BÖLÜM III: ELA GÖZLER VE BOŞLUK (11-17 Yaş — Ortaokul ve Lise)
Külün içindeki ateş henüz görünmüyordu; fakat Zümrüdüanka’nın kanatları karanlığın altında büyümeye devam ediyordu. Sözcük bir imgede umut saklıyordu.
3.1. Ela Gözler
Eylül 2006 — Lise Birinci Sınıf
Lise başlamıştı; sınıflar karıştırılmıştı. Yeni sınıfına girdiğinde sıraların yarısı doluydu. Gözleri boş bir sıra aradı; pencerenin yanında iki kişilik bir sıra vardı, bir tarafı boştu. Yürüdü, oturdu.
Birkaç dakika sonra bir kız geldi; elinde çantası, yüzünde hafif bir gülümseme. Saçları omuzlarına dökülüyor, ela gözleri Nâzım’a bakıyordu. Sırayı gösterdi.
"Boş mu?"
başını hafifçe salladı Nâzım.
Kız oturdu; çantasını açtı, defterini çıkardı, kalemlerini dizdi. Sonra döndü ve Nâzım’a baktı; bakışı hem sakin hem meraklıydı.
"Adın ne senin?"diye sordu.
"Nâzım."
Kız gülümsedi; gülünce ön dişleri arasında küçük bir boşluk belirdi. Hoş bir boşluktu; gülüşe narin bir perde gibi ilişmiş.
"Ben Neslihan,"dedi."Güzel ad."
Nâzım bir şey demedi. İçinde, o tanıdık hafif kıpırtıyı hissetti; Elif’in kelebekli tokasını gördüğü zamanki gibiydi ama daha yoğun, biraz daha sıcak.
Neslihan defterini açtı, bir şeyler karalamaya başladı; sonra bir sayfa çevirdi, ortası sarı, etrafı turuncu bir güneş çizdi. Resmi yırttı ve Nâzım’ın defterine koydu.
“Sıkıldım,” dedi. “Öğretmen çok sıkıcı,” diye ekledi, sesi uslu bir şikâyet gibi.
Resme baktı Nâzım. Sarı, turuncu… renkler; sıcak renkler. Güneş. İçinde bir şey kıpırdadı ama sıcaklığı hissetmiyordu; sıcaklığı bilmekle, ona değebilmek farklıydı.
---
O gece odasında otururken güneş resmini çıkardı, önüne koydu; uzun süre baktı. Renklerin sıcak olduğunu biliyordu; “sevgi” sözcüğünün anlamını da biliyordu ama içte bir karşılığı yoktu; sadece kelime, yaprak gibi duruyordu.
Düşündü: Renkler vardı, kelimeler vardı; ama hepsi bir perdenin arkasındaydı. Görüyor, duyuyor, anlıyor ama dokunamıyor, hissetmiyordu.
Neslihan’ın yüzü geldi aklına; ela gözler, gülünce aralanan o diş boşluğu. İçinde o tanıdık kıpırtı bir kez daha belirdi; adı olmayan bir şeydi.
Resmi katladı, kitabının arasına koydu; orası, belki bir gün açacağının umuduyla saklanan bir yanılsama gibiydi.
---
3.2. ÜçYıl
Üç yıl boyunca aynı sırayı paylaştılar. Her sabah okula giderken Neslihan’ı görecek olmanın kendisinde bir şey uyandırdığını fark etti; heyecan mıydı, mutluluk mu? Ucunu yakalayamıyordu sorunun; sadece bakışları bir an onda kalıyor, sonra kaçırıyordu.
Neslihan ara sıra şiir getiriyordu; defterine yazdığı dizeleri. Nâzım okuyor, “Güzel,” diyordu. Neslihan “Neresi güzel?” diye sorduğunda Nâzım kelimeleri, dizeleri işaret ediyordu: “Şu dize, şu benzetme.” Ama şiirin içindeki duyguyu duymuyordu; kelimeler vardı, anlamları vardı, ama içte yankılanmıyordu.
Neslihan buna alışmıştı; onun farklı olduğunu biliyordu. Yine de yanında olmayı seviyordu; çünkü Nâzım gerçekten dinliyordu. Belki hissetmiyordu ama dinlemek de bir tür bağdı.
---
3.3. Bir Damla Yaş
2009, On Dört Yaş
Bir gün Neslihan sırada oturmuş, önüne bakıyordu; gözleri kıpkırmızı, şişmişti. Ağlamıştı; izleri henüz taze.
Nâzım fark etti ve sordu: “Ne oldu?”
Neslihan başını kaldırdı, ona baktı; dudakları titriyordu. "Annem hasta," dedi. "Kanser. Çok kötüymüş."
Bir an durdu Nâzım; Ne diyeceğini bilemedi. İçinde hiçbir şey yoktu; yine de bir şey söylemesi gerektiğini biliyordu.
"Geçer,"dedi.
Neslihan uzunca gözlerinin içine baktı. "Hiç mi üzülmezsin sen?" diye sordu.
Nâzım sustu, düşündü. Gerçekten üzülüyor muydu? Üzülmenin ne demek olduğunu biliyor muydu? Bilmiyordu.
"Bilmiyorum,"dedi.
Bu, en dürüst cevaptı.
Neslihan bir süre daha baktı, sonra başını çevirdi, pencereye döndü. Konuşmadılar.
O gün Nâzım, içindeki boşluğu ilk kez böyle net fark etti. Kelimeleri tanıyor, kullanabiliyordu ama hiçbir sözcük o boşluğa değmiyordu. Renkleri görüyordu; sıcaklığı değil. Neslihan'ın gözyaşlarını izliyordu; üzüntüyü değil. Sadece bir bilgi: Neslihan üzgün.
---
Bir başka gün, teneffüste, Neslihan yanına geldi, elini tuttu.
"Nâzım," dedi, "sen çok garip bir çocuksun."
anlamadı Nâzım."Neden?"
"Çünkü hiçbir şey hissetmiyorsun gibi. Sanki buz gibisin. Ama bazen, gözlerine bakınca içinde bir şeyler görüyorum. Çok derinde. Ama ulaşamıyorum."
Nâzım sustu; Neslihan haklıydı. Peki ne yapabilirdi ki? Kendini değiştiremezdi. İçindeki boşluk, onun da bir parçası olmuştu; rengi, sesi gibi.
---
3.4. Bekleyiş ve Sessizlik
2010-2011, On Beş-On Altı Yaş
Lise yılları rutin içinde akıp gidiyordu: dersler, sınavlar, teneffüsler. Neslihan hâlâ yanındaydı, hâlâ şiirler getiriyor, hâlâ konuşuyor, hâlâ gülüyordu. Yine de eskisi gibi değil artık. Bir şeylerin kırıldığını, inceldiğini hissediyordu.
Bir gün, okul çıkışında, Neslihan kolundan tuttu.
"Nâzım, ben bir şey söyleyeceğim."
Nâzım, durdu, bekledi.
Gözlerine baktı, durmadan. "Ben... seni seviyorum," dedi.
Nâzım dondu kaldı; Kelimeyi biliyordu, anlamını da. Yine de içinde hiçbir titreşim yoktu; sadece tek başına bir bilgi: Neslihan beni seviyormuş.
Neslihan cevap bekliyordu; bakışları umutla doluydu.
Nâzım ne diyeceğini bilemedi. Sonunda, "Ben de... seni seviyorum," dedi.
Ama sesinde o tanıdık düzlük vardı; titreşim yoktu.
Neslihan anladı. Gözleri doldu. "Öyle değil," dedi. "Öyle değil işte."
Koşarak uzaklaştı.
Arkasından baktı Nâzım. İçinde yine bir şey hissetmedi; ama kısacık göğsünde hafif bir sıkışma oldu. Çok hafif; Belki üzüntüydü. Ama kelimeyi bulamadı.
---
Neslihan bir süre ondan uzak durdu: sıra değiştirdi, konuşmadı, yanına gelmedi. Nâzım yalnız kaldı. Yalnızlık ona yabancı değildi zaten; hep yalnızdı. Sadece Neslihan'ın varlığı yalnızlığını unutturuyordu. Şimdi o da yoktu; Yalnızlık daha da derinleşti.
Geceler uykusuz geçmeye başladı; Saatlerce tavana bakıyordu. Zihninde görüntüler dolaşıyordu: mermer koridorlar, gri takım elbiseli adamlar, Ekrem'in sert bakışları, Münevver'in sessizliği, Elif'in kelebekli tokası, kırmızı kalem, Neslihan'ın ela gözleri, güneş resmi.
Hepsi bir film şeridi gibiydi. Ama hiçbir görüntü içinde bir şey uyandırmıyordu.
---
3.5. 12. Sınıf ve Rüya
Eylül 2012 — Lise Son Sınıf
Son sınıf başlamıştı; Dersler, sınavlar, hedefler. Ekrem'in hedefi belliydi: mühendislik; iyi bir üniversite, iyi bir fakülte. Nâzım da o rotaya uygun davranıyor, ders çalışıyor, notlar alıyor, sınavlara giriyordu. yine de içinde hiçbir şey yoktu. Sadece bir rota, sadece bir görev.
Neslihan ara sıra yanına geliyordu; konuştular, arkadaş kaldılar. Aralarında şimdi bir mesafe vardı; O eski sıcaklık yoktu. Nâzım bunu hissetmiyordu; sadece biliyordu.
---
17 Kasım 2012, Saat 03:00 — Ankara, Çankaya
Nâzım rüyasında yine o koridordaydı.
Uzun, mermer, bembeyaz... Ayak sesleri yankılanıyordu. Ama bu kez farklıydı: Üzerinde üniforma vardı. Gri değil, yeşil—asker üniforması. Omuzlarında apoletler, göğsünde bir arma. Armanın ayrıntısını seçemiyordu.
Yürüdü, yürüdü. Koridorun bitmediğini kendine açıklamadı; adımların ritmi giderek değişiyordu, ses biraz daha yükseliyor, biraz daha derinleşiyordu.
Sonunda bir kapı belirdi; ağır, demir, paslıydı. İterek açtı.
İçeride toprak vardı: kırmızı, nemli, yeni kazılmış. Koku burnuna doldu—ağır, ıslak, keskin. Toprağın içinde dizilmiş künyeler vardı. Asker künyeleri: metal, paslanmış, üzerinde isimler, numaralar, kan grupları.
Nâzım eğildi ve ilk künyeyi aldı. Üzerinde yazıyordu:
Nâzım
DOĞUM: 1995
ÖLÜM: ------
Ölüm tarihi boştu.
O anda bir ses duydu. Kadın sesi, uzaktan—çok uzaktan.
"Na-zım."
Döndü; Arkasında kimse yoktu. Koridorun sonunda bir ışık belirdi; beyaz, nurlu bir ışık. Işığın içinden bir silüet çıktı: genç bir kadın, solgundu, gülümsüyordu.
Annesi.
El sallıyordu.
Işığa doğru yürümek istedi Nâzım; Ayakları gitmedi. Toprağa saplanmış gibiydi. Künyeyi elinde sıkıyordu; metal avucuna batıyordu.
"Anne!" diye bağırmak istedi; sesi çıkmadı.
Kadın gülümsüyor, el sallıyordu; sonra yavaşça kayboldu. Işık söndü;