Keşfet

5. Bölüm: İstanbul Beni Neden Sevmiyor?

YERLİ SHERLOCK: DÜŞE KALKA YAKALIYORUK!

YERLİ SHERLOCK: DÜŞE KALKA YAKALIYORUK!

5. Bölüm: İstanbul Beni Neden Sevmiyor?

Rüzgar Fırtına, İstanbul'da geçirdiği ilk saatlerin ardından önemli bir sonuca ulaşmıştı: Bu şehirde kaybolmak için yön duygusunun kötü olması gerekmiyordu. Bazen yalnızca bir sokağa yanlışlıkla girmek yetiyordu.

Elindeki telefonda açık duran haritaya baktı. Mavi çizgi, gitmesi gereken yeri gösteriyordu. Rüzgar da çizgiyi takip ettiğini sanıyordu.

Ne var ki on dakika sonra aynı simitçinin önünden yeniden geçti.

Simitçi bu kez onu görür görmez gülümsedi.

“Evlat, sen yine mi geldin?”

Rüzgar durup çevresine baktı. Ardından telefonunu simitçiye gösterdi.

“Abi, harita buradan gitmem gerektiğini söylüyor.”

“E peki, niye üçüncü kez buradan geçiyorsun?”

“Onu da haritaya soracağum. Ben yalnızca talimatları uygulayorum.”

Simitçi kahkaha attı ve karşıdaki caddeyi gösterdi.

“Şuradan devam et, sonra sağa dön. Polis merkezi orada.”

Rüzgar başını salladı.

“Sağ ol abi. Biraz daha dolaşsaydım burada dükkân açıp emekliliğe kadar simit satacaktım.”

Bu kez tarif edilen yöne ilerledi. Birkaç dakika sonra nihayet polis merkezinin önüne ulaştı.

Kapının önünde durup derin bir nefes aldı. Gömleğini düzeltti, çantasını omzuna yerleştirdi ve ciddi bir ifadeyle içeri girdi.

Yeni görev yeri, yeni insanlar, yeni bir başlangıç...

Rize'de yaşadığı aksilikleri burada kimsenin bilmemesi büyük avantajdı. En azından şimdilik.

Danışmadaki görevli başını kaldırdı.

“Buyurun?”

“Rüzgar Fırtına. Yeni atandım.”

Görevli bilgisayardan bilgilerini kontrol etti. Ardından önüne bir dosya ve birkaç sayfalık evrak bıraktı.

“Bunları doldurmanız gerekiyor.”

Rüzgar kâğıtlara baktı.

“Bunların hepsi mi?”

“Evet.”

“Ben polisliğe geldim, nüfus müdürlüğü açmaya değil.”

Görevli başını kaldırınca Rüzgar hemen ciddileşti.

“Yani... Elbette, ne gerekiyorsa yapacağız.”

Kalemi eline aldı ve formları doldurmaya başladı. İlk sayfa kolaydı. İkinci sayfada birkaç ayrıntıyı kontrol etti. Üçüncü sayfaya geldiğinde doğum yeri sorusuyla karşılaştı.

Rize yazdı.

Bir sonraki formda memleketi soruluyordu.

Yine Rize yazdı.

Ardından başka bir sayfada aynı soruyla karşılaştı.

Rüzgar kalemini bıraktı.

“Benim Rize'de doğduğuma hâlâ ikna olamadılar herhâlde.”

Danışmadaki görevli gülümsemesini saklamaya çalıştı.

Evrak işleri nihayet bitince Rüzgar rahat bir nefes aldı. Tam ayağa kalkmıştı ki telefonuna yeni amirinden bir mesaj geldi.

“Komiser Selin'in görev yaptığı bölgede çalışacaksın. Öncelikle çevreyi ve devam eden dosyaları tanı. Yetkin olmayan bir operasyona müdahale etme. Gözlem yap, bilgileri ilgili amire ilet.”

Rüzgar mesajı iki kez okudu.

“Gözlem yap, müdahale etme...” diye mırıldandı. “Ula, ben daha kendi yolumu bulamayrum. Bir de başkasının işine karışmayacağum.”

Telefonunu cebine koydu.

Talimat açıktı. Önce çevreyi tanıyacak, sonra görevini yapacaktı. Üstelik yeni görevinde kendisini kanıtlamak istiyordu. Rize'de karşılaştığı küçük olaylar ona önemli bir şey öğretmişti: İnsanlar çoğu zaman büyük ayrıntıların peşinde koşarken gözlerinin önündeki küçük işaretleri kaçırıyordu.

İstanbul'da da aynı şey olabilirdi.

Yeter ki şehir onu önce doğru yere götürsün.

Öğleden sonra Rüzgar, görev yapacağı bölgeyi tanımak için dışarı çıktı. Kalabalık caddelerden geçerek küçük dükkânların sıralandığı bir çarşıya ulaştı.

İnsanlar alışveriş yapıyor, esnaf müşterileriyle konuşuyor, kuryeler kalabalığın arasından geçmeye çalışıyordu.

Rüzgar çevresine bakındı.

“Rize'de insan bir yere gideceği zaman en azından hangi yokuşu çıkacağını bilir. Burada düz yürüyorsun, bir bakmışsın kendini başka ilçede bulmuşsun.”

Bir kafeteryanın önünde durdu. Hem biraz dinlenmek hem de telefonundaki haritayı kontrol etmek istiyordu.

İçeri girmeden önce çevresini gözden geçirdi. Bu, mesleği gereği edindiği bir alışkanlıktı. İnsanların hareketlerine, ellerindeki eşyalara ve çevreleriyle kurdukları ilişkilere dikkat ederdi.

O sırada karşı kaldırımdaki bir kadın dikkatini çekti.

Kadın telefonuna bakıyor, ardından kafeteryanın camından içeriyi kontrol ediyordu. Kapıya yaklaştı ama içeri girmedi. Birkaç adım uzaklaşıp yeniden döndü.

Rüzgar kaşlarını çattı.

Bu davranış tek başına şüphelenmek için yeterli değildi. Kadın birini bekliyor olabilirdi. Belki de içeride oturan birini görmeye çalışıyordu.

Rüzgar aceleyle karar vermek yerine gözlemlemeye devam etti.

Kafenin içinde, pencereye yakın bir masada oturan bir adam vardı. Önünde kahve duruyordu ama içmemişti. Birkaç saniyede bir kapıya bakıyor, telefonunu kontrol ediyor ve sandalyesinin yanındaki kahverengi zarfa uzanıyordu.

Rüzgar'ın dikkati zarfa takıldı.

Üzerinde küçük bir şirket logosu vardı.

Bu işareti daha önce görmüştü.

İstanbul'a gelirken incelediği kayıp belgeler dosyasında aynı şirketin adı geçiyordu. Belgelerin nasıl ortadan kaybolduğu henüz açıklığa kavuşmamıştı. Dosyada birbirini tutmayan ifadeler, doğrulanmayı bekleyen bilgiler ve cevapsız sorular vardı.

Şimdi aynı logoyu yeniden karşısında görüyordu.

Rüzgar, zarfın üzerindeki işareti daha iyi seçebilmek için yerini değiştirdi.

Kadın kafeye girdi ve adamın karşısına oturdu.

İkisi kısa bir süre konuştu. Adam kahverengi zarfı masanın üzerine bıraktı. Kadın zarfa baktıktan sonra başını kaldırıp çevreyi kontrol etti.

Rüzgar'ın aklına amirinin talimatı geldi.

Gözlem yap. Müdahale etme.

“Tamam,” diye fısıldadı. “Önce ne olduğunu anlayacağum.”

Tam o sırada adam zarfı aldı ve ayağa kalktı. Kadın da çantasını omzuna geçirdi.

Adam kapıya yöneldi.

Rüzgar, zarfın üzerindeki logoyu bir kez daha gördü. Dosyadaki şirketle bağlantılı olma ihtimali, onu rahatsız edecek kadar güçlüydü.

Bir an düşündü.

Sonra düşünmeyi bırakıp seslendi.

“Bir dakika!”

Adam dönüp bakmadı.

Rüzgar birkaç adım ilerledi.

“Beyefendi, o zarftaki işaret...”

Tam o sırada bir garson elindeki tepsiyle önünden geçti. Rüzgar kenara çekilmek isterken yanlışlıkla kafeteryanın mutfak kapısından içeri girdi.

Karşısında önlüğünü takmış bir aşçı duruyordu.

Aşçı elindeki kepçeyi indirdi.

“Sen kimsin?”

Rüzgar iki elini kaldırdı.

“Ben de onu anlamaya çalışeyrum abi.”

“Burası mutfak!”

“Fark ettim. Dışarı çıkmaya çalışıyorum.”

“Oradan çıkılmaz!”

Rüzgar arkasına baktı. Aşçının gösterdiği kapıdan geri döndü ve nihayet kafeteryanın ortasına çıktı.

Fakat adam çoktan dışarı çıkmıştı.

Rüzgar kapıya ulaştığında onu kaldırımda yürürken gördü. Adam önce kalabalık caddeye baktı, ardından sola dönerek dar bir sokağa girdi.

Rüzgar peşinden koşmakla yerinde kalmak arasında bir an tereddüt etti.

Amirinin talimatını hatırladı. Tek başına peşine düşmek yerine gördüklerini kaydetmeye karar verdi. Telefonunu çıkardı ve adamın gittiği yönü not etti.

Tam o sırada arkasından bir kadın sesi duyuldu.

“Ne yaptığınızı öğrenebilir miyim?”

Rüzgar döndü.

Karşısında dikkatli bakışları ve ciddi duruşuyla bir kadın vardı. Sade giyinmişti. Yüzünde, karşısındaki kişinin vereceği cevabı dikkatle değerlendirmeye hazır bir ifade bulunuyordu.

Kadın kimliğini gösterdi.

“Komiser Selin.”

Rüzgar'ın yüzü değişti.

“Komiserim! Ben Rüzgar Fırtına. Yeni atandım.”

“Biliyorum. Burada ne yapıyorsunuz?”

Rüzgar bir an sustu.

“Gözlem yapıyordum.”

Selin'in kaşları hafifçe kalktı.

“Gözlem yaparken neden adama seslendiniz?”

“Zarfın üzerindeki logoyu gördüm. Kayıp belgeler dosyasındaki şirketin işaretiydi.”

“Dosyayı incelediniz mi?”

“Evet komiserim. Yolculuk sırasında dosya bana verilmişti. Şirketin adını ve logoyu hatırlıyorum.”

Selin, kafeteryanın içine baktı. Ardından yeniden Rüzgar'a döndü.

“Peki, neden doğrudan müdahale ettiniz?”

Rüzgar başını hafifçe kaşıdı.

“Bir an düşünmeden hareket ettim. Logoyu görünce dosya aklıma geldi. Sonra adam çıktı, ben seslendim, garson geçti... Bir baktım mutfaktayım.”

Selin birkaç saniye ona baktı.

“Mutfakta mı?”

“Evet komiserim. Aşçı da hâlâ benden şüpheleniyor olabilir.”

Selin gülümsememek için kendini tuttu.

“Rüzgar Bey, bu ciddi bir konu. Bir operasyona müdahale etmiş olabilirsiniz.”

Rüzgar'ın yüzündeki ifade değişti.

“Operasyon mu?”

Seli