Keşfet

3:Karanlığın Tuzağı

YILAN AVI (KİTAP OLDU)

Şah ile karşı karşıyaydık. Toplantı salonundaki masanın iki ucunda duran iki dost ya da artık düşman… Örgüt kurulduğundan beri nefret başladı. Ona karşı. Şah. Örgüt ve Yılan Avı derken kendi kimliğini kaybettin. Artık kim olduğunu bilmiyorsun. Neden bilmiyorsun.

Biz dost değil miydik? Eski halinden eser yok. Kaan ile anlaşma yapmışsın. Arkadaşım demişsin. Ben düşmanın mıydım? Tunga soğukkanlıydı. Sert bakışları yüzünden eksilmezdi. Daima kararlarına sadık ve inatçıydı.

Ama Şah tam tersiydi. Sürekli gülerdi. Tunga’ya espri yapıp güldürmeye çalışır. Sokakta bağırarak şarkılar söylerdi. Çok sıcakkanlıydı. Yüzü sürekli gülerdi. Hep mutluydu.

Ancak artık tanıdığım Şah yoktu. Ruhunu kaybetmiş gibiydi. Örgütte bile adını saklardı. Ona kendi adıyla seslendiğimde bana ters bir şekilde bakıyordu. Her defasında kendi adını değil lakabını söylememi isterdi. Lakin ben hiç öyle yapmadım. Çünkü tanıdığım birinin adını unutmak benim için bir ihanet gibiydi.

Özellikle bir dostumun adını unutmak çok kötüydü. Ona ihanet etmek istemezdim.  Hiçbir şeyi istemezdim. Şu an Şah ile karşı karşıya olmak gibi. Birazdan Tunga’da gelecekti. Şah’ın yanına… Ama eskiden üçümüz yan yana olurduk. Şimdi ise onların ikisi bir arada ben ise karşılarındaydım. Ya da tam tersiydi.

Eski eskide kalmıştı. Ama o anıları tekrar birleştiremez miydik? Neden şu an bu kadar çaresizim. Tükenmiş hissediyorum. Ölüm sanki her adımda biraz daha yaklaşıyor. Gözlerim kararmaya başladı. Tunga’mı geliyordu? Örgütün ölüm simgesi. Herkes ondan korkardı. Şah bile…

Gözünden anlaşılıyordu. Bunu oda hissetmiş olmalı ki, ne kadar Tunga’nın geleceğini bilse de korkuyordu. Şah’ın zayıf noktasıydı… Tunga’dan korkardı. Onun karşısında hiçbir şey yapamaz, eli ayağına dolaşırdı. Akşam oluyordu. Tunga gelmişti.

Birkaç dakikalık toplantı ya da konuşma her ne denirse yapıldıktan sonra ayrıldık. Şah ve Tunga odalarına geçerken beni ise birkaç görevli alıp, eğitim alına götürdüler. Kendi hapishaneme…

Tunga bana gittiğini işaret ettikten sonra tamam deyip odama geçtim, uyumaya çalışırken kalın ve korkutucu bir ses kulağıma doğru fısıldar;

"Bu bir oyun..."

Aldırmamıştım, çünkü zaten bir oyunun içindeydim. Bir oyunun içinde olup da bana oyunun içinde olduğunun söylenmesi çok saçmaydı, ama bir yandan da korkuyordum. Hızla arkamı dönüp gözlerimi açtım, kimse yoktu. Kimse yoksa bana bunu fısıldayan kişi kimdi... tekrar arkamı dönüp uyuyacağım sırada aynı ses gelip kulağıma fısıldar;

"Sen buraya ait değilsin, git bu oyundan!"

Gözlerimi hızla açtım. Kalbim hızla çarpıyordu, nefesim düzensizdi. O an fark ettim... bir hastane odasındaydım. Beyaz duvarlar. Soğuk ışıklar. Vücuduma bağlı kablolar. Kalın plastik tüpler cildimi delip damarlarıma giriyordu.

Sonra... her şey silindi. Göz kırpmaya bile fırsat bulamadan hastane odası kayboldu ve aynı aniden geri geldi. Ama bir şeyler yanlıştı. Duvarlar titriyordu, ışıklar boğuk bir fısıltıyla yanıp sönüyordu.

Az önce ne olmuştu?

Yorganı hızla üzerimden attım, ayağa kalktım ama o an dünya değişti. Şimdi başka bir yerdeydim. Hava güneşliydi. Hafif bir rüzgâr saçlarımı okşuyordu. Huzur vardı. Küçük bir çocuktum ve yanımda siyah saçlı mavi gözlü bir kadın yürüyordu. Gülüyorduk…

 

Sadece bir anı... Ama o anı çözülmeye başladı. Gökyüzü soldu, ağaçlar büküldü, o kadının yüzü... yavaşça silindi. O hiç olmamıştı. Bir ürperti iliklerime kadar işledi. Tüm vücudum kilitlendi. Aynı fısıltı tekrar geldi. Daha sert. Daha net.

"Sen buraya hiç gelmedin. Buradaki hiçbir anın yaşanmadı!"

Bana ne oluyordu? Neredeydim? Ben kimdim? Eğer buradaki hiçbir anım yaşanmadıysa... buraya nasıl geldim ve eğer buraya ait değilsem, o zaman ben gerçekten nereye aittim?

Beynim, kendini yeniden toparlamaya çalışıyordu ama her şey bulanık ve kayıptı. Kendimi bir boşlukta hissediyordum, zamanla şekil alan ve yok olan anıların arasında kaybolmuş gibiydim. Havanın sıcaklığı, yere düşen yaprakların hışırtısı... Hepsi bir anıydı, ama bir yandan gerçek gibi geliyordu.

Ağır adımlarla yürüdüm, etrafıma baktım, ama hiçbir şey tanıdık değildi. Gözlerimi bir noktaya sabitleyip derin bir nefes aldım, zihnimi toplamaya çalıştım. O fısıltı tekrar geldi, bu kez neredeyse kulaklarımda yankılandı. Korku, içimi sarmaya başladı.

"Burası bir oyun. Sen bir piyonsun."

O an her şey karardı. Zihnimdeki fırtına hızla çığlığa dönüştü. Zihnim, beni buralara getiren, belki de bu ölümcül döngüyü yaratan bir güç vardı.

O fısıltı mı? O bir yönlendiriciydi, beni bir yere doğru sürüklüyordu, ama nereye? Düşler ve gerçeklik arasında sıkışmıştım, kendimi terk etmiş gibiydim. Kollarım titriyordu, adımlarım belirsizdi.

Kafamın içinde bir ses yankı yapıyordu, beni uyarıyordu ama neye karşı? Bir an bir yankı duydum, bir çığlık, ardından başka bir ses daha... Yavaşça çevremi inceledim. Bu seslerin kaynağı... başka birini işaret ediyordu. Beni bir oyun içinde tutan kimdi? Kimseyi göremedim, ama her şeyin beni izlediğini hissettim.

Cevaplar uçup gitmişti, ama bir şeyler çözülmeye başlamıştı. Derin bir nefes alıp tekrar yürüdüm, ama bu sefer her adımda, sanki bir şey beni izliyor gibi hissettim. Ayaklarım sanki benden önce atılıyordu. İçimde bir korku, bir umut karışımı bir his vardı. Bu yolculukta yalnız değildim, ama kiminleydim?

"Sen buraya ait değilsin," fısıldayan ses tekrar duyuldu, ama bu kez daha farklıydı. Sanki gerçekti.

Gerçek neydi ve eğer bu gerçekse, o zaman hangi gerçekler var? Kafam, bir kara delik gibi içimi yavaşça yutuyordu. Her düşüncem, birbirine karışıyor, mantıklı hiçbir şey bulamıyordum. Kalbim, boğazıma tıkanan nefesimle yarışıyordu. Fısıldayan sesler kimseyi görmüyorum.

Ama o korkunç fısıltılar etrafımda, içimde yankı yapıyordu. Nereden geliyorlardı? Ne istiyorlardı? Hastane odası... Halam—ama o hiç olmamıştı! Her şey, bir rüyanın parçası gibi kayboluyor, kaybolduğunda ise bir başka kâbusun içinde buluyordum kendimi.

Ellerim titriyordu, zihnimdeki bulanıklık giderek daha da yoğunlaşıyordu.

Gerçekle hayal arasındaki sınır silikleşiyor, var olan her şey bir çöküşe sürükleniyordu. Sadece ne olduğunu çözmeye çalışmak kalmıştı, ama her denememde daha da derine batıyordum. Aklım, paramparça olmuştu. Bir an, sadece biraz netleşmek için, içinde olduğum odadan çıkmaya karar verdim.

Kapıya yöneldim, ellerimle hızla kapıya tutundum. Her zerrem titriyor. Düşüncelerim susmuyordu. Her an bir şey olacakmış gibi kapıyı açtım.  O an, gözlerim odanın içini taradı.

Aynı beyaz duvarlar. Soğuk ışıklar. Burası... burası bir cehennemdi. Aynı oda, ama her şey daha fazla kasvetli, daha fazla korkutucu görünüyordu.

Panikle, kapıyı tekrar kapattım. Derin bir nefes alıp, kendimi toparlamaya çalıştım. Sadece birkaç saniye bile olsa, biraz uzaklaşmak... Ama bu odadan bir çıkış yoktu. İçimden bir ses tekrar kapıyı açmam gerektiğini söylüyordu. Gözlerim kararmıştı, ama içimde bir şey beni itiyordu.

Sanki bir güç, beni adım atmaya zorluyordu. Bir korku, daha önce hiç yaşamadığım kadar güçlüydü. Kapıyı tekrar açtım ve o an bir darbe aldım. Aynı oda. Her şey aynıydı.

Farklı olan tek şey, içimdeki korkunun, beni daha fazla ezip kırmasıydı. Yavaşça, adımlarımı geri çektim, ama bir türlü geri gitmeye cesaret edemedim. Hızla kapıyı bir kez daha açtım ve o odanın içinde sıkışmıştım. Bir çıkış yoktu.

Bir yerlerde, içimde bir ses daha vardı bu, bir uyarıydı.

"Yapma," diyordu, "sana söylenen her şey yalan."

Ama yine de ilerledim. Her adımda bir boşluk, bir kaybolmuşluk hissi vardı. Hızlıca, kapıyı açıp kapanmaya devam ettim. Bu bir döngüydü, bu bir hapis... Bir an, aklımda tek bir düşünce belirdi:

Eğer bu oda bir hapishane değilse, o zaman ben... ben nerede oluyorum?

Adımlarım hızla çarptı yere, ama her sesim, odanın içinde daha da derinleşiyor gibiydi. Kapıyı tekrar açtım. Aynı beyaz duvarlar, aynı soğuk ışıklar... ama bu sefer bir şey farklıydı. Havada bir titreşim vardı, sanki her şey yerinden oynuyordu.

Duvarlar bile nefes alıyormuş gibi kıpırdıyordu. Odanın köşesindeki ışık, sanki bir gölgeye dönüşüyordu, hareket ediyordu—ama kimseyi görmüyordum. Fısıldayan sesler, bu se