BÖLÜM I: İSİM VE SESSİZLİK (0-6 Yaş)
Külün altında gizlenen ilk kıvılcım, daha o günlerde sessizçe nefes alıyordu.
Rüya ile Açılış
17 Kasım 2013, Saat 03:00 — Ankara, Çankaya
Nâzım rüyasında uzun bir koridorda yürüyordu.
Koridor mermerdi; öyle beyazdı ki gözleri kamaşıyordu. Tavan yüksekti, ayak sesleri duvarlarda yankılanıyor, sesler boşluğun içine çizgiler bırakıyordu. Oysa ayaklarına bakıyordu: çıplaktı. Üzerinde bir şey yoktu — belki vardı, emin olamıyordu. Yürüdü, yürüdü; koridorun sonu sanki kendi kendine bitmeyecekmiş gibi uzadı. Her adımda ayak sesleri biraz daha yükseliyor, biraz daha derinleşiyor, sonra aniden boğulup kayboluyordu. O ses, ona bir şey hatırlatıyordu; çok eski, çok derinlerde kalmış bir şey. Ne var ki ne olduğunu çıkaramıyordu.
Koridorun sonunda bir kapı vardı. Ama kapı açılmadan önce bir ses duydu. Kadın sesiydi; uzaktan geliyordu, çok uzaktan, bir kuyunun dibinden ya da bir dağın zirvesinden. Ses, tek bir kelime söylüyordu, üç heceydi:
"Na-zım."
Nâzım döndü. Arkasında kimse yoktu. Bu kezse, koridorun ortasında bir ışık belirmişti; ışıktan bir silüet yükseliyordu. Bir kadın silüeti. Gençti, solgundu, ter içindeydi. Gözleri ona bakıyordu; dudakları kıpırdadı — yine o ses, o üç hece:
"Na-zım."
Ona doğru yürümek istedi Nâzım. Ama ayakları gitmiyordu; mermer zemine yapışmış gibiydi. Kadın elini kaldırdı, vedalaşıyor gibi. Sonra ışık söndü; silüet kayboldu, koridor karardı.
---
Nâzım, ter içinde uyandı.
Yatağında doğruldu; kalbi hızlı hızlı atıyordu. Nefes nefese kaldı. Oda karanlıktı; pencereden incecik bir ay ışığı sızıyor, perdenin aralığından dar bir şerit halinde süzülüyordu. Saate baktı; komodinin üzerindeki dijital saat 03:00'ı gösteriyordu.
Kısa bir süre için odada yalnız olmadığını hissetti. Köşede birinin durduğunu, ona baktığını sandı. Bu kez dönüp bakmadı. Çünkü baksa göreceğini biliyordu: hiçbir şey. Yine de hissettiği o varlık bir süre daha orada kaldı, sonra sessizce kayboldu.
Rüyayı hatırlamaya çalıştı: mermer koridor, ayak sesleri, kadın sesi, üç hece — "Na-zım." Annesiydi. Annesini hiç görmemişti; elinde bir fotoğrafı bile yoktu. Ama rüyada gördüğü yüzün annesi olduğunu biliyordu; öyle bilirdi işte. Nedensiz, sorgusuz.
Tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Tavan bembeyazdı; sanki rüyadaki mermerin bir yansımasıydı. Gözlerini kapadı ama uyku gelmedi. Saatlerce öyle yattı; rüyayı düşündü, annesini düşündü, üç heceyi düşündü.
Sabah olduğunda gözlerinin altı morarmıştı. Kimse fark etmedi. Kimse ona "İyi misin?" diye sormadı. Anlatmadı; anlatmayı bilmiyordu.
---
O gece, 17 Kasım 1995'te başlayan bir hikâyenin on sekiz yıl sonraki yankısıydı bu.
---
1.1. Üç Hece ve Gri Takım Elbiseli Adamlar
17 Kasım 1995, Gece Yarısı — Kars
Kars'ın sınır köylerinden birinde gece yarısını geçmişti.
Köy, dağların arasında sıkışmış, elli hanelik bir yerdi. Elektrikler sık sık kesilirdi; yollar yok denecek kadar azdı; en yakın sağlık ocağı kırk kilometre uzaktaydı. Kış burada erken gelirdi; kasımda kar yağar, yollar kapanır, köy aylarca dış dünyayla bağlantısını keserdi.
Yine de o gece kar daha yağmamıştı. Yalnızca soğuk vardı; iliklere işleyen bir soğuk. Rüzgâr yoktu, ağaçlar kıpırdamıyor, köpekler havlamıyordu. Sanki her şey, olacakları bekliyor gibiydi.
Köyün en kenarındaki evde bir kadın doğum sancılarıyla kıvranıyordu.
Adı Fatma'ydı; yirmi yaşındaydı — hâlâ çocuk sayılırdı. Kocası sekiz ay önce şehit düşmüştü. Haber köye ulaştığında Fatma üç aylık hamileydi. Ona söylemişlerdi; ağlamamış, bağırmamış, sadece bir gün boyunca susmuş, sonra kalkıp işine devam etmişti. Şimdi doğum yapıyordu.
Evde yalnızca kaynanası vardı: altmışını devirmiş, elleri nasırlı bir kadın. O da ne yapacağını söyleyemedi. Köyde ebe yoktu, sağlık ocağı yoktu, telefon yoktu. Beklediler. Çaresizce.
Ama bu gece, bir şey farklıydı.
Saat 01:00 sularında gökyüzünde bir helikopter sesi duyuldu. Önce uzaktı, sonra yaklaştı; köyün üzerinde daireler çizmeye başladı. Projektörleri açtı, karanlığı yırtıp köyü aydınlattı. Sonra, girişteki düzlüğe indi.
İçinden askerler indi: bir astsubay, iki er, bir sedye. Köye girdiler, Fatma'nın evini buldular. On dakika içinde Fatma sedyeye konmuş, helikoptere taşınıyordu. Kaynanası arkalarından bakakaldı; elinde tespih, dudaklarında dualar.
Helikopter havalandı; karanlığın içinde kayboldu.
---
Hastane, 03:30
Hastane, Kars merkezindeydi. Üç katlı, betonarme, savaş yıllarından kalma bir binaydı. Koridorları uzundu; mermer döşeliydi; badanalı duvarlar, tavandan sarkan floresanların vızıltısıyla aydınlanıyordu. Ayak sesleri orada da yankılanıyor, her adımda biraz daha yükseliyor, biraz daha derinleşiyordu.
Fatma sedyede yatıyordu; gözleri açıktı, tavana bakıyordu. Sancılar aralıklarla geliyordu; her gelişinde ellerini yumruk yapıyor, dişlerini sıkıyor, ses çıkarmıyordu. Yanında genç bir hemşire vardı; üniformasının üzerinde kan lekeleri, elleri titriyordu.
"Doğum salonu dolu," dedi hemşire, nöbetçi doktora. "Üç saat beklememiz lazım."
Doktor kır saçlı, yorgun bir adamdı. Gözlüğünün üzerinden sedyeye baktı, sonra hemşireye: "Bekleyemez. Açın ikinciyi."
İkinci doğum salonu aslında depoydu; gelgelelim içinde yatak vardı, aletler vardı, temizdi. Hemşireler koşuşturdu; Fatma'yı içeri aldılar, hazırlıklara başladılar.
Fatma doğum masasındayken gözleri hep açıktı. Tavanı görüyordu: beyaz, çatlaklı, nem lekeli. Sonra doktorun yüzünü gördü; eğilmiş, ona bakıyordu. "İteceksin," dedi doktor. "Bana bak, beni dinle, iteceksin."
İtti Fatma. Sesi çıkmıyordu; dişlerini sıkmış, alnı ter içindeydi. İtti, itti, itti.
Sonra bir ağlama sesi duyuldu.
Bebek kıpkırmızı, tertemiz doğdu; ağlıyordu. Hemşire onu havaya kaldırdı, gösterdi: "Oğlun," dedi. "Oğlun oldu."
Fatma'nın gözleri bebeğe çevrildi. Bir an için yüzü aydınlandı. Dudakları kıpırdadı; üç hece:
"Na-zım."
Hemşire bebeği yıkadı, kuruladı, bir battaniyeye sardı. Sonra Fatma'nın kucağına koydu. Fatma ona baktı; durmadan. Gözlerinin içine baktı. Elini kaldırdı, yanağına dokundu — çok hafif.
"Na-zım,"dedi bir kez daha.
Sonra gözleri kapandı.
Hemşire bir an ne olduğunu anlayamadı. Fatma'nın göğsü inip kalkmıyordu. Nabzını kontrol etti: yoktu. Telaşla doktora seslendi; doktor koşarak geldi, müdahale etmeye çalıştı. Ama çok geçti.
Fatma, oğluna ismini vermiş, sonra göçüp gitmişti.
Üç saatlik bir ömür.
---
Üç gün sonra, 20 Kasım 1995 — Hastane odası.
Bebek küçük bir kuvözdeydi. Camın arkasında minicik, kıpırdamadan yatıyordu. Bileğinde plastik bir numara vardı: 1995-7. İsimsiz. Ailesiz. Yalnızca bir numara.
Hemşire sabah kontrolünde onu besledi, altını değiştirdi, sonra tekrar kuvöze koydu. Bebek ağlamıyordu; ses çıkarmıyordu. Sadece gözleri açıktı, tavana bakıyordu. Belki bir şey görüyordu, belki hiçbir şey.
Saat 10:00'da hastane koridorunda ayak sesleri yankılandı.
Üç adam geliyordu. Üzerlerinde gri takım elbiseler vardı; kravatları düğümlü, ayakkabıları boyalıydı. Ellerinde dosyalar, resmi zarflar vardı. Yüzleri ifadesiz, gözleri soğuktu.
Hemşire onları görünce irkildi. Devlet bakanlığına bağlı bir kurumdan geldikleri belliydi. Yılda birkaç kez geliyorlardı; hep böyle gri takımlı, hep böyle sessiz, hep böyle resmî.
"1995-7," dedi öndeki adam. Soru değildi; tespitti.
Hemşire başıyla onayladı: "Kuvözde."
Adamlar kuvöze yürüdüler. Bebeğe baktılar. Öndeki adam elindeki dosyayı açtı, bir şeyler okudu, sonra kapattı: "Hazırlayın."
Hemşire bebeği kuvözden aldı, bir battaniyeye sardı, adamlara uzattı. Adam bebeği kucağına aldı, bir an yüzüne baktı, sonra dosyanın arasından çıkardığı bir etiketi bebeğin battaniyesine iliştirdi. Etikette yazıyordu: PDY-1995-7.
"Adı ne?"diye sordu ikinci adam.
"Hemşire," dedi sessizce, "Annesi 'Nâzım' demiş. Ölmeden önce. Üç hece söylemiş."
Adam not aldı: "Nâzım. PDY-1995-7, Nâzım."
Bebeği alıp gittiler. Koridorda ayak sesleri yankılandı; her adımda biraz daha uzaklaştı, sonra kesildi. Kapı kapandı. Sessizlik çöktü.
Hemşire old