Keşfet

BÖLÜM II: KELİMELER VE RENKLER (6-11 Yaş — İlkokul)

Zümrüdüanka

Zümrüdüanka’nın ilk tüyleri, kelimelerin ve renklerin arasından usul usul belirdi; suskunluk, içten içe ısınan bir ateşe dönüşüyordu.

2.1. Yasaklı Kelimeler ve İkili Dil

Eylül 2001 — İlkokul Birinci Sınıf

Okulun ilk günüydü.

Münevver, Nâzım’ın küçük elini sıkıca tutmuş, onu okulun geniş, toprak kokan bahçesine getirmişti. Bahçe cıvıldıyordu; birkaç çocuk annelerinin eteklerine yapışmış, ağlıyor, bırakmıyordu; bazıları koşuyor, bağırıyor, oyunun ritmine kapılmıştı. Öte yandan, birkaç çocuk da bir köşede sessizce duruyor, etrafı izliyordu; her sesin rengini ölçer gibi bakıyorlardı.

Nâzım, sessizce duranlardandı.

Münevver, onu sınıfına kadar götürdü. Öğretmen gençti; yirmi beşlerinde, uzun saçlı, güler yüzlü bir kadındı. Kapıda onları karşıladı, hafifçe eğildi ve Nâzım’ın gözlerine uzunca baktı. Adı Zeynep’ti.

"Hoş geldin,"dedi."Adın ne senin?"

Zeynep’in yüzüne bakınca Nâzım, gözlerinin rengini ayırt edemedi; ela mıydı, yeşil mi? Anlamadı. Sadece bir an durdu, sonra kendi kendine, “Nâzım,” dedi.

Zeynep Öğretmen gülümsedi; elinde sıcak, basit bir tebessüm vardı. “Ne güzel bir isim. Hoş geldin, Nâzım,” dedi.

Münevver birkaç söz söyledi, sonra geriye çekilip çıktı. Arkasından bakmadı Nâzım; aslında bakmayı gereksiz buldu, kendine bile açıklamadı nedenini.

Sınıfa girdiğinde sırlar, tahta ve pencere çerçevelerinin tanıdık silüeti vardı. Diğer çocuklar oturmuş, birbirleriyle konuşuyor, gülüşüyor, arada itişiyorlardı. Nâzım boş bir sıra buldu, oturdu; ellerini kucağında birleştirdi ve önündeki boşluğa, göze görünmeyen bir duvara baktı.

Yanına bir kız geldi. “Bu sıra boş mu?” dedi. Nâzım başını kaldırdı, baktı; kızın saçında kelebek biçiminde sarı bir toka vardı, gözleri kahverengi, yanakları pembeydi. Gülümsemesi hafifti, davetkâr.

"Boş,"dedi Nâzım.

Kız oturdu."Ben Elif,"dedi."Sen?"

"Nâzım."

"Kaç yaşındasın?"

"Altı."

"Ben de altı. Aynı yaştayız."

Elif çantasını açtı, defterlerini sıraya düzenli bir biçimde dizdi; sonra döndü ve Nâzım’a baktı. “Sen neden konuşmuyorsun?” diye sordu.

Nâzım düşündü. Konuşuyor muydu gerçek anlamda? İçinden evet dercesine bir hareket geçti. “Konuşuyorum,” dedi, sesi sessiz ama netti.

Elif güldü, o gülüşte merak vardı. “Öyle değil. Yani, niye sessizsin? Başkalarıyla konuşmuyorsun,” dedi, biraz şaşkın, biraz da şefkatli.

Nâzım cevap vermedi; çünkü cevabı gerçekten bilmiyordu. Cevap yoktu, ya da cevap bir boşluk içinde saklıydı.

---

İlk haftalarda Zeynep Öğretmen’in dikkatini çekti bu çocuk. Sessizliği, diğerlerinden aşırı farklıydı.

Sınıfta en sessiziydi; parmak kaldırmazdı ama kaldırdığında doğru cevabı verirdi. Arkadaşlarıyla oyunlara karışmaz, teneffüslerde kenarda oturur, öylece önüne bakardı. Ne gülüyor ne ağlıyor ne de öfkeyle çarpıp kapıyı çalıyordu; neredeyse duyguları yok gibiydi.

Bir gün resim dersinde öğretmen, “Ailenizi çizin,” dedi. Çocuklar anneler, babalar, kardeşler çizdiler; Nâzım ise bir ev çizdi, bir ağaç, bir de güneş. İnsan yoktu kağıdında.

Zeynep yanına yaklaştı. “Neden aileni çizmedin?” diye sordu, sesi nazikti ama merakı derindi.

Nâzım bir an durdu; sonra, başı hafifçe eğildi, “Bilmiyorum,” dedi. Sade, gerçek bir itiraf gibi.

Zeynep ısrar etmedi; bunun üzerine bir not düştü aklına, adresli ve dikkatli. Söylenilecekleri biriktirdi.

---

Kasım 2001 — Veli Toplantısı

Veli toplantısı akşamüstüne rastlamıştı. Münevver başörtülü, eski paltosunun düğmelerini kapamış, sınıfta diğer velilerle birlikte oturdu; bakışları kendine dönüktü, kimseyle konuşmadı.

Zeynep tek tek velilerle konuştu; herkes çocuğunun durumunu dinliyor, sorular soruyordu. Sıra Münevver’e geldiğinde Zeynep derin bir nefes aldı.

“Nâzım çok sessiz bir çocuk,” dedi Zeynep. “Dersleri iyi, zekâsı yerinde. Ama… duygusal olarak bir şey eksik gibi. Ağlamıyor, bağırmıyor, istemiyor. Çocukluk biraz istemek, biraz da haykırmak değil midir?”

Münevver’in yüzü değişmedi; ifadesi sakindi, başını öne eğdi, ellerini kucağında birleştirdi.

“Biz onu şükürle büyüttük,” dedi. “Şükür, iyi bir şeydir.” Sözünde hem bir savunma hem de kesin bir inanç vardı.

Zeynep anlamaya çalıştı; “Şükür iyi de,” dedi, “biraz da istemek gerekir. Biraz merak… O hiç merak etmiyor gibi. Hiç soru sormuyor.”

Münevver başını kaldırdı; gözlerinde bir savunma, bir direnç vardı. “Biz ona iyiliği öğrettik. Hizmeti öğrettik. Gerisi teferruat,” dedi kısa ve kesin.

Zeynep sustu; anladı ki bu evde çocuk yetiştirme anlayışı farklıydı. Daha fazla uzatmadı. Ama o akşam eve dönerken uzunca düşündü: “Titreşim yok,” diye geçirdi içinden. “Bu çocukta titreşim yok.”

---

2.2. Elif'in Kırmızı Kalemi

2003, Sekiz Yaş

Üçüncü sınıftaydı artık; sıra arkadaşı yine Elif’ti. İki yıldır aynı sırayı paylaşıyorlardı. Elif konuşkandı, neşeliydi; her gün saçında bir başka toka; bazen kelebek, bazen çiçek, bazen kurdele. Nâzım bunu fark ediyordu; fark etmemek imkânsızdı.

Bir gün Elif kelebekli tokasını takmıştı: Sarı kanatlı, mavi benekli bir kelebek. Nâzım tokaya baktı; bakışları bir an orada takıldı, içinde çok ince, neredeyse duyulmayacak bir hareket hissetti.

Ne olduğunu söyleyemedi; ama o gün kelebeğe daha fazla baktığını fark etti. Diğer tokalara bakmıyordu; sadece kelebeğe takılıyordu gözü.

---

Bir teneffüste Elif yanına geldi; elinde kırmızı uçlu bir kalem vardı, ucunda silgisi bulunan.

"Al,"dedi,"benim fazlam var."

Kalemi aldı Nâzım; kırmızıydı, parlaktı; elinde hafifçe yuvarlandı, tuhaf bir hafiflik verdi sanki.

"Teşekkür ederim,"dedi.

Elif gülümsedi, sonra koşup uzaklaştı. Kelebekli toka güneşte parladı, bir an göz kamaştırdı.

Nâzım kalemi cebine koydu; ders boyunca aklı derste değildi. Kırmızı kalem cebinde, varlığıyla hafif bir sıcaklık yayıyordu gibi geldi; o sıcaklığı “hissetmiyordu,” sadece biliyordu.

---

Eve gidince kalemi çıkardı, çekmecesine koydu; sessiz bir ritüel gibi kapadı çekmeceyi.

O gece yatmadan önce çekmeceyi açtı. Kalem oradaydı; baktı, sonra kapadı.

Ertesi gece yine açtı; yine baktı; yine kapadı. Her gece aynı.

Artık bu alışkanlık bir ritüele dönüşmüştü: Yatmadan önce çekmeceyi açmak, kaleme bakmak, kapatmak. Neden yaptığını bilmiyordu; sadece, çekmeceyi açtığında içinde bir şeyin kıpırdadığını hissediyordu. O kadar.

---

2.3. Farkındalık:"Normal Olmadığımın Farkına Varıyorum"

2004, Dokuz Yaş

Dördüncü sınıfta bir gün teneffüste çocuklar saklambaç oynuyordu; Nâzım bir köşede oturmuş, izliyordu. Oyun sesleri arasında kendini dışarıda hissediyordu.

Elif yanına geldi. “Gel oynayalım,” dedi, sesinde ısrar ve şefkat vardı.

Nâzım,"İstemiyorum,"dedi.

Elif yanına oturdu. “Neden hiç oynamıyorsun? Neden hep böyle yalnız duruyorsun?” diye sordu, bakışları merak ve endişeyle doluydu.

düşündü Nâzım. Cevabı yoktu.

Biraz daha sonra Elif devam etti: “Dün Ebru ağladı. Annesi hastaymış; Sen hiç ağlamıyorsun. Hiç üzülmüyor musun?” sesinde gerçek bir şaşkınlık vardı.

Nâzım bu soruyu daha önce de duymuştu; bu kez farklıydı: İçine baktı bir an, üzüntü diye bir şey var mıydı onda? Yoktu; sadece derin, soğuk bir boşluk vardı.

"Bilmiyorum,"dedi.

Elif gözlerinin içine baktı. “Çok tuhafsın, Nâzım. Ama iyi bir tuhafsın,” dedi, içtenlikle.

Kalktı, gitti.

O anda Nâzım olduğu yerde dondu kaldı. İlk kez, net bir şey fark etti: Diğer çocuklara benzemiyordu. Onlar ağlıyor, gülüyor, kızıyor, sevinirken o tek başına duruyordu; içinde uçsuz bucaksız bir boşluk vardı ve o boşluk hiçbir zaman dolmuyordu.

Bu normal miydi? İçinden yanıt gelmedi. Fakat o an, bunun normal olmadığını anladı; bir şeylerin eşikinde duruyordu.

---

O akşam odasında aynaya baktı; gözlerinin içine uzunca baktı. Ne görüyordu? Boşluk, sadece boşluk.

“Ben neden böyleyim?” diye fısıldadı. Cevap yoktu; sadece aynanın içinde kendine yabancı bir suret vardı.

Çekmeceyi açtı; kırmızı kalem oradaydı. Aldı, elinde tuttu; Elif’in yüzü geldi aklına: Kelebekli toka, gülüşü. İçinde o hafif kıpırtı yine belirdi; bu kez biraz daha güçlüydü.

Belki bu bir