Keşfet

Böyle hissetme

Zihnin suç ortağı

MİHRA'NIN ANLATIMI

Gecenin o kabuslarla örülü, zihnimi darmadağın eden karanlığından sonra sabahsız kalmış gibi uykudan sıçradım. Yatakta doğrulduğumda, alnımda biriken soğuk teri parmak uçlarımla sildim; göğsüm hâlâ o görünmez ellerin baskısı altındaymış gibi düzensiz ve hırıltılı nefes alıyordu. Penceremin perdesinden içeri sızan o soluk, gri sabah ışığı odanın köşelerini aydınlatmaya başlarken, oturduğum yerde bir süre boşluğa bakarak kendime gelmeye çalıştım. Zihnimdeki o çocuk silüeti ve o hırıltılı fısıltı hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu ama ayağa kalkıp bu rutine teslim olmaktan başka çarem yoktu.

Yavaşça yataktan çıkıp banyoya doğru yürüdüm. Soğuk fayansların üzerinde çıplak ayaklarımın çıkardığı ses, odanın sessizliğini bozuyordu. Boy aynasının karşısına geçip üstümdeki ince geceliği omuzlarımdan sıyırarak yere bıraktım. Duşakabinin cam kapısını açıp musluğu çevirdiğimde, suyun borulardan gelip saniyeler içinde buharlaşarak odayı doldurması uzun sürmedi. Kabinin altına girip sıcak suyun o buz gibi kesilen tenime vurmasına izin verdim. Su damlaları saçlarımdan süzülüp sırtımdan aşağıya akarken, gecenin o zifiri karanlığını ve üzerime yapışan o kirli hissi tenimden arındırmaya çalıştım. Dakikalarca o sıcak suyun altında, gözlerim kapalı bir şekilde durdum; ta ki zihnimdeki o uğultu biraz olsun hafifleyene kadar.

Duştan çıkıp yumuşak, beyaz havluyu bedenime sardıktan sonra saçlarımdaki fazla suyu sıkarak odama geçdim. Gardırobun kapağını açıp üzerime giymek için sade, gri tonlarında keten bir pantolon ve üzerine boğazlı, koyu yeşil ince bir kazak seçtim. İç çamaşırlarımı ve kıyafetlerimi dikkatle giydikten sonra makineyi çalıştırıp saçlarımı kurutmaya başladım. Havayla savrulan saçlarımın kuruma sesi odada yankılanırken, aynanın önüne geçip hafif bir günlük makyajla yüzümdeki o solgun, uykusuz ifadeyi kapatmaya çalıştım. Göz altlarımdaki o mor halkaları gizlemek için sürdüğüm kapatıcı, gecenin izlerini tamamen silemeseም de en azından dışarıdan bakıldığında sıradan, dersine yetişmeye çalışan bir öğretim görevlisi gibi görünmemi sağlıyordu.

Hazırlık bittiğinde çantamı omzuma atıp mutfaktan alelacele aldığım iki dilim tam tahıllı ekmeği çiğneyerek kapıya yöneldim. Ayakkabılarımı giyip dış kapıyı kilitledikten sonra merdivenlerden aşağıya doğru adımlamaya başladım. Binanın girişine vardığımda, apartman görevlisi olan yaşlı kadının kapının önünü süpürdüğünü gördüm.

"Günaydın Mihra kızım, erken kalkmışsın yine," dedi kadın, yüzündeki o samimi tebessümle.

"Günaydın teyze," diye karşılık verdim hafifçe gülümseyerek. Tam binadan çıkmak üzere kapıya yönelmiştim ki kadın merakla durdu ve sesini biraz alçaltarak konuşmaya başladı: "Bu arada haberin olsun, üst kata nihayet kiracı geliyor. Aylardır boş duruyordu ya o daire, dün akşam eşyaları taşıdılar. Bugün yerleşir galiba."

Kaşlarım hafifçe çatıldı. Üst kat... Uzun süredir kimsenin oturmadığı o daireye biri mi taşınıyordu? "Öyle mi? Hayırlısı olsun," diyebildim sadece, zihnime düşen o ani huzursuzluk dalgasını bastırmaya çalışarak. Kadınla vedalaşıp apartman kapısını iterek dışarı, o serin sabah havasına adım attım.

Sokağın başına doğru yürümek için başımı kaldırdığım an, nefesim boğazımda düğümlendi.

Binanın hemen önünde, park halindeki siyah, camları koyu filmle kaplı lüks bir aracın durduğunu o an fark ettim. Aracın arka kapısı yavaşça açıldı ve içeriden biri indi.

Olduğum yerde kalakaldım. Üzerinde koyu renk, kusursuz kesimli bir kaban olan, rüzgarda hafifçe savrulan siyah saçlarıyla o adam... Yüz hatlarındaki o keskin, tavizsiz ve ürkütücü derecede çekici ifade, sokağın o gri ve sıradan atmosferini bir anda darmadağın etmişti. Adamın kim olduğunu, adını, buraya neden geldiğini bilmiyordum. Hayatımda daha önce hiç görmemiştim. Ama adam adımlarını atarken, gözleri istemsizce sokağın ortasında dikilip kalmış olan bana çevrildi.

Bakışlarımız havada çarpıştığı an, zaman sanki o saniyede dondu.

Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi gümbür gümbür, düzensiz ve deli gibi atmaya başladı. İçimdeki o yabancı ses, o an mantığımın tüm duvarlarını yıkıp geçti: Bu adam kim? Neden gözlerimi ondan alamıyorum?

Yanaklarımın aniden alev alev yandığını, o sıcaklığın boynuma doğru yayıldığını hissettim. Adama doğru bakmaktan, o koyu ve delip geçen gözlerinden bir saniye bile olsun gözlerimi ayıramıyordum. Adamın o duruşundaki tehlikeli karizma, içimde adını koyamadığım, zehirli ve bir o kadar da karşı konulmaz bir çekim alanı yaratmıştı. Olduğum yere çivilenmiş gibi öylece dururken, onun sokağa, benim dünyama doğru atmaya başladığı her adım, içimdeki o fırtınayı daha da büyütüyordu.

Zamanın durduğu o birkaç saniye boyunca nefes almayı bile unutmuştum. Gözlerimi o yabancı adamın yüzünden bir an olsun ayıramazken, o ne bir duraksama yaptım ne de bana doğru fazladan bir bakış attı. Yüzündeki o soğuk, mesafeli ve okunması imkânsız ifadeyle adımlarını hiç yavaşlatmadan tam yandımdan geçip gitti. Üzerindeki o koyu kabanın havalandırdığı rüzgâr, tenime çarptığı anda irkilerek kendime geldim.

Arkama dönüp bakmaya cesaret edemezken, göğsümün içinde hâlâ çılgınlar gibi çarpan kalbimin sesini kulaklarımda en derinden hissediyordum. Yanaklarımdaki o utanç verici alev alev yanma hissi boynuma doğru yayılırken, parmaklarımı birbirine kenetleyip kendime gelmeye çalıştım.

Ben ne yapıyorum? diye geçirdim içimden, sesim zihnimde yankılanırken kendi kendime öfkelenerek. Tanımadığım, hayatımda ilk defa gördüğüm bir adamın karşısında neden öyle aptal gibi çivilenip kaldım? Kalbim neden bu kadar gürültüyle atıyor?

Sanki o adamın varlığı, üzerimdeki bütün o soğuk ve güvenli zırhı tek bir bakışla delip geçmişti. İçimdeki o huzursuzluk dalgası, mantığımın sesini bastırmaya çalışırken derin bir soluk alıp sokağın köşesindeki kendi arabama doğru yürümeye başladım. Kapıyı açıp sürücü koltuğuna yerleştiğimde, ellerimin hafifçe titrediğini fark ettim. Motoru çalıştırıp aracı yavaşça hareket ettirdim; sabahın o gri kalabalığında üniversiteye doğru yol alırken, direksiyona sıkı sıkıya sarılmış parmaklarım hâlâ sokağın başında bıraktığım o adamın gölgesindeydi.

Yol boyunca zihnimdeki o sorular birbirini kovaladı: Kimdi o? Neden buradaydı? Ve en kötüsü, neden onu gördüğüm an içimde bu kadar tanıdık ama bir o kadar da tehlikeli bir ürperti uyandı? Bütün bu düşüncelerle boğuşurken araba fakültenin o geniş otoparkına yanaştım arabadan inip kapısını kapattım adımlarımı kampüsün uzun koridorlarına yönlendirdim. Fakültenin o rutubetli, eski kitap ve tebeşir kokulu havası içime dolduğunda, her zamanki dersliğimin kapısına vardım. İçeri girdiğimde öğrencilerin uğultulu sesleri bir an için kesildi; tahtanın önüne geçip çantamı masaya bıraktım. Derse odaklanmaya, o yabancı adamın zihnimde açtığı yarıkları kapatmaya çalışarak kürsüye tutundum, ancak içimdeki o fırtınanın henüz yeni başladığını biliyordum.

Anfiye doluşan öğrencilerin sesleri, uzaktan gelen uğultulu bir dalga gibi kulağımda yankılanıyordu. Tahtanın önüne geçmiş, dersin ilk konularını anlatmak için notlarımı düzenlemeye çalışıyordum ama parmaklarımın ucundaki o hafif titremeyi durdurmayı bir türlü başaramıyordum. Sabah sokağın başında o adamla kesişen bakışlarımızın yarattığı o garip çarpıntı hâlâ zihnimde asılı kalmıştı.

Öğrencilerden biri en ön sıradan kalkmış, hafifçe sesini yükselterek dersle ilgili bir soru soruyordu. Ağzının açılıp kapandığını, dudaklarının hareket ettiğini görüyordum; sesler odanın akustiğinde çarpıp bana ulaşıyordu.

İşte tam o an, her şey saniyeler içinde değişti.

Kulaklarımın içinde keskin, boğucu bir çınlama patladı. O öğrencinin sesi birden bire uzaklaştı, boğuk bir su altı uğultusuna dönüştü. Zihnimin en derin, en karanlık odasının kapısı sanki içeriden zorlanarak açılmış gibi, o yabancı ve tanıdık ses kafamın içinde yankılanmaya başladı.

“Ne kadar saklanırsan saklan... Ne kadar masum bir öğretmen rolü oyna... İçindeki o pisliği temizleyemezsin, Mihra.”

Sesin o soğuk, suçlayıcı tonu doğrudan beynimin kıvrımlarına saplandı. Gözlerimin önündeki dünya, o saniyede re