12.11. Halkın Mareşali
Sınır Ötesi Taarruz: Cesaretin Yürüyüşü
Ekim 2038'in o puslu sabahında, sınırın öte yakasından gelen haberler giderek kötüleşiyordu. Düşman, anlaşmayı çiğnemiş, sınır hattını yardıktan sonra iç bölgelere doğru ilerliyordu. Birkaç köy düşmüş, siviller can havliyle kaçışıyor, Mehmetçik ise sayıca üstün düşman karşısında tutunmaya çalışıyordu. Cephe, resmen yarılmıştı.
Nâzım, Ankara'da, karargâhın soğuk duvarları arasında bu haberleri alırken, içinde bir volkan patlıyordu. Masasının başında oturamazdı. Haritaların, telefonların, raporların arasında sıkışıp kalamazdı. Askerleri orada, ateşin tam ortasında can verirken, onun burada, korunaklı bir odada oturması mümkün değildi.
"Helikopter hazırlansın,"dedi yaverine. Sesi sakindi ama o sakınlığın altında dağları devirecek bir kararlılık vardı."Cepheye iniyorum."
Yaverin itirazları boğazında düğümlendi. Çünkü o bakışı biliyordu. O bakış, tartışmaya kapalıydı.
---
Helikopter, çatışma bölgesinin birkaç kilometregerisine indiğinde, Nâzım'ın burnuna ilk gelen şey barut kokusu oldu. Ardından, uzaktan gelen kesik kesik silah sesleri, araya karışan patlamalar. Gökyüzü, savaşın gri rengine bürünmüştü.
Yürümeye başladı. Üzerinde kamuflaj üniforması, göğsünde madalyalar, omzundakorgeneral yıldızları vardı. Ama o an, o yıldızların hiçbir önemi yoktu. O, sadece bir komutandı ve askerlerinin yanında olması gerekiyordu.
Ön cepheye yaklaştıkça, manzara ağırlaştı. Siperlerden yaralılar taşınıyor, yüzleri bitkinaskerler bir an öncedinlenmek içingözlerini kaçırıyordu. Moral, dip yapmıştı. Düşmanın sayıca üstünlüğü ve şiddetli ateşi, en tecrübeli askerlerin bile yüzünü soldurmuştu.
"Komutanım! Burada ne işiniz var?"diye bağırdı genç bir teğmen, onu görünce hem şaşkın hem de endişeli."Çok tehlikeli! Siperlere girmelisiniz!"
Nâzım, teğmenin omzuna elini koydu, gözlerinin içine baktı. O bakışta, ne bir korku vardı ne bir tereddüt. yalnızca sarsılmaz bir güven.
"Ben askerlerimin yanında olacağım,"dedi sakin bir sesle."Göster bana hattı."
---
Siperlere ulaştığında, gördüğü manzara içini acıttı. Askerler bitkindi, gözlerinde umutsuzluk vardı. Mermiler vızıldıyor, havan topları yakınlara düşüyor, toprak ve barut kokusu ciğerleri yakıyordu.
Ne var ki Nâzım, siperde durmadı.
Herkesin şaşkın bakışları arasında, siperden çıktı. Açık alana doğru yürümeye başladı. Başı dik, adımları vakur, gözleri ileride. Kurşunlar, vızıldayarak etrafından geçiyor, kimi zaman kulağının dibinden, kimi zaman omzunun yanından sıyırıp gidiyordu.
O, hiçbirine aldırmıyordu.
Bir el ateş açıldı, kurşunlar yerden tozları kaldırarak ayaklarının dibine düştü. Nâzım, adımını bile hızlandırmadı. Sanki ölümle dansediyor, ama ona asla teslim olmayacağını haykırıyordu.
Askerler, önce donup kaldı. Korgenerallerinin, bir mareşal adayının, bu kadar pervasızca, bu kadar korkusuzca ateş hattında yürüdüğünü görmek, akıllarına sığmıyordu. Sonra, içlerinde bir şey kıpırdadı. Önce birkaç kişi, sonra onlarcası, ardından yüzlercesi... Hepsi, Nâzım'ın arkasından siperlerden fırladı.
"Komutanım! Bekleyin!"sesleri yükseldi.
Ama o beklemedi. Yürümeye devam etti. Ve her adımda, arkasındaki kalabalık büyüdü. O, yalnız bir komutan değildi artık. O, bir orduydu.
Düşman hatlarına doğru ilerlerken, Nâzım'ın sırtı, askerlerine bir kalkandı. Onlar, komutanlarının bu kadar cesur olduğunu gördükçe, içlerindeki korku yerini öfkeye, umutsuzluk yerini savaşma azmine bıraktı. Bu adam, onlar için ölümü göze alıyorsa, onlar da onun için her şeyi göze alırdı.
Saldırı, öyle bir an geldi ki, artık yalnızca bir askerî harekât değildi. Bir destan yazılıyordu. Nâzım'ın önderliğinde, Mehmetçik, düşmanın üzerine bir sel gibi aktı. Kurşunlar, patlamalar, çığlıklar... Yine de her şeyin üzerinde, Nâzım'ın o sakin, o kararlı, o yılmaz duruşu vardı.
---
Saatler süren çatışmanın ardından, düşman püskürtüldü. Köyler kurtarıldı. Zafer, tüm yurtta sevinçle karşılandı.
Ama asıl zafer, savaş meydanında kazanılandan çok daha büyüktü. O gün, o siperlerde, o ateş hattında, bir komutan askerlerine sadece bir hedef değil, bir inanç aşılamıştı. Onlara, bir liderin nasıl olması gerektiğini, cesaretin ne demek olduğunu, ölümün korkulacak bir şey değil, gerektiğinde göze alınacak bir bedel olduğunu göstermişti.
Ve o gün, yalnızca bir zafer kazanılmadı. Bir mareşalin, milletin gönlünde taht kurduğu gün oldu.
İşte bu taarruz, halkın gönlünde onu çoktan mareşal yapmıştı. Ankara'ya döndüğünde onu bekleyen coşku, bunun en büyük kanıtıydı.
Ekim 2038, Ankara
Sınır ötesindeki büyük taarruz, tarihe geçmişti. Düşman, beklenmedik bir cepheden saldırmış, birkaç köyü ele geçirmiş, sivilleri tehdit eder hale gelmişti. Nâzım, henüz mareşal değildi ama komuta kademesindeki en tecrübeli isimdi. Operasyonu bizzat yönetti. Günler süren çatışmaların ardından, düşman püskürtüldü, köyler kurtarıldı. Zafer, tüm yurtta sevinçle karşılandı.
Nâzım, Ankara’ya döndüğünde, havaalanında onu bekleyenlerin sayısı, protokolü aşmıştı. Binlerce insan, ellerinde bayraklar, dövizler, onun resimleriyle alanı doldurmuştu."Mareşal Nâzım!","Kahraman Nâzım!"tezahüratları gökyüzünü inletiyordu. Nâzım, uçaktan iner inmez bu coşku seliyle karşılaştı. Şaşırdı, duygulandı, yine de aynı zamanda mahcup oldu. O, yalnızca görevini yapmıştı.
Araçla evine doğru ilerlerken, yol boyunca insanlar birikmişti. Balkonlardan bayraklar sarkıtılmış, çocuklar ellerinde çiçeklerle yolu kesiyor, yaşlılar dua ediyordu. Nâzım, camdanonlara el salladıkça, tezahürat daha da artıyordu. Şoför, zorlukla ilerleyebiliyordu.
Eve vardığında, kapıda Neslihan ve çocuklar bekliyordu. Sarıldı, içeri girdi. Bu kezse, dışarıdaki sesler kesilmiyordu."Mareşal! Mareşal!"nidaları, gece geç saatlere kadar devam etti.
Ertesi gün, işe gitmek için evden çıktığında, sokağın ağzında yine kalabalık bir grup vardı. Onu görünce koşuşturdular, etrafını sardılar. Bir an öylece kaldı. Sonra, gülümseyerek onlarla selamlaştı, birkaç fotoğraf çektirdi, imza dağıttı. Ama bu, sadece başlangıçtı.
Sonraki günlerde, nereye gitse, aynı manzarayla karşılaştı. Sabah kahvaltısı için gittiği küçük lokantanın önü, onu görmek için bekleyenlerle doluyordu. Çarşıya inmek istediğinde, esnaf dükkânları kapatıp onunla fotoğraf çektirmek için sıraya giriyordu. Camiden çıkarken, cemaat onu uğurlamak için dakikalarca bekleşiyordu. Üzerinde üniforma olsun, sivil kıyafet olsun, fark etmiyordu. Herkes onu tanıyor, herkes ona dokunmak, onunla bir an olsun beraber olmak istiyordu.
Bir gün, bir alışveriş merkezinde ailesiyle birlikte yemek yemek istedi. Daha kapıdan girer girmez, bir anda etrafları kalabalıkla çevrildi. İnsanlar telefonlarını çıkarıp fotoğraf çekiyor, çocuklar koşup boynuna sarılıyor, gençler"Mareşal'im!"diye bağırıyordu. Yemek yiyemeden, apar topar oradan ayrılmak zorunda kaldı.
Neslihan, eve döndüklerinde gülümseyerek,"Artık sokağa çıkamayacaksın,"dedi.
Nâzım, derin bir nefes aldı."Bunaldım,"dedi."Bu kadar 'sahne ışığı'nın üstümde olmasından bunaldım. Ben sadece bir askerim. Görevimi yaptım. Bu kadar ilgiyi hak etmiyorum."
Neslihan, elini tuttu."Halk seni seviyor. Bu, senin ne kadar değerli olduğunu gösteriyor. Ama biliyorum, zor. İstersen bir süre evden çıkmayalım. Sakinleşene kadar."
başını salladı Nâzım. Ne var ki evde durmak da kolay değildi. Pencereden dışarı baktığında, sokağın köşesinde bekleyenleri görüyor, ara sıra"Mareşal!"sesleri duyuyordu. Bazen gece yarısı, evin önünde toplanıp marşlar söyleyen gruplar oluyordu.
Ekim 2038, Ankara'ya zaferin coşkusunu getirmişti. Nâzım, sınır ötesindeki büyük taarruzdan dönmüş, halk onu kahraman ilan etmişti. Henüz resmî olarak mareşal değildi ama milletin gönlünde çoktan o mertebeye yükselmişti. Sokaklar onu görmek için bekleyenlerle doluyor, evinin önü gün boyu ana baba gününe dönüyordu.
Elif, bu coşkuyu paylaşıyor ama bir o kadar da zorlanıyordu. Nâzım'la görüşmek istediğinde, artık eskisi gibi rahatça gidemiyordu. Ne zaman gündüz vakti gitmeyekalksa, evin ön
Yorumlar
- Nazlı Kara: Orda hiç kimse askerin yanına gelmemeliydi hâlâ tehlike var
- Yasin Kaan Bulut: Bütün cesaretin burada bir araya geldiği an bu yazıydı
- Poyraz Pekün: Geç bile kaldın o dükkanlardan geç çıkmalısın hissediyorum seni
- Tolga Korkut: zaferin coşkusunu çok canlı bir şekilde bizlere aktarıyor
- Ahucannn: destan yazıldığını hissettiğim yeri anlatıyorsun beni büyülüyorsun
- Eda Özdemir: Çok merak ediyorum ilerleyen bölümlerde ne olacak @yemrecicek07
- ALİ BİLGİN: o manzarayı gördüğünde insanın içi acır yazık gerçekten
- Melis K.: bu buluşma korkmadan savaşa giden bir liderin görüntüsüydü