Karanlık hayal
YAZAR ANLATIMI
Yılın en karanlık, en dondurucu gecelerinden biriydi. Şehrin insan eli değmemiş, sisle kaplı o ıssız topraklarında zaman adeta donmuş gibiydi. Ay ışığı, bulutların ardına saklanmış, ortalığı katran karası bir sessizliğe büründürmüştü.
Toprak, derinlerden gelen bir kabusun açılan yarası gibi oyulmuştu. O çukurun başında duran silüet, elindeki kürekle son toprağı da üzerine örterken soluk solukaydı. Parmak uçlarından dirseklerine kadar bulaşan o koyu, henüz kurumamış sıcaklık, gecenin ayazında bile buharlaşıyordu. Yüzü tırnak izleriyle ve terle kaplıydı; gözlerinde ise ne korku ne de pişmanlık vardı, yalnızca o işi kusursuz tamamlamış bir cerrahın soğuk, buz gibi dikkati hakimdi. Canını, hayatının en yakınındakilerden birini bu topraklara gömmüştü. Ama o an, gömdüğü kişinin kim olduğunu zihninin en derin, en kilitli odasına mühürlemişti; bu sır, gelecekteki her şeyin temeli olacaktı.
İşi bittiğinde küreği yere bıraktı. Titreyen, kana bulanmış ellerini kabanının ceplerine saklamaya çalışarak hızla oradan uzaklaştı ve ağaçların arasında bekleyen arabasına bindi. Motoru çalıştırdığında, tekerleklerin altındaki çakıllar ve yapraklar hışırdadı. Gecenin karanlığında hızla uzaklaşırken, arkasında bıraktığı o toprağın altındaki sessizlik, bütün bir şehri kabusa boğacak saatleri bekliyordu.
Aynı gece, o karanlık yolların başka bir noktasında hızla akan zaman, kaçınılmaz bir çarpışmanın ucundaydı.
Otomobilin farları, sisin içinde kaybolan yolu delmeye çalışırken içerideki gergin nefesler kabinin camlarını buğulandırmıştı. Bir anlık dikkatsizlik mi, yoksa bilerek kırılan o direksiyon hakimiyeti mi bilinmez; metalin betona, camın cama çarptığı o kulakları sağır eden ses geceyi ikiye böldü. Kaza anının o şiddetli sarsıntısı, içerideki her şeyi yerle bir ederken, darbenin etkisiyle savrulan bedenler karanlığın içine gömüldü.
O gece, iki farklı karanlık nokta birbirine çarpmıştı: Biri kendi elleriyle kazdığı mezardan kaçmaya çalışırken, diğeri hafızasının bütün kırıntılarını o metal yığınının arasında bırakarak zamansız bir boşluğa düşmüştü.
O kazanın ardından zihnine sızan o ilk ses, dışarıdan gelen bir çığlık ya da siren sesi değil, içeriden, en derinden kopup gelen ince, kırılgan bir sesti.
Gözlerini açamadığı o karanlık boşlukta, kulaklarında yankılanan şey küçük bir çocuğun hırıltılı nefesiydi. Hayal meyal beliren o silüet, incecik bilekleri ve yüzündeki o tanıdık çizgilerle tam karşısında duruyordu; sanki aynaya baktığında gördüğü ama yıllar önce unuttuğu kendi çocukluğuydu. O çocuk, ona hiçbir şey söylemiyor, sadece ellerini uzatıyordu. Parmak uçları kana bulanmıştı.
Zihni, o hayalin etrafında dönerken acı tatlı bir sızı şakaklarından içeri sızdı. Her hatırlama çabası, beyne saplanan paslı bir iğne gibiydi. İçeride bir yerlerde, o çocuğun sesi yankılanmaya devam ediyordu: Bunu sen yaptın.
Kelime bilincine çarptığı an, boğazına dizilen o saf safra tadı nefesini kesti. Metalin, kanın ya da soğuk toprağın kokusu değil; en çok içten çürüyen bir vicdanın o ağır, keskin kokusu doldurdu ciğerlerini. Kim olduğunu, o toprağa gömdüğü kişinin elini en son ne zaman tuttuğunu hatırlayamamak, insanı diri diri yakmaktan farksızdı. Zihin, korunaklı sandığı o hafıza duvarlarını kendi elleriyle yıkmış, geriye sadece o kimsesiz çocuğun göğsüne saplanan sessiz bir çığlık bırakmıştı.
Zihnindeki o kırık çocuk silüeti yavaşça erirken, karanlığın içinden başka bir gölge süzülerek yaklaştı. Bu kez karşısındaki ne bir hayaldi ne de geçmişin soluk bir hatırası; etini, kemiğini, soluğunu ensesinde hissettiği somut, boğucu bir varlıktı.
Kulağının hemen arkasında, doğrudan beyin kıvrımlarına fısıldayan o hırıltılı, tok ses yankılandı:
“Korkma... Seni bu cehennemden çekip alacak olan da benimin, o toprağın altına geri gömecek olan da...”
Kelimeler birer bıçak gibi bilincine saplanırken, nefesi kesildi. Ses, o kadar yakından, o kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı bir tonda geliyordu ki; adamın göğsünden yayılan o ağır, tütün ve soğuk ter karışımı koku adeta odayı doldurdu. O adam, kazanın o duman altı olmuş enkazının ortasında, saçlarına yapışan cam kırıklarını umursamadan üzerine eğilmişti. Gözlerindeki o bakış, kurtarıcının merhametini değil, bir avcının dişleri arasında tuttuğu avına sunduğu o sapkın sahiplenişi taşıyordu.
Bedenine saplanan o ani titreme, omuriliğinden aşağıya doğru buzdan bir nehir gibi aktı. Adamın elleri, bilincini yitirmek üzere olan o zayıf bedenin kollarına, bileklerine sarıldığında; hem canını kurtaracak bir can simidi gibi sıkıydı hem de o boynu tek bir hamlede kırabilecek kadar acımasız ve net.
Kurtuluş ile infaz, aynı adamın ellerinde, aynı nefesin içinde eriyip gidiyordu. Zihni bu ikilemin ağırlığı altında ezilirken, göz kapakları yeniden o karanlık, dipsiz kuyuya doğru kaymaya başladı; ancak kulaklarında çınlayan o hırıltılı fısıltı, uykusunda bile yakasını bırakmayacak bir lanet gibi zihnine kazınmıştı.