Dosya
Stockholm’ün gri, ağır sabahına uyanmak hiçbir zaman kolay olmamıştı. Geniş camları boydan boya şehre bakan, Nordik mimarinin soğuk ve keskin çizgileriyle tasarlanmış o lüks dairenin sessizliği, sadece dışarıdaki rüzgarın camda yarattığı hafif uğultuyla bölünüyordu.
Yatakta bir süre tavana diktiğim lacivert gözlerimle öylece kaldım. Göz bebeklerimin etrafındaki o koyu mavi ton, aydınlanmaya çalışan gün ışığıyla bile yumuşamıyordu. Yorgundum ama bu uykusuzluktan ziyade, zihnimin hiç durmayan ritminden kaynaklanan alışılmış bir ağırlıktı. Doğruldum; üzerimdeki siyah, rahat tişörtün kumaşı tenime sürtünürken acele etmeden, ayaklarımı parkeye bastım.
Banyoya adımladığımda aynadaki silüetimle yüzleştim. Dağınık kumral saçlarım alnıma düşmüştü. Musluğu açıp avucuma doldurduğum buz gibi suyu yüzücüme çarptım. Damlaların çenemden süzülüşünü, tenimin bu şokla nasıl kendine geldiğini sakin ve yavaş hareketlerle izledim. Takım elbiselerin, o yapmacık kıyafetlerin yabancısıydım; üzerimdeki rahat eşofman altı ve bu sade ev, benim dünyaya karşı koyduğum mesafenin ta kendisiydi.
Odaya geri dönüp telefonumu elime aldığımda ekranın ışığı yüzümü aydınlattı. Arama kutusunda sekreterimin, aynı zamanda hayatımın bu karmaşık düzenindeki en sağlam dostum olan kadının adı parlıyordu. Astrid… Aramıştı ama telefonu hemen açmadım. Birkaç saniye ekrana bakarak öylece durdum; hafif bir umursamazlık, her zamanki o mesafeli ve kontrolün bende olduğunu bildiren sakinlik damarlarımda dolaşıyordu. Nasıl olsa birazdan tekrar arayacaktı, ki nitekim öyle de oldu.
Telefonu kulağıma götürdüğümde sesindeki o telaşlı ama profesyonel tınıyı hemen fark ettim.
"Sonunda açtın Efsar," dedi telefondan gelen net sesle. "Biliyorum sabahları uykunu böylesine sevmezsin ama elimizde normal bir dosya yok."
"Dinliyorum Astrid," dedim, sesim hâlâ uykunun ve o coğrafyanın soğukluğuyla pürüzlü çıkıyordu.
"Türkiye’den ulaştılar," diye devam etti, dosyayı açtığını belli eden kağıt hışırtıları arasında. "Eski bir ev yıkılırken bahçesinden ya da tam altından bir ceset çıkmış. Kim olduğu, nasıl öldürüldüğü, ölüm sebebine dair en ufak bir iz yok. Tam bir çıkmaz. Yerel birimler işin içinden çıkamayınca devlet eliyle bizim büroya kadar uzandı işin ucu. Masraflar, fonlar, her şey üstleniliyor. Soruşturmayı senin devralmanı istiyorlar."
Kaşlarım hafifçe çatıldı. Dosyanın gizemi ve mesleki reflekslerim anında dikkatimi çekmişti ama bunu belli etmemeye özen gösterdim.
"İsveç’ten kalkıp Türkiye’ye uzanan bir masa," diye mırıldandım pencereye yaklaşarak. Stockholm’ün sisli sabahına bakarken dudaklarımda alaycı bir kıvrım oluştu. "Peki, detayları gönder. Bakalım altından ne çıkacak."
( Bu arada şehri doğrumu yazdım bilmiyorum kıt ingilizcemle yazmaya çalışıyorum 🫣😂)
Telefonu yatağın üzerine öylece bırakıp arkamı döndüm. Geniş odanın içinde çıplak ayaklarımın parkede yarattığı hafif sesten başka hiçbir şey yoktu. Yatak odasının kapısından çıkıp uzun, minimalist çizgilerle tasarlanmış koridora adım attım. Geniş pencerelerden içeri sızan gün ışığı, evin hâkim olduğu o sakin ve mesafeli atmosferi tamamlıyordu.
Merdivenlere doğru yürürken zihnim hâlâ Astrid’in telefonda söylediklerindeydi. Türkiye’den gelen o dosya, alışıldık rutinimin ortasına düşen yabancı bir kıvılcım gibiydi. Merdiven basamaklarını acele etmeden, her adımımı hesaplı bir sakinlikle inerek aşağı kata geçdim. Üzerimdeki rahat kıyafetlerin ve bu evin bana sağladığı izolasyonun içinde, dış dünyanın gürültüsünden tamamen kopuk bir hayat sürüyordum; ta ki o ceset meselesi kapımızı çalana kadar.
Salona geçerken düşündüğüm tek şey, binlerce kilometre ötedeki o yıkıntıların arasında yatan kimliği belirsiz cesedin neyi sakladığıydı.
Telefonu yatak odasında bırakmış olmama rağmen, oturduğum yere kadar ulaşan o keskin bildirim sesi evin sessizliğini yardı. Yerimden kalkıp yukarı kata yöneldim; adımlarım yine aynı ağır, acele etmeyen ritmdeydi. Yatak odasına girip ekrana uzandım. Astrid dosyayı resmi kanallar üzerinden iletmişti.
Ekranı kaydırıp belgenin detaylarına odaklandım. Artık sıradan bir telefon görüşmesinin ötesindeydik; resmi soruşturma dosyası önümde duruyordu.
Dosya numarası, yerel birimlerin tutanakları, olay yeri inceleme raporları ve yıkılan evin koordinatları ekranda sırayla akıyordu. Yazılanlara göre, eski yapının temeli kazılırken ulaşılan kalıntılar, adli tıp birimlerinin de boyunu aşmış durumdaydı. Ölüm sebebine dair en ufak bir bulgu, kesik, bıçak izi ya da zehir kalıntısı raporlarda yer almıyordu. Adeta adam havadan soluk almayı kesmiş gibi, hiçbir iz bırakmadan yok olmuştu. Ve en tuhafı, dönemin kayıtlarında o evle ya da o bölgeyle eşleşen kayıp şahıs ihbarına rastlanmamıştı.
Gözlerim ekrandaki satırların üzerinde dikkatle gezinirken, dudaklarımda hafif, alaycı bir tebessüm belirdi. İz bırakmayan cinayetler, her zaman en çok ilgimi çekenler olmuştu.
Telefonun ekranındaki resmi rapora diktiğim gözlerimi bir an olsun ayırmadım. Zihnim, sıradan insanların saatler harcayarak çözemeyeceği karmaşık labirentleri saniyeler içinde tarayacak bir keskinlikle çalışıyordu. Ekranda yazanlar bana sadece birer veriden ibaretti: Ölüm izi yok. Kayıp bildirimi yok. Zaman aşımına uğramış gibi görünen ama aslında taştan duvarların arasına gömülmüş kusursuz bir sessizlik.
Parmağımı ekranda yavaşça kaydırarak detayların arasına sızdım. Eğer adli tıp birimleri en ufak bir zehir, boğulma ya da kesici alet izi bulamadıysa, bu ölümün doğallığından değil; tam aksine, arkasında iz bırakmamak için kusursuz bir şekilde kurgulanmış olmasındandır. İnsanlar cinayet işlerken her zaman hata yapar; bir damla ter, yanlış bir açı, geride kalan ufak bir parça... Ama bu dosya, hata yapmayacak kadar soğukkanlı bir zihnin elinden çıkmış gibiydi. Ya da... adamı öldüren şey fiziksel bir darbe değil, çok daha sessiz bir şeydi.
Yüzümdeki alaycı ifade derinleşti. Dosyadaki boşlukları, polisin gözünden kaçan o görünmez detayları zihnimde tek tek birleştirmeye başladım. Resmî raporların altındaki o gizli satırları okuyabiliyordum. Bu işin arkasında kim varsa, cesedi evin altına gömecek kadar yerel dinamikleri iyi biliyor ama aynı zamanda sistemin asla bulamayacağı bir yöntem seçiyordu.
Ekranı kilitleyip telefonu yatağın üzerine bırakırken, bu bulmacanın arkasındaki zekanın kimliğini merak etmeye başlamıştım bile. Dosya kapanmıştı belki ama benim için henüz başlıyordu.
Salonda, önümdeki ekranın ışığında parlayan o karmaşık dosyanın üzerindeki sessizliği dağıtmak için yerimden kalktım. Zihnimdeki o yoğunluk, üzerimdeki ağırlığı atmam gerektiğini fısıldıyordu. Geniş adımlarla merdivenlere yöneldim; yukarı kata çıkıp banyoya girdim. Ilık suyun altında uzun bir süre kalmak, zihnimi o kayıp cesedin ve soğuk raporların bıraktığı stresten arındırdı. Duştan çıkıp üzerime rahat, siyah bir kazak ve koyu renkli keten bir pantolon geçirdim. Takım elbiselerin o yapmacık resmiyetine hiçbir zaman tahammül edememiştim; üzerimdeki bu sade ve koyu tonlar, dünyaya karşı ördüğüm mesafeli duvarın bir parçasıydı.
Islak kumral saçlarımı havluyla kuruladıktan sonra tekrar merdivenlerden aşağı, geniş salona indim. Mutfak köşesine geçip kendime sert, sade bir kahve hazırladım. Kupayı elime alıp salondaki boydan boya camın önüne geçtiğimde, Stockholm’ün ağır ve gri havası dışarıda akıp gidiyordu. Kahvemden küçük bir yudum alıp zihnimi toplamaya çalıştığım sırada, evin o kalın ses yalıtımlı çelik kapısından yankılanan o arsız ve aceleci ses kulaklarımı tırmaladı.
Zil çalmamıştı bile; kapı doğrudan açılmıştı.
Birkaç saniye içinde, o her zamanki davetsiz ve rahat adımlarla salonun girişinde göründü. Kardeşimdi; Lars. İsviçre’nin o soğuk sokaklarında bile her daim etrafa neşe saçan, burnunun dikine giden, zekasını insanları çıldırtmak için kullanan o sinir bozucu adam... Üzerinde salaş bir mont, boynunda ise abisinin sinir uçlarıyla oynamak için özel olarak seçilmiş gibi duran, son derece uyumsuz, parlak renkli ve grotesk desenli bir atkı vardı. Lacivert gözlerim adamın boynundaki o saçma salak atkıya takıldığında, i
Yorumlar
- Hocaaan trabzonlu: Acele etmemek işine gelmiyor bu gizemli dosya her şeyi değiştirecek gibi
- Duygu Oral: larsın yaptığı tahminler düşündürücü ama alaycı tavrı can sıkıcı
- Enes: Doğru olabilir ama o kimliği belirsiz cesedin peşinde olmalısın efsar
- Nisanur Yiğit: Belkide öyledir 🙈
- Funda Vuralcan: astridi araması beni meraklandırdı sıradan dosyalar geçmişte kalmalıydı
- Nisanur Yiğit: Lars biraz delidir ama abisini sever
- Nisa Fidan: lars yine bir sinir kaynağı oldu dikkat et onu itmeyesin
- Nisanur Yiğit: Öyle ama maalesef hayat bazen insanı sıkıyor işte 😔
- Eren Ali Dağ: stockholmde böyle bir sabaha uyanmak gerçekten zor insanın ruhunu sıkan bir atmosfer var
- Yaman Kurtuluş: @ihtilal1994n inşallah
- Nisanur Yiğit: Güzel yorumunuz ve ilginiz için teşekkürler. Bölümleri aceleye getirmeden, en içime sinen haliyle hazırlamaya çalışıyorum. En kısa zamanda görüşmek üzere!"
- Ruskoavo Turk: detayları göndermeni bekliyoruz artık işi büyüt med diye değil mi?