BÖLÜM V: MAKİNE (2014-2024)
Zümrüdüanka burada ateşin sertliğini öğrendi; her görev onu biraz daha dayanıklı, biraz daha insan kıldı.
5.1. Hakkâri
Eylül 2014 — Hakkâri
Otobüs Hakkâri’ye vardığında hava kararmak üzereydi.
Nâzım camdan dışarı baktı: her yerde dağlar. Kocaman, kararan, üzerinde çöken dağlar. Gökyüzüyle dağların arasında ince bir ışık çizgisi kalmış, o da yavaşça sönerken şehir eteğe sıkışmış, yorgun, solgun ışıklarla titriyordu.
Otogar küçüktü, bakımsız; İnen az, bekleyen yoktu. Nâzım küçük bavuluyla indi; ciğerlerine çektiği ilk hava soğuk, keskin, dağ kokusuyla karışıktı. Ankara’nın havasına benzemiyordu; daha ağırdı, daha ıslaktı, daha yabancı.
İçinde bir şey hissetmedi. Sadece bir bilgi: Hakkâri’deyim.
Etrafına baktı. Birkaç taksi, şoförler camda bekliyor. Yürüdü, birine bindi.
"Karargâh,"dedi.
Şoför başıyla onayladı; taksi sokağa daldı.
Taksi şehrin arka sokaklarından geçti: yıkık dökük binalar, tabelaları yanmış dükkânlar, sokak başlarında nöbet tutan askerler. Duvarlar yazılarla kaplı; çoğu silinmiş, üstüne yeni yazılmış. Çatışmanın izleri her yerdeydi: kurşun delikleri, yanmış lastikler, yıkılmış duvarlar.
Nâzım camdan bakarken içinde bir şey yoktu; sadece görüyordu. Bilgi olarak kaydediyordu: yıkık binalar, yazılar, askerler. Duygu yoktu; Sadece gözlem.
Karargâh şehrin girişindeydi; yüksek beton duvarlar, üzerlerinde dikenli teller, nöbet kuleleri, projektörler. Taksi ana kapıda durdu; Nöbetçi yaklaştı, kimlik sordu. Nâzım cüzdanını çıkardı, gösterdi; nöbetçi selam durdu, geçmesine izin verdi.
İçeri girdi. Karargâh binası dört katlı, gri beton; pencereler küçük, demir parmaklıklı. Bahçede birkaç araç, bir bayrak direği, lojmanlar. Her şey düzenli ama kasvetliydi.
Bavuluyla yürürken duvarlardaki kurşun izlerini gördü; yeniler, eskiler, üst üste. Kimi sıvalarla kapatılmış, kimi duruyor öylece. Her biri bir hikâyeydi. oysa o hikâyeleri duymuyordu; sadece izleri görüyordu.
İçeri girdi, nöbetçiye sordu, odasını buldu.
---
Odası ikinci kattaydı. Küçüktü: bir ranza, bir masa, bir dolap, bir pencere. Duvarda Atatürk posteri, yanında silah dolabı. Pencere dağlara bakıyordu.
Bavulunu yere koydu, pencereye yürüdü. Dışarıda karanlığın içinde dağlar vardı: sessiz, büyük, tehditkâr. Bir an babası geldi aklına; bu dağlarda, belki karşıdaki tepede vurulmuştu on dokuz yıl önce. Şimdi oğlu aynı dağlara bakıyordu.
İçinde yine bir şey hissetmedi. Sadece bir bilgi: Babam burada ölmüş.
Yatağına uzandı. Tavan bembeyazdı; hastanedekine benzer. Tıpkı rüyasındaki koridor gibi; Gözlerini kapattı; rüya gelmedi. Sadece karanlık.
---
5.2. İlk Hafta
İlk hafta uyum eğitimiydi: bölgeyi tanıdı, haritaları ezberledi, personelle tanıştı. Onbaşılar, erler, uzman çavuşlar… Herkes onu süzdü.
Yeni teğmen: İstanbul’da okumuş, Ankara’da büyümüş, eli yüzü düzgün ama gözleri boş. Konuşmuyor, gülmüyor, sinirlenmiyor; Emir veriyor; yapılan yapılıyor. Fazlası yok.
İlk gün yemekhanede bir masaya oturdu. Yanında birkaç astsubay vardı; konuşuyor, gülüşüyorlardı. Nâzım sessizce yemeğini yedi. Biri sordu: "Komutanım, siz nerelisiniz?"
"Ankara," dedi Nâzım. "Ama doğma büyüme."
Bir diğeri, "Aileniz ne iş yapıyor?" diye sordu.
Nâzım bir an durdu. Aile? Hangi aile? "Yok," dedi. "Yani, ben evlatlık büyüdüm."
Sesinde bir vurgu yoktu; yemek tarifi verir gibi, düz ve soğuk.
Masada bir sessizlik oldu; konu değişti. Ama o andan itibaren, ardından fısıltılar başladı.
"Yetimhane çocuğuymuş."
"Öksüz."
"Hiçbir şey hissetmiyor."
Nâzım bu fısıltıları duyuyor muydu? Belki duyuyordu, belki duymuyordu. Umursamıyordu; insanların ne dediği onun için sadece bir bilgiydi. Tıpkı hava durumu gibi.
---
5.3. İlk Operasyon
Ekim 2014, Gece Yarısı
İstihbarat gelmişti: Bir grup terörist köye inecekti. Tim hazırlandı, silahlar kontrol edildi, araçlara binildi. Nâzım yirmi kişilik timle yola çıktı.
Geceydi; soğuk iliklere işliyordu; Ay ışığı karları maviye boyuyordu. Dağlar sessiz, büyük, üzerlerine çökmüş gibiydi. Üç saat boyunca yürüdüler, hiç konuşmadan.
Pusu yeri bir tepeydi. Aşağıda küçük bir köy; birkaç ev, bir cami. Karşıda başka tepeler, karanlık; Telsizden fısıltılar gelip sustu.
Dürbünle bakıyordu Nâzım. Karşıda bir evin önünde üç gölge; hareket ediyorlar, duruyorlar, tekrar hareket. Beklediler. Saatler geçti; soğuk kemiklere işliyordu. Yanındaki er titriyordu; Nâzım titremiyordu. Nefesi düzenliydi; gözü dürbünde.
Telsizden emir geldi:"Temas."
Çatışma başladı.
Kurşunlar vızıldadı, patlamalar oldu; bağrışmalar, koşuşturma. Nâzım silahını doğrulttu, tetiğe bastı. Bir gölge düştü; İkinci, üçüncü. Yüzleri seçemiyordu; sadece silüetler, hedefler.
Bir ara yanındaki er vuruldu; düştü, bağırdı. Nâzım eğildi, baktı: erin bacağı kanıyordu, çok kan kaybediyordu. Sargı bezi çıkardı, sardı, turnike yaptı. Sonra sırtladı, sipere taşıdı; Hiç konuşmadan; yüzünde ifade yoktu.
Er acı içinde kıvranırken sordu: "Komutanım, ölecek miyim?"
Nâzım bir an durdu. "Bilmiyorum," dedi. "Ama elimden geleni yaptım."
Sonra döndü, çatışmaya devam etti.
---
Çatışma on dakika daha sürdü. Sonra her şey sustu.
Tim komutanı, "Tamam, geri çekil," dedi.
Nâzım kalktı, yürümeye başladı. Arkadaşları birbirine bakıyordu. Biri sordu: "Teğmen, iyi misin?"
Nâzım,"İyiyim,"dedi.
Sesinde bir titreme yoktu; nefesi düzenliydi. Sanki uzun bir yürüyüşten gelmiş gibi.
---
Karargâha döndüklerinde saat sabaha karşı dörttü. Yorgundular, bitkindi. Bazıları ağlıyor, bazıları sessizce önüne bakıyordu. O hafta çatışmalar yoğundu: iki şehit, beş yaralı.
Çay ocağına gitti Nâzım; Çay söyledi, oturdu, bekledi. Çay geldi, aldı, yudumladı. Sonra ocaktaki küçük radyoya uzandı, açtı; bir türkü çalıyordu. Dinlemeye başladı.
Yanından geçen bir er onu gördü, durdu, baktı; şaşkındı. Sonra yanındakine fısıldadı:
"Bu yeni gelen manyak. Az önce çatışmadan geldi; iki kişi vuruldu, şehitler var. Adam hiçbir şey olmamış gibi çay içiyor, türkü dinliyor. Makine gibi."
Lakap böyle doğdu.
---
5.4. Makine
Ertesi gün, karargahta bu konuşuluyordu; insanlar söyleşiyordu aynı şeyi.
"Yeni teğmen manyak."
"Hiçbir şey hissetmiyor."
"Dün çatışmadan geldi, çay içti, türkü dinledi," diyorlardı; hızla yayılan bir hikâye.
"Makine gibi."
Nâzım lakabını ilk kez duşta duydu; bölmelerin ardından fısıltılar yükseldi.
"Makine gelmiş."
"Makine'ye söyle."
"Makine yapar."
Yüzüne karşı "Komutan" diyorlardı; ama arkasından farklı sesler, farklı sözler yükseliyordu.
Umursadı mı? Hayır. Umursamayı eli tutmuyordu; isimler, kelimelerdi sadece. Sanki renkler gibi: bilgi veriyorlardı ama sıcaklık, his vermiyorlardı. Ta ki içindeki çok hafif bir kıpırtıya dek; o kadar inceydi ki neredeyse yok. "Makine." Bu kelime ona bir şey ifade ediyor muydu? Belki doğruydu. Belki gerçekten bir makineydi: duygusuz, sadece görev yapan.
O akşam odasında aynaya baktı; Gözlerinin içine baktı durmadan. Ne gördü? Boşluk. Ama o boşluğun içinde bir şey daha vardı; çok derinlerde, ulaşılması zor bir kıvılcım. Bir ışık mı, bir ses mi, bir anı mı? Neslihan’ın ela bakışları gelmişti aklına; güneş resmi, kırmızı kalem... Sonra kayboldu. Yine boşluk.
"Makine," diye fısıldadı. "Ben bir makine miyim?"
Cevap yoktu.
---
5.5. İlk Kar
Kasım geldi, kar yağdı.
Hakkâri beyaza büründü. Dağlar, evler, yollar, her yer bembeyaz. Gökyüzü masmavi, güneş karları parlatıyordu. Yine de soğuk daha da derinleşti.
Pencereden dışarı baktı Nâzım; Renkler vardı: beyaz, mavi, sarı. Ama hiçbirinde sıcaklık yoktu. Camın ardında soğuk; içindeyse aynı soğuk.
Bir gün devriyede bir köye uğradılar. Küçük bir çocuk elinde kırmızı bir topla oynuyordu: topu fırlatıyor, tutuyor, gülüyordu. Kırmızı canlıydı; çocuğun yüzü mutluluktan parlıyordu.
Nâzım bir an durdu, çocuğu izledi. İçinde bir kıpırtı hissetti; o tanıdık, hafif kıpırtı. Bu kez nereye koyacağını bilemedi. Mutluluk muydu bu? Çocuğun mutluluğunu görmek insanı mutlu etmez miydi? Etmiyordu. Sadece bir