İKİ AİLE, TEK KADERİKİNCİ BÖLÜMİki Ayrı Hayat
ZAMANIN İKİ YÜZÜ
İKİ AİLE, TEK KADER
İKİNCİ BÖLÜM
İki Ayrı Hayat
Demir Yalçın
Demir, sabah alarmı çalmadan birkaç dakika önce uyandı. Bir süre yatağında oturup kendine gelmeye çalıştı. Eve döneli bir gün olmuştu ama üzerindeki yorgunluk henüz geçmemişti.
Yatağını topladı, yüzünü yıkadı ve mutfağa geçti.
Annesi Aylin kahvaltı hazırlıyordu.
“Günaydın oğlum. Sonunda uyandın.”
Demir saate baktı.
“Anne, daha saat yedi.”
“Eee? Gün başladı bile.”
Demir sandalyeye oturup gülümsedi.
“Senin için günün başlaması için benim uyanmam yeterli zaten.”
Aylin önüne bir tabak koydu.
“Çok konuşma da kahvaltını yap. Sonra yine doğru düzgün yemek yemediğinden şikâyet edersin.”
“Ben ne zaman şikâyet ettim?”
“Geçen hafta.”
“Geçen hafta görevdeydim.”
“Her şeye bir cevabın var maşallah.”
Demir güldü. Annesiyle böyle atışmayı özlemişti. Görevdeyken evin sıradan sesleri bile insana farklı geliyordu. Burada birkaç saatliğine de olsa görevini, sorumluluklarını ve sürekli dikkatli olmak zorunda oluşunu unutabiliyordu.
Biraz sonra babası Hakan salona girdi. Gazetesini masaya bırakarak oğluna baktı.
“Bugün ne yapacaksın?”
“Birkaç işim var. Öğleden sonra Mert’le buluşacağım.”
“Arabanın bakımını da yaptır. Geçen gün motordan bir ses geliyordu.”
“Tamam baba, hallederim.”
Hakan başını salladı. Oğlunun sorumluluk sahibi olduğunu biliyordu ama yine de hatırlatmadan duramıyordu.
Kahvaltıdan sonra Demir odasına geçti. Telefonunda Mert’ten bir mesaj vardı.
Bugün kaçmak yok. Kahve içiyoruz.
Demir cevap yazdı.
Bir gün de insan gibi davet et.
Telefonu hemen çaldı. Arayan Mert’ti.
“Normal davet ettim zaten,” dedi Mert.
“Mesajın tehdit gibiydi.”
“Seninle buluşmak için randevu almamız gerekiyor artık. Ünlü oldun da haberimiz mi yok?”
Demir güldü.
“Tamam, öğleden sonra gelirim.”
“İşte bu! Sonunda ikna oldun.”
“Daha fazla konuşursan vazgeçerim.”
“Tamam, sustum. Görüşürüz.”
Demir telefonu kapatıp hazırlanmaya başladı.
Öğleden sonra buluştuklarında Mert her zamanki gibi konuşkandı. İş yerinde yaşadığı bir olayı anlattı, sonra komşusundan şikâyet etti. Demir çoğunlukla dinliyor, arada bir cevap veriyordu.
Bir süre sonra Mert kahvesini masaya bıraktı.
“Sen bugün biraz sessizsin. Bir şey mi oldu?”
Demir başını kaldırdı.
“Yok. Biraz yorgunum sadece.”
“Emin misin?”
“Eminim, merak etme.”
Mert onu daha fazla sıkıştırmadı.
“Peki. Ama canını sıkan bir şey olursa anlatırsın. Her şeyi tek başına çözmek zorunda değilsin.”
Demir arkadaşına baktı.
“Biliyorum. Sağ ol.”
Konuşmaları daha sonra futbola, eski arkadaşlarına ve günlük meselelere kaydı. Bir süre sonra Demir de sohbete katıldı. Eve dönerken kendini sabahkinden daha iyi hissediyordu.
Akşam salona girdiğinde gözü duvardaki eski saate takıldı.
Durdu.
Saat çalışıyordu.
Oysa sabah durmuştu.
Demir birkaç saniye boyunca saatin akrep ve yelkovanını izledi. Ardından babasına seslendi.
“Baba, şu saate sen mi baktın?”
Hakan televizyonun sesini kıstı.
“Hangi saate?”
“Salondaki eski saate. Sabah durmuştu, şimdi çalışıyor.”
Hakan duvardaki saate baktı.
“Ben dokunmadım.”
“Pili mi değişti acaba?”
“Bilmiyorum. Belki temassızlık vardır, düzelmiştir.”
Demir kaşlarını kaldırdı.
“Eski saat kendi kendine düzeldi yani?”
Hakan hafifçe gülümsedi.
“Her şeyi bu kadar büyütme oğlum. Bozulur, düzelir. Alt tarafı bir saat.”
Demir cevap vermedi. Babasının konuyu kapatmak istediğini fark etmişti.
Belki de gerçekten önemsiz bir şeydi.
Gece odasına geçtiğinde ev sessizdi. Kitabını komodinin üzerine bıraktı ve ışığı kapattı. Tam uykuya dalacakken koridordan hafif bir ses duydu.
Tik… tik… tik…
Demir gözlerini açtı.
Ses, salondaki saatten geliyordu.
Bir süre dinledi. Sonra yataktan kalkıp kapıyı araladı. Koridor karanlıktı. Salona baktığında saat hâlâ çalışıyordu.
Bir adım attığı sırada ses kesildi.
Demir yerinde durdu.
“Herhâlde eski mekanizmasıdır,” diye mırıldandı.
Odasına geri döndü. Yatağına uzandığında aklı hâlâ saatteydi ama kısa süre sonra uykuya daldı.
Elif Karahan
Elif’in sabahı Demir’inkinden oldukça farklı başlamıştı.
Alarm çaldığında gözlerini açmakta zorlandı. Bir önceki gece geç yatmış, sabah da erkenden kalkmak zorunda kalmıştı.
Telefonundaki saate bakınca yataktan hızla doğruldu.
“Harika, yine son dakikaya kaldım.”
Hazırlanıp çantasını aldı ve mutfağa geçti. Annesi Nermin, masaya kahvaltılıkları yerleştiriyordu.
“Bir dakika otur da bir şeyler ye.”
“Anne, geç kalıyorum.”
“İki lokma yesen bir şey olmaz.”
Elif bir parça ekmek alıp çantasını sandalyeye bıraktı.
“Bak, yiyorum. Oldu mu?”
Nermin başını iki yana salladı.
“Seninle uğraşmak ayrı bir iş.”
Elif annesinin yanağına bir öpücük kondurdu.
“Akşam erken gelmeye çalışacağım.”
“Her gün aynı şeyi söylüyorsun.”
“Bu akşam gerçekten.”
Nermin gülümsedi.
“Peki, göreceğiz.”
Elif evden çıkıp hastaneye doğru yola koyuldu.
Hastaneye vardığında arkadaşı Zeynep onu koridorda karşıladı.
“Günaydın! Bugün biraz daha iyi görünüyorsun.”
Elif çantasını dolaba yerleştirdi.
“Teşekkür ederim. Dün gece üç saat uyudum.”
Zeynep şaşkınlıkla baktı.
“Üç saat mi? Elif, bu hiç iyi değil.”
“Biliyorum. Bana bunu söylemeyen kalmadı zaten.”
“Demek ki bir bildiğimiz var.”
Elif gülerek başını salladı.
İkisi birlikte hasta dosyalarını kontrol etmeye başladı. Sabah yoğun geçti. Elif hastalarının kontrolleriyle ilgilendi, sonuçları inceledi ve gerekli notları aldı. Öğleye doğru ancak kısa bir mola verebildi.
Zeynep elinde iki sandviçle yanına geldi.
“Al bakalım.”
Elif sandviçlerden birini aldı.
“Benim için mi aldın?”
“Hayır, kendim için iki tane aldım. Tabii ki senin için!”
Elif güldü.
“İyi ki varsın.”
“Biliyorum. Şimdi ye de biraz kendine gel.”
Tam yemek yemeye başladıkları sırada Elif’in telefonu çaldı. Arayan babası Selahattin’di.
“Kızım, akşam eve gelecek misin?”
“Geleceğim baba. Neden?”
“Annen alışveriş yapacakmış. Akşam yemeğine yetişip yetişemeyeceğini sorayım dedim.”
Elif gülümsedi.
“Geleceğim. Bugün işim uzamazsa erken bile gelirim.”
“Tamam kızım. Annen de ona göre hazırlık yapsın.”
“Peki baba, görüşürüz.”
Telefonu kapatınca Zeynep merakla sordu:
“Ailen mi aradı?”
“Elbette. Akşam eve gelip gelmeyeceğimi kontrol ediyorlar.”
“En azından seni merak eden birileri var.”
Elif başını salladı.
“Evet. Bazen çok soru soruyorlar ama haklılar.”
Günün geri kalanında işlerine devam ettiler.
Akşam Elif eve döndüğünde babası salonda oturuyor, annesi mutfakta yemek hazırlıyordu. Elif çantasını bırakarak mutfağa geçti.
“Anne, ne yaptın? Mis gibi kokuyor.”
Nermin gülümsedi.
“Senin sevdiğin yemeği.”
“İşte bu yüzden eve geliyorum.”
Selahattin salondan seslendi.
“Babanı görmeye değil, yemeğe geliyormuş!”
Elif kahkaha attı.
“İkisi de olabilir baba!”
Birlikte sofraya oturdular. Yemek sırasında Elif hastanede yaşadıklarını anlattı. Günün yoğunluğundan, hastalarından ve Zeynep'in bitmek bilmeyen şakalarından söz etti.
Sonra aklına gün içinde gördüğü belge geldi.
“Bu arada bugün arşivden eski bir dosya çıktı. Üzerinde üç tane garip sembol vardı.”
Selahattin çatalını bıraktı.
“Nasıl semboller?”
Elif düşündü.
“Tam olarak tarif edemem. Küçük işaretlerdi. Belgenin diğer kısımları da oldukça eski görünüyordu.”
“Dosyanın nereden geldiğini öğrendin mi?”
“Henüz değil. Arşiv sorumlusuna sordum ama cevap alamadım.”
Selahattin kısa bir süre sessiz kaldı.
“Öğrenirsen bana da söyler misin?”
Elif babasına dikkatle baktı.
“Neden? Bu sembolleri daha önce gördün mü?”
“Hayır,” dedi Selahattin. “Sadece merak ettim. Eski belgeler bazen aile geçmişiyle ilgili ilginç bilgiler taşıyabilir.”
Elif başını salladı. Babasının cevabı mantıklıydı ama soruyu bu kadar dikkatli sorması yine de ilgisini çekmişti.
Yemekten sonra odasına geçti. Ertesi gün için hazırlaması gereken işleri tamamladıktan sonra bilgisayarını açtı ve hastanedeki belgeyi yeniden inceledi.
Üç sembol belgenin köşesinde yan yana duruyordu.
Elif ekrana biraz daha yaklaştı.
İlk sembolü görünce eli farede durdu.
Bu işareti daha önce görmüş gibiydi.
Bir süre düşündükten sonra gece gördüğü rüyayı
Yorumlar
- Tolga Korkut: demir gözünü açmamış ama gününü başından geçirme yavaş
- Nazlı Kara: O sembolleri görüyor ve aşina hissetmemesi tuhaf gibi
- Alperix: elif sabahı asla sakat bırakma hemen hızlanması lazım