibiydi: kalabalık, gürültülü ve yağmurlu.

“Bu şehirde insanın kaybolması için yolunu bilmemesi gerekmiyor,” diye söylendi.

Polis merkezine vardığında montunun omuzları ıslanmıştı. Şemsiyesini girişteki standa bırakmaya çalıştı ama şemsiye kapanmadı.

Biraz uğraştıktan sonra sonunda kapandı.

Tam rahatlamıştı ki şemsiyenin ucu alnına çarptı.

“Ah!”

Girişteki görevli başını kaldırdı.

“Bir şey mi oldu?”

“Yok, şemsiyeyle son bir meselemiz vardı. Halloldu.”

Koridora çıktığında Selin'in kendisini beklediğini gördü.

“Rüzgar, geç kaldın.”

“Yağmur vardı komiserim.”

Selin ıslak montuna baktı.

“Onu fark ettim.”

“Şemsiye de pek yardımcı olmadı.”

“Şemsiyenin suçu ne?”

“Bence İstanbul'la anlaşmışlar.”

Selin elindeki dosyayı uzattı.

“Şakayı bırak da gel. Bugün ilgilenmemiz gereken dört olay var.”

Rüzgar dosyayı aldı.

“Dört mü?”

“Evet. İlk bakışta birbirinden bağımsız görünüyorlar ama bazı ortak noktalar var.”

Rüzgar dosyayı açtı.

“Anlatın bakalım.”

Birinci olay: Kaybolan mühür

İlk adresleri tarihi bir kitapçıydı.

Dükkânın sahibi Nihat Bey, ailesinden kalan eski bir mührün kaybolduğunu bildirmişti. Mühür, dükkânın arka tarafındaki çalışma odasında, kilitli bir kutuda saklanıyordu.

Nihat Bey onları kapıda karşıladı.

“Komiserim, geldiğiniz için teşekkür ederim. O mühür benim için çok değerli.”

Selin not defterini açtı.

“En son ne zaman gördünüz?”

“Dün akşam dükkânı kapatmadan önce. Kutusuna koydum. Sabah geldiğimde kutu yerindeydi ama mühür yoktu.”

Rüzgar çalışma odasına geçti.

Önce kapıyı, sonra pencereyi kontrol etti. Kilitte zorlama izi yoktu. Kutunun kapağı da sağlam görünüyordu.

“Dükkâna gece biri girmiş olabilir mi?”

“Bildiğim kadarıyla hayır.”

“Bu odaya kimler girebiliyor?”

“Ben, yardımcım Ece ve temizlik görevlisi.”

Rüzgar masanın çevresinde dolaşırken eski bir ahşap cetvel gördü. Cetveli eline aldı.

Bir anda kulağının dibinde ince bir ses belirdi.

“Üç... kere...”

Rüzgar elini durdurdu.

Cetveli biraz daha yaklaştırdı.

“Ne üç kere?”

Cevap gelmedi.

Selin arkasından seslendi.

“Bir şey mi buldun?”

“Cetvel konuştu.”

Selin birkaç saniye ona baktı.

“Yok artık!”

“Ben de şaşırdım komiserim.”

“Ne söyledi?”

“Üç kere dedi.”

Selin kutuya yaklaştı. Kilidin üzerinde üç küçük çizik vardı.

Rüzgar çizikleri gösterdi.

“Bunlar sonradan oluşmuş olabilir. Kutu üç kez açılıp kapanmış gibi duruyor.”

Nihat Bey hemen itiraz etti.

“Ben dün akşam bir kez açtım.”

Rüzgar çalışma masasının üzerindeki kâğıtları kontrol etti. Çöp kutusunda buruşturulmuş küçük bir kâğıt parçası buldu. Üzerinde yalnızca 27 yazıyordu.

Dükkândaki rafların üzerinde numaralar vardı.

Yirmi yedinci rafa yöneldi. Kitapların arasında diğerlerinden daha yeni görünen bir kitap dikkatini çekti. Kitabı çektiğinde arkasından küçük bir zarf düştü.

Zarfın içinde mührün fotoğrafı ve bir teslimat fişi vardı.

Rüzgar fişi Selin'e uzattı.

“Sanırım biri bu mührü satmaya hazırlanmış.”

Fişteki isim, dükkâna daha önce gelen bir koleksiyoncuya aitti.

Selin, Nihat Bey'e döndü.

“Yardımcınız Ece'yi çağırabilir misiniz?”

Ece ifadeye alındığında önce hiçbir şey bilmediğini söyledi. Ancak teslimat fişi ve diğer bulgular gösterilince mührü kendisinin aldığını kabul etti.

Koleksiyoncuya satmak istemişti. Fakat teslimat gerçekleşmeden yakalanmıştı.

Mühür bulundu ve sahibine teslim edilmek üzere koruma altına alındı.

Dükkândan çıkarken Rüzgar cetveli tekrar masaya bıraktı.

“Teşekkür ederiz.”

Selin kapıya yöneldi.

“Şimdi cetvele de teşekkür mü ediyorsun?”

“İnsan emeğe saygı göstermeli komiserim.”

“Cetvelin emeği mi var?”

“Bugün vardı.”

İkinci olay: Kayıp anahtar

İkinci adres, kitapçıya birkaç sokak uzaklıktaki bir sanat galerisiydi.

Galerinin sahibi, bodrum katındaki arşiv odasına ait eski bir anahtarın kaybolduğunu bildirmişti.

İçeride eski eserlerin satış kayıtları ve bazı sanat çalışmalarına ait belgeler bulunuyordu.

Galerinin sahibi onları karşılayınca doğrudan anlatmaya başladı.

“Bu anahtarın kaybolması beni endişelendiriyor. Arşivde çok önemli belgeler var.”

Selin sordu:

“En son ne zaman gördünüz?”

“Dün öğleden sonra. Masanın üzerinde duruyordu. Akşam kapatırken yerinde değildi.”

Rüzgar masanın üzerindeki anahtarlığa baktı. Elini uzatınca yine o tanıdık seslerden biri duyuldu.

“Islak... el...”

Rüzgar kaşlarını çattı.

“Islak el mi?”

Selin ona döndü.

“Ne oldu?”

“Anahtarlık bir şey söyledi.”

Selin gözlerini kapatıp kısa bir nefes aldı.

“Yok artık, yine mi?”

“Bu kez iki kelime söyledi. İlerleme var.”

“Rüzgar, işimize bakalım.”

Rüzgar gülümseyerek anahtarlığı yerine bıraktı.

Masanın kenarında kurumuş bir su lekesi vardı. Lekeyi inceledi, ardından güvenlik kayıtlarının izlenmesini istedi.

Kayıtlarda gece saatlerinde bir kişinin arşiv kapısına yaklaştığı görülüyordu. Kapıyı açmayı denemiş, başaramayınca oradan uzaklaşmıştı.

Rüzgar görüntüyü durdurdu.

“Şu ayakkabıya bakın.”

Selin ekrana yaklaştı.

“Ne var?”

“Sol ayakkabının tabanında çamur var. Galerinin arka bahçesinde de aynı türden toprak bulunuyor.”

Galerinin sahibi şaşırdı.

“Arka bahçeye çalışanlardan başka kimse çıkmaz.”

Rüzgar ve Selin bahçeye geçti. Yağmur nedeniyle izlerin çoğu silinmişti. Ancak duvarın dibinde küçük bir kumaş parçası duruyordu.

Kumaş, galeride çalışanlardan birinin üniformasına aitti.

Yapılan incelemede eski bir çalışanın anahtarı almaya çalıştığı anlaşıldı. Çalışan, arşivdeki bir belgeye ulaşmak istiyordu. Ancak anahtarı yanında götürmesine rağmen kapıyı açmayı başaramamıştı.

Anahtar, çalışanın dolabında bulundu.

Selin dosyaya son notunu ekledi.

“İkinci olay da tamam.”

Rüzgar montunun yakasını düzeltti.

“İki oldu.”

“Üçüncü yere geçiyoruz.”

Rüzgar dışarı baktı.

“Yağmur biraz hafiflese iyi olacak.”

Selin yürümeye başladı.

“İstanbul'da yağmurun bitmesini beklersek hiçbir yere gidemeyiz.”

“Doğru diyorsunuz. Bu şehirde yağmur da mesai yapıyor.”

Üçüncü olay: Boş kaset

Üçüncü adres küçük bir müzik stüdyosuydu.

Stüdyonun sahibi, yıllar önce kaydedilmiş özel bir ses kasetinin kaybolduğunu bildirmişti. Kasetin içinde, artık hayatta olmayan bir sanatçının yayımlanmamış kayıtları bulunuyordu.

İçeri girdiklerinde raflarda eski plaklar, kasetler ve ses cihazları gördüler.

Rüzgar etrafa bakındı.

“Burası güzelmiş.”

Stüdyo sahibi gülümsedi.

“Eskiden daha hareketliydi. Şimdi pek gelen giden yok.”

Selin sordu:

“Kaseti en son kim gördü?”

“Ben. Geçen hafta dinledim, sonra yerine koydum. Dün geldiğimde yoktu.”

Rüzgar kasetlerin bulunduğu rafı inceledi. E