10. BÖLÜM — İÇLERİNDE KALANLAR
10. BÖLÜM — İÇLERİNDE KALANLAR
ASİL
Karargâhtan çıktığımda hava çoktan kararmıştı.
Gün boyunca yaptığımız eğitim oldukça ağır geçmişti. Eve doğru giderken yorgunluğumu yeni yeni hissediyordum.
Ama aklımda eğitimden çok başka bir şey vardı.
İlbilge.
Sabah karargâhın girişinde onu gördüğümde birkaç saniye ne yapacağımı bilememiştim.
Onu daha önce evde görmüştüm.
Ama bugün durum farklıydı.
O benim kardeşimdi.
Aynı zamanda benim emrimde görev yapan bir yüzbaşıydı.
İkisini birbirine karıştırmamam gerekiyordu.
Bu yüzden eğitim sırasında ona diğerlerinden farklı davranmadım.
“Yüzbaşı İlbilge! Tempoyu koru!”
“Geride kalmayın!”
“Devam!”
Sesimi değiştirmedim.
Ona ayrıcalık da tanımadım.
Zaten tanısaydım doğru olmazdı.
Üstelik İlbilge'nin de bunu istemeyeceğini düşünüyordum.
Karargâhta benim kardeşim olduğunu kimsenin bilmesine gerek yoktu.
Benim için kolay değildi ama görev sırasında duygularımı bir kenara bırakmak zorundaydım.
Yine de eve doğru giderken sabahı tekrar tekrar düşündüm.
Yüzündeki ifadeyi...
Hiçbir şey belli etmeden eğitime devam edişini...
Bir ara geride kaldığında ona seslenişimi...
Yaralı olduğunu bilmiyordum.
Akşam öğrendiğimde içimde bir huzursuzluk oluştu.
Yarası açılmıştı.
Bunu bilseydim ne yapardım?
Muhtemelen yine eğitime devam etmesini isterdim.
Çünkü görev başındaydık.
Ama kardeşim olduğunu bilerek bunu yapmak kolay değildi.
Üç yıl boyunca onu aramıştık.
Şimdi aynı şehirdeydik.
Üstelik aynı karargâhtaydık.
Ama onun hayatıyla ilgili neredeyse hiçbir şey bilmiyordum.
Nasıl büyüdüğünü bilmiyordum.
Çocukken nasıl biri olduğunu bilmiyordum.
Neleri sevdiğini, neye kızdığını bilmiyordum.
Bir kardeşimin olduğunu bilmeden yıllar geçirmiştim.
Şimdi ise kardeşim karşımdaydı ve ben ona nasıl yaklaşacağımı bilmiyordum.
Belki de acele etmemek gerekiyordu.
Önce onu tanımamız gerekiyordu.
Sonra gerisi kendiliğinden gelirdi.
---
AGAH
Hastanede işler biraz sakinleştiğinde odama geçtim.
Sabah yaşananları düşünmeden edemiyordum.
İlbilge'yi görünce şaşırmıştım.
Aile evindeki karşılaşmamızın üzerinden çok geçmemişti.
Şimdi de hastanede karşıma çıkmıştı.
Üstelik yarası açılmıştı.
“Ne oldu?” diye sorduğumda yarasının açıldığını söylemişti.
Yaraya baktığımda kendi bölümüm olmadığı için onu genel cerrahiye yönlendirmiştim.
Yapmam gereken buydu.
Ama mesele sadece doktorluk değildi.
Karşımda kardeşim vardı.
Yıllardır aradığımız kardeşim.
Onu ilk kez evde gördüğümde nasıl davranacağımı bilememiştim.
Hastanede de durum farklı değildi.
Bir yanım ona daha fazla soru sormak istiyordu.
Neden böyle bir hayat yaşadığını...
Neler yaşadığını...
Bizi görünce ne hissettiğini...
Ama bunların hiçbirini sormadım.
Çünkü daha yeni tanışmıştık.
Onu sıkıştırmak istemiyordum.
Üstelik yarası açılmıştı.
O anda ihtiyacı olan şey soru yağmuru değil, tedaviydi.
“Geçmiş olsun,” dediğimde sadece başını sallamıştı.
Sonra çıktı.
Arkasından bakarken içimden bir şey söylemek geldi.
“Ben senin abinim.”
Ama bunu söylemenin şu an bir anlamı olmayacağını düşündüm.
Bunu zaten biliyordu.
Mesele bilmek değildi.
Mesele, bunu gerçekten hissedebilmekti.
O da bizi yeni tanıyordu.
Biz de onu.
Belki zamanla değişirdi.
Şimdilik yapabileceğim tek şey, onu zorlamamaktı.
Bir de yarasının tekrar açılmasını düşünüyordum.
Eğitime devam edecek miydi?
Muhtemelen edecekti.
İlbilge'nin görevini ne kadar ciddiye aldığını daha ilk günden anlamıştım.
Ama yine de kendine dikkat etmesini istiyordum.
Bunu söylemek için bile doğru zamanı bulamamıştım.
Belki ileride söylerdim.
Şimdilik beklemek daha doğruydu.
---
KAAN
Eve geldiğimde herkesin sessiz olduğunu fark ettim.
Kimse açık açık İlbilge'den bahsetmiyordu.
Ama hepimizin aklında onun olduğunu biliyordum.
Ben de salona geçip bir süre sessizce oturdum.
İlk karşılaşmamız aklıma geldi.
Kapının önünde durmuştu.
Bize bakarken ne söyleyeceğini dikkatle seçiyordu.
Sanki yanlış bir cümle kurarsa hepimiz biraz daha uzaklaşacakmışız gibi.
Aslında onu anlayabiliyordum.
Çünkü onun açısından düşününce durum hiç kolay değildi.
Yıllarca başka bir yerde yaşamış.
Başka insanları ailesi bilmiş.
Sonra bir gün gerçek ailesinin biz olduğumuzu öğrenmiş.
Üstelik karşısına çıktığında onu hemen bağrımıza basmamıştık.
Ben de onun yerinde olsam temkinli davranırdım.
Hatta belki daha fazlasını yapardım.
Bu yüzden ondan hemen bize güvenmesini beklemiyordum.
Ama annemle babamın da çok zorlandığını biliyordum.
Onlar yıllarca kızlarını aramıştı.
Şimdi bulmuşlardı.
Fakat karşılarındaki kişi, yıllardır hayalini kurdukları çocukluk hâli değildi.
Karşılarında büyümüş bir kadın vardı.
Kendi hayatını kurmuştu.
Kendi kararlarını veriyordu.
Biz ise o hayatın hiçbir yerinde olmamıştık.
Bunu kabul etmek gerekiyordu.
Benim için en önemli şey, kimsenin onu zorlamamasıydı.
İlk karşılaşmada giderken ona “Yine gel,” demiştim.
Bunu düşününce yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.
Gerçekten tekrar gelmesini istiyordum.
Ama bunu ona söyleyip durmanın bir anlamı yoktu.
Gelmek isterse gelirdi.
İstemezse biraz beklerdik.
Belki birkaç gün sonra konuşmak isterdi.
Belki haftalar sonra.
Bilmiyordum.
Ama kapımızın ona açık olduğunu bilmesini istiyordum.
---
ELA
O gece odama geçtiğimde uzun süre yatağın kenarında oturdum.
İlbilge aklımdan çıkmıyordu.
Kızım...
Bu kelimeyi içimden söylediğimde hâlâ tuhaf hissediyordum.
Çünkü o gerçekten benim kızımdı.
Bundan artık hiçbir şüphe yoktu.
Ama insanın çocuğunun kendi hayatında hiç yer almamış olması kolay değildi.
Onu doğurduğum günü hatırlıyordum.
Sonrasını ise yıllarca yanlış biliyorduk.
Şimdi bütün gerçek ortaya çıkmıştı.
Ama kaybettiğimiz yıllar geri gelmiyordu.
İlbilge'nin çocukluğunu bilmiyordum.
İlk adımlarını görmemiştim.
İlk okul gününü bilmiyordum.
Hastalandığında yanında olamamıştım.
Üzüldüğünde ona sarılamamıştım.
Bunları düşündükçe içim acıyordu.
Ama bir yandan da ona karşı hâlâ mesafeliydim.
Bunu kendime söylemek zor geliyordu.
Sonuçta o benim kızımdı.
Ama onu tanımıyordum.
Onun da beni tanımadığını biliyordum.
Bana anne demesini beklemek bile bana doğru gelmiyordu.
Belki de daha uzun bir süre bunu söylemeyecekti.
Buna hazırlıklı olmam gerekiyordu.
Bir de içimde başka bir korku vardı.
Ya bizi hiç istemezse?
Ya yıllarca başka bir aileyle yaşadığı için bize karşı öfkeli olursa?
Ya bir gün gelip bütün bunların suçunu bize yüklerse?
Bunların cevabını bilmiyordum.
Belki de bu yüzden ona güvenmekte zorlanıyordum.
Ama onun da bize güvenmemesi normaldi.
Ben olsam ben de hemen güvenmezdim.
Bu düşünce biraz olsun içimi rahatlattı.
En azından onu suçlamamam gerektiğini biliyordum.
Şimdilik yapabileceğim tek şey, onu tanımaya çalışmaktı.
Her şeyi bir anda düzeltmeye çalışmak yerine biraz zaman vermek...
Belki doğru olan buydu.
---
HAMİT AĞA
Çalışma odasında tek başıma oturuyordum.
Masamın üzerinde İlbilge'nin dosyası vardı.
Dosyayı açtım.
Fotoğrafına baktım.
Sonra dosyayı kapattım.
Yıllardır aradığımız kız artık karşımızdaydı.
Ama onu bulduğumuz günün böyle geçeceğini düşünmemiştim.
İnsan yıllarca birini arayınca, bulduğu anda bütün eksiklerin tamamlanacağını sanıyor.
Oysa öyle olmadı.
İlbilge bizim kızımdı.
Bu kesin bir gerçekti.
Ama karşımda duran kadın benim için hâlâ yabancıydı.
Bunu kabul etmek kolay değildi.
Bir baba olarak ona yaklaşmak istiyordum.
Ama nasıl yaklaşacağımı bilmiyordum.
“Gel kızım,” deyip sarılmak kolay değildi.
Çünkü aramızda yıllar vardı.
O yıllarda ben onun yanında değildim.
O da benim yanımda değildi.
Üstelik bana güvenmesi için bir sebebi de yoktu.
Ben de onu tanımadığım için temkinliydim.
Bunun suçlusu İlbilge değildi.
Ama yine de insanın içindeki şüpheyi tamamen susturması kolay olmuyordu.
Bize neden gelmişti?
Gerçekten aile olmak mı istiyordu?
Yoksa sadece geçmişini öğrenmek için mi gelmişti?
Belki ikisi de.
Bilmiyordum.
Bunu öğrenmenin tek yolu vardı.
Zaman.
Onu zorlamayacaktım.
Kapımızı da kapatmayacaktım.
İsterse gelecek.
İsterse konuşacaktı.
Ben de din