Gerçekler
EFSAR'IN ANLATIMI
Özel jetin tekerlekleri piste değdiği anda kabin içinde hafif bir sarsıntı hissettim. Camdan dışarı baktığımda, İstanbul’un gri, puslu ve Stockholm’ün o steril düzeninden tamamen farklı olan kaotik silüeti karşıladı beni. Motorun o tekdüze uğultusu yavaşça kesilirken, emniyet kemerimi çözüp yerimden kalktım. Merdivenlerden aşağıya inerken, yüzüme çarpan hava sadece soğuk değil; taşıdığı o yabancı, ağır nem ve karmaşa kokusuyla doluydu.
Pistin kenarında, yerel yetkililerin gönderdiği siyah, camları koyu filmle kaplı iki araç ve rüzgarda kıyafetleri savrulan iki adam bekliyordu. Üzerimdeki koyu kabanın yakalarını boğazıma kadar çekip rüzgardan korunarak merdivenleri tamamladım.
Karşımda duran, ceketi rüzgardan şişen orta yaşlı adam, adımlarımı izleyerek hafifçe öne doğru eğildi. Yüzündeki o resmi ama tedirgin ifade, buradaki yerel ekibin benimle çalışmaktan duyduğu o görünmez gerginliği açıkça ele veriyordu.
"Hoş geldiniz Efsar Bey, uçuşunuz umarım rahat geçmiştir," dedi adam, elini uzatarak.
Elimi uzatıp o kibrit çöpü kadar kısa temastan kaçınır gibi hızla geri çektim. Yüzümdeki o donuk, tavizsiz ifadeyi bozmadan, sesimdeki en soğuk tonda karşılık verdim.
"Uçuşun nasıl geçtiği değil, buraya gelmeme sebep olan o dosyanın ne kadar gerçek olduğu ilgilendiriyor beni," dedim. Kelimelerimi sakınarak, gereksiz hiçbir nezaket eklemeden, doğrudan konuya girerek konuştum. "Uzatmayın. Arabaya geçelim."
Adam, bu sert ve mesafeli karşılama karşısında boğazını temizleyip hafifçe başını salladı, ardından arkasındaki araçlardan birinin kapısını açtı. Siyah aracın arka koltuğuna yerleştiğimde, deri döşemenin soğukluğu sırtıma yayıldı. Kapı kapandığında dışarıdaki o gürültülü ve rüzgarlı dünya aniden sessizliğe gömüldü; içeride sadece motorun o hafif, sinsi titreşimi ve havalandırmadan süzülen taze hava kalmıştı.
Şoför aracı hareket ettirip pistten çıkarak ana yola bağlandığında, gözlerimi camdan dışarıda akıp giden şehre diktim. Trafiğin o karmaşık akışı, binaların düzensiz yığınları ve köprülerin altından geçerken kentin o nefes almayan kalabalığı zihnimin kenarından sadece birer detay olarak geçip gidiyordu. Asıl odaklandığım yer burası değilmiş gibi, zihnimdeki o dosya sayfaları yeniden açıldı.
Yerin metrelerce altında, o eski ve terk edilmiş evin temeline gömülen o ceset... Raporlar her ne kadar yerel polisin standart protokollerini yansıtsa da, kemiklerin üzerindeki o deformasyon izleri, bunun sıradan bir cinayet olmadığını, katilin adeta bir ritüel titizliğiyle hareket ettiğini gösteriyordu. İnsanlar birini öldürdüklerinde paniklerler, kaçarlar, delilleri yok etmek için acele ederlerdi. Ama bu vakada... Bu vakada arkada bırakılan her bir detay, adeta soruşturmayı yürüten kişiye yazılmış sessiz bir meydan okuma gibiydi. Katil, sanki bulunmak istemiyor ama aynı zamanda o cesedin bir gün mutlaka keşfedileceğini bilerek kusursuz bir zamanlama hesaplıyordu.
Ön koltukta oturan ve yerel ekibin başındaki yetkili olan adam, dikiz aynasından bana doğru bir göz atıp boğazını temizledi. Sessizliği bozan o mesafeli sesiyle konuşmaya başladı.
"Bölge savcısı ve adli tıp ekibi şu an ilk incelemeleri tamamlamak üzere," dedi, sesindeki o resmi tonu korumaya çalışarak. "Ancak toprak altındaki kalıntıların durumu... Yani, beklediğimizden biraz daha eski olabilir. Dosyayı neden doğrudan merkezden talep etmek yerine bizzat buraya kadar incelemek istediğinizi tam olarak anlayamadık Efsar Bey. Sonuçta burası sizin sahanız değil."
Gözlerimi camdan ayırmadan, yansımama bakan o adama doğru çevirdim. Sesim, arabanın içindeki o loş ve boğucu havada bıçak gibi keskin bir tonda yankılandı.
"Merkezin çözemediği dosyalar benim sahama girer," dedim, tek kaşımı hafifçe kaldırarak. "Toprak altındaki o kemikler sadece bir cesede ait değil; yıllardır üstü örtülen bir zihniyete ait. Ve bana 'eski' dediğiniz o tarihler, aslında hala kapanmamış hesapların en taze kanıtı. Bana dosyanın ilk raporlarını değil, yerel polisin o rapordan saklamaya çalıştığı asıl ayrıntıları verin."
Yetkili adam, dikiz aynasındaki bakışlarım karşısında yutkundu ve başını önüne eğdi; bir daha yol boyunca sesini çıkarmadı. Araba, şehrin kalabalığından uzaklaşıp daha tenha, ağaçların sardığı karanlık yollara saparken, zihnimdeki o dişliler bir sonraki adım için kusursuz bir hızla dönmeye devam ediyordu. Doğru yere gelmiştim; o gömülü sır, nihayet yüzeye çıkmak üzereydi.
Birkaç dakika sonra, ormanın derinliklerinde neredeyse tamamen doğayla kamufle edilmiş, dışarıdan bakıldığında yalnızca gri beton duvarları ve demir çitleri seçilen devasa bir tesirin önünde durduk. Burası, yerel yetkililerin adli vakalar ve gizli operasyonlar için kullandığı, resmi kayıtlarda adı geçmeyen izole bir birim merkeziydi.
Siyah aracın durmasıyla birlikte şoför inip arkadaki kapıyı açtı. Dışarı adım attığım anda, ormanın o nemli, çam ve toprak kokulu serinliği yüzüme çarptı. Başımı kaldırıp binaya baktım; yüksek güvenlikli çitlerin üzerindeki dikenli teller, kapının girişinde yer alan retina tarayıcılı ve şifreli dijital güvenlik paneli, sıradan bir polis karakolundan çok çok uzakta olduğumuzu açıkça bas bas bağırıyordu. Burası, sırların saklandığı ve dış dünyayla bağın tamamen koparıldığı kapalı bir labirentti.
"Buyurun Efsar Bey," dedi yerel yetkili, kapının yanındaki dijital panele yaklaşarak. Kartını okutup avuç içi taramasını yaptıktan sonra, kalın çelik kapı ağır bir mekanik sesle iki yana doğru kaydı.
İçeriye adım attığımda, beyaz floresan ışıkların aydınlattığı steril koridorun o soğuk ve yankılı atmosferi karşıladı beni. Yürürken botlarımın betona vuran tok sesi, binanın içindeki o derin sessizliği bozuyordu. Sağlı sollu kilitli odaların, incelenmeyi bekleyen dijital ekranların ve dosya yığınlarının arasından geçerek en dipteki o özel odaya doğru ilerledik. Zihnimdeki o dosya, artık bu duvarların arasında gerçek sahiplerini bulacaktı
Koridorun sonundaki ağır çelik kapı arkamızdan kapanırken, içerideki havanın dışarıdakine kıyasla ne kadar kuru ve ilaç kokulu olduğunu fark ettim. Yetkili adam kapılardan birini işaret ederek içeri girmemi rica etti, ancak bu ricadaki tonun arkasındaki o tedirginliği hissetmemek imkansızdı. Odada uzun, mat siyah bir masa ve etrafında birkaç deri sandalye duruyordu. Masanın üzerine çoktan açılmış dijital tabletler, dosya yığınları ve olay yerinden alınan numune torbaları yerleştirilmişti.
"Ayaktaysak konuya odaklanalım," dedim, sandalyelerden birine oturma teklifini kibarca ama net bir el hareketiyle es geçerek. Masanın kenarına hafifçe yaslandım ve kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Bana resmi raporlarda yazan süslü cümleleri okumak için buraya gelmediğimi biliyorsunuzdur umarım. O masanın üzerinde duranlar, yerel polisin görmek istemediği ya da göze alamadığı gerçekler olmalı."
Odanın diğer kapısı aralandığında, ellerinde yeni inceleme fotoğrafları ve ek raporlarla adli tıp uzmanı içeri girdi. Yaşlıca, gözlerinin kenarında yılların yorgunluğu iz bırakmış bir adamdı. Masanın etrafındaki sandalyelerden birine yerleşti, tableti öne doğru kaydırırken yüzündeki o huzursuz ifadeyi gizleyemedi.
"Haklısınız Efsar Bey," dedi adli tıp uzmanı, sesindeki o mesleki ağırlığı korumaya çalışarak. "Raporlar her zaman sahanın gerçek tozunu yansıtmaz. Özellikle bu vakada... Toprağın altındaki kalıntılar ilk başta standart bir adli vaka gibi görünüyordu ancak kemiklerin üzerindeki tahribat türü, bildiğimiz hiçbir ölüm mekanizmasına uymuyor."
Gözlerimi masadaki dijital ekranlara diktim. "Standart olmayan nedir?" diye sordum, sesimdeki o sakin ama sorgulayıcı tonla. "Raporun 'gözden kaçan' ya da 'ihmal edilen' kısmı tam olarak neresi?"
Uzman adam masadaki ekrana dokunarak yüksek çözünürlüklü bir fotoğrafı büyüttü. Ekranın ışığı yüzümüze vururken, toprak altından çıkarılan iskeletin kalıntıları netleşti.
"Burası," dedi uzman, parmağıyla kaburga kemiklerinin üzerindeki ince, neredeyse mikroskobik kesik izlerini işaret ederek. "Yerel polis burayı kazı sırasında yapılan bir kürek darbesi ya da toprağın baskısıyla olu