BÖLÜM 14 — SAATİN SAKLADIĞI GERÇEK
BÖLÜM 14 — SAATİN SAKLADIĞI GERÇEK
İstanbul'da gece oldukça ilerlemişti. Demir, odasındaki masanın başında oturmuş, önünde duran metal parçayı inceliyordu.
Son günlerde yaşananlar zihnini fazlasıyla meşgul ediyordu. Hastane kayıtları, 1997'de yaşanan karışıklık, 1453 tarihli belgeler ve üç aileye emanet edildiği söylenen gizemli saat…
Bütün bunların birbiriyle bağlantılı olduğuna emindi. Fakat bağlantının nerede başladığını, nerede sona erdiğini hâlâ bilmiyordu.
Telefonunu eline aldı. Elif'in çevrim içi olduğunu görünce mesaj yazdı.
Demir: Uyudun mu?
Elif: Henüz değil. Sen?
Demir: Ben de. Saatle uğraşıyorum.
Elif: Bir gün de bizi şaşırtmadan dursa keşke.
Demir: Bence onun başka planları var.
Elif'in cevabını görünce hafifçe gülümsedi.
Elif: Yarın birlikte inceleyelim. Belki bir şey buluruz.
Demir: Olur. İyi geceler, Elif.
Elif: İyi geceler, Demir.
Demir telefonu masaya bıraktı. Tam ışığı kapatacağı sırada metal parçadan ince bir ses duyuldu.
Tık.
Başını çevirdi.
Parçanın üzerindeki üç sembolden biri soluk bir ışıkla parlamaya başlamıştı. Ardından ikinci sembol de aydınlandı. Demir ayağa kalkıp masaya yaklaştı.
Odanın duvarında belirsiz bir görüntü oluştu. Eski taş sokaklar, yüksek kemerli bir kapı ve girişinde aynı üç sembolün bulunduğu bir yapı…
Görüntü birkaç saniye sonra kayboldu.
Demir duvara baktı. Gördüklerini zihninde canlandırmaya çalıştı.
“Bu kez nereye götürüyorsun bizi?” diye mırıldandı.
O gece tekrar uyumakta zorlandı.
Sabah kahvaltısında Hakan, Demir'in dalgınlığını fark etti.
“Dün gece yine saatle mi uğraştın?”
Demir çayından bir yudum aldı.
“Evet. Bu defa duvarda bir görüntü oluştu.”
Mert merakla ona döndü.
“Ne görüntüsü?”
“Eski bir bina. Girişinde saat üzerindeki sembollerin aynısı vardı.”
Kaan gazetesini bıraktı.
“Bir fotoğraf mı gördün, yoksa gerçekten odanın duvarında mı belirdi?”
“Duvarın üzerinde belirdi. Birkaç saniye sürdü.”
Mert başını salladı.
“Güzel. Artık evde televizyona da ihtiyacımız kalmadı.”
Kaan güldü.
“Sen biraz ciddi ol da ne olduğunu anlayalım.”
Demir de gülümsedi. Ancak Hakan'ın yüzü ciddileşmişti.
“Bugün diğer aileyle yeniden görüşelim. Araştırmacıyı da çağıralım. Belki gördüğün binayı bulabiliriz.”
Aylin oğluna baktı.
“Yalnız kendini fazla yorma. Her şeyi bir günde çözmek zorunda değilsin.”
“Merak etme anne. Hep birlikte araştırıyoruz.”
Şanlıurfa'da Elif de güne erken başlamıştı. Hastaneye gitmeden önce annesiyle kahvaltı yapıyordu.
Nermin kızının son günlerde sık sık telefonuna baktığını fark etmişti.
“Demir'le mi konuşuyorsun?”
Elif hafifçe gülümsedi.
“Bazen. Bugün yine İstanbul'da buluşacağız.”
Nermin kızına dikkatle baktı.
“Birbirinize destek olmanız güzel. Ama bu yaşananların içinde kendi hayatınızı da unutmayın.”
Elif annesinin elini tuttu.
“Unutmuyorum anne. Sadece ne olduğunu anlamak istiyorum.”
Tam o sırada Zeynep mutfağa girdi.
“Bence Elif'in bugün de araştırma toplantısı var. Artık takvime yazalım.”
Elif gülerek ona baktı.
“Senin başka işin yok mu?”
“Var. Ama seninle uğraşmak daha eğlenceli.”
Nermin de gülümsedi. Birkaç dakika boyunca evde eski günlerdeki gibi sıradan bir sohbet sürdü. Fakat herkesin aklının bir köşesinde aynı soru vardı: Yıllardır bilmeden yaşadıkları bu gerçek, ailelerinin geleceğini nasıl değiştirecekti?
Öğleden sonra iki aile İstanbul'da yeniden bir araya geldi.
Çalışma odasının büyük masası eski belgelerle doluydu. Tarih araştırmacısı, Demir'in anlattığı binaya benzeyen yapıları gösteren birkaç harita getirmişti.
Demir gece gördüğü görüntüyü ayrıntılı biçimde tarif etti.
Araştırmacı haritalardan birini önüne çekti.
“Bu tarif, İstanbul'un eski yerleşimlerinden birindeki yapıya benziyor. Ancak kesin konuşmak için daha fazla bilgiye ihtiyacımız var.”
Elif masadaki çizime eğildi.
“Buradaki semboller de aynı.”
Araştırmacı başını salladı.
“Evet. Üstelik bu çizim, diğerlerinden daha eski görünüyor.”
Selahattin sabırsızlandı.
“Peki üçüncü parçanın kimde olduğunu öğrenebilecek miyiz?”
Araştırmacı açık konuştu.
“Şu an elimizde bunu gösterecek bir belge yok.”
Hakan, masadaki eski yazıyı işaret etti.
“Burada üç emanetin bir araya gelmeden sırrın tamamlanmayacağı yazıyor.”
Araştırmacı yazıyı yeniden okudu.
“Bu ifade, parçaların birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşündürüyor. Ancak üçüncü parçanın nerede olduğunu söylemiyor.”
Baran söze girdi.
“Öyleyse ailelerin geçmişini araştırmalıyız. Saatin kimlere verildiğini bulabiliriz.”
Kaan da ona katıldı.
“Eski aile kayıtlarına ve mülk belgelerine bakmak mantıklı. Belki bir iz çıkar.”
Mert bilgisayarını açtı.
“Ben de elimizdeki belgeleri dijital olarak karşılaştırabilirim. Tarihlerde veya isimlerde ortak bir kayıt bulmaya çalışırım.”
İlk kez herkesin önünde yapılacak işler belirginleşmişti.
Fakat toplantı ilerledikçe gerginlik yeniden ortaya çıktı.
Selahattin, Hakan'a döndü.
“Bunca zamandır bu konuyu araştırıyoruz. Ama hâlâ hiçbir şey bilmiyoruz. Birilerinin bizden sakladığı bir şeyler olduğu açık.”
Hakan sakin kalmaya çalıştı.
“Olabilir. Ama elimizde kanıt olmadan kimseyi suçlayamayız.”
“Sen hâlâ sakin olabiliyorsun. Benim için kolay değil.”
Hakan'ın yüzü değişti.
“Benim için kolay olduğunu mu düşünüyorsun? Ben de yıllarca kendi kızımın başka bir ailede büyüdüğünü bilmeden yaşadım.”
Selahattin sesini yükseltti.
“Ben de oğlumu başka bir ailenin yanında büyürken bilmiyordum!”
Nermin eşinin koluna dokundu.
“Selahattin, yeter. Hepimiz aynı acıyı farklı şekilde yaşıyoruz.”
Aylin de konuşmaya katıldı.
“Bu olayın sorumlusu birbirimiz değiliz. Çocuklarımızın hayatı zaten yeterince değişti.”
Baran, Kaan'a döndü.
“Biz de araştırmanın içinde olmak istiyoruz. Her kararın sizin tarafınızdan verilmesini istemiyoruz.”
Kaan kaşlarını çattı.
“Kimse sizi dışarıda bırakmıyor. Ama sürekli tartışmak çözüm değil.”
“Bize doğru düzgün bilgi verilmediğinde ne yapmamızı bekliyorsun?”
Demir araya girdi.
“Bir dakika. Hepimiz aynı şeyi öğrenmeye çalışıyoruz. Birbirimize kızarak kayıp parçayı bulamayız.”
Elif de babasına döndü.
“Baba, lütfen. Ben de ne olduğunu bilmek istiyorum. Ama Demir'in ya da Yalçın ailesinin bu olayda bir suçu yok.”
Selahattin kızının sözleri karşısında sustu.
Elif devam etti:
“Ben sizin kızınız olarak büyüdüm. Onlar da Demir'i kendi çocukları gibi yetiştirdi. Bunu değiştiremeyiz. Şimdi birbirimize sırt çevirmek yerine gerçeği bulmaya çalışmalıyız.”
Odadaki gerginlik biraz olsun azaldı.
Hakan, Selahattin'e baktı.
“Bundan sonra bulduğumuz her bilgiyi paylaşalım. Kimse diğerinden bir şey saklamasın.”
Selahattin kısa bir süre düşündü.
“Peki. Ama bu işin peşini bırakmayacağım.”
“Biz de bırakmayacağız,” dedi Hakan.
Toplantıdan sonra Demir ve Elif hastanenin bahçesine çıktı.
Elif çantasını omzuna yerleştirirken iç çekti.
“Bugün de pek kolay geçmedi.”
Demir hafifçe gülümsedi.
“En azından sonunda herkes biraz sakinleşti.”
“Biraz. Yarın yine aynı tartışma çıkarsa şaşırmam.”
“Umarım çıkmaz.”
Bir süre sessizce yürüdüler.
Elif ona döndü.
“Sen iyi misin?”
“İyiyim. Sadece herkesin bu kadar öfkeli olması beni yoruyor.”
“Beni de. Annemle babamın üzülmesini istemiyorum.”
Demir başını salladı.
“Ben de istemiyorum. Ama bu işi öğrenmeden rahat edemeyeceğiz.”
Elif bir an durdu.
“Bu arada kahve borcun hâlâ duruyor.”
Demir gülümsedi.
“Ben unutmadım. Senin nöbetlerin yüzünden fırsat bulamıyoruz.”
“Doktor olmak kolay değil.”
“Asker olmak da.”
Elif güldü.
“Peki, bu hafta uygun bir gün bulalım.”
“Anlaştık.”
Kısa bir vedanın ardından yolları ayrıldı. İkisi de henüz adını koymadıkları bu yakınlığın kendilerine iyi geldiğini fark ediyordu.
Akşam Demir eve döndüğünde odasına çıktı. Masasının üzerindeki metal parçayı kontrol etmek istedi.
Ancak parça yerinde değildi.
Önce çekmeceye baktı. Sonra masanın altını ve odanın diğer köşelerini kontrol etti.
Yoktu.
Mert kapıda belirdi.
“Ne arıyorsun?”
“Metal parça. Sabah masadaydı.”
Mert içeri girdi.
“Belki başka yere koymuşsundur.”
“Hayır. Buradaydı. Eminim.”
Demir masanın üzerindeki küçük kâğıd