BÖLÜM VIII: AİDİYET (2025-2026)
Zümrüdüanka artık tek başına yükselmiyordu; sevgi ona ikinci bir kanat, dönülecek bir yuva vermişti.
8.1. Kız İsteme
Kasım 2025, Ankara
İtirafın üzerinden bir ay geçmişti. Bir ay boyunca her gün birlikteydiler; her gece aynı yastığa baş koymamış olabilirlerdi—aynı evde değil belki—ama kalplerinde, düşüncelerinde, dualarında birleşmişlerdi. Nâzım her sabah ürpererek ama mutlulukla uyanıp Neslihan’ı düşünüyordu. İçindeki boşluk, gün be gün biraz daha doluyor, kum taneleri birleşip sağlamlaşıyordu.
Bir akşam yemek yerken Neslihan laf arasında sordu: “Sen hiç evlenmeyi düşündün mü?”
Nâzım kaşığı havada dondurdu. Düşünmüş müydü? Hayır; evlenmek için önce sevmek, sevmek için hissetmek gerekirdi. oysa o hissetmiyordu—ta ki şimdiye kadar.
“Düşünmedim,” dedi. “Çünkü düşünülmesi gereken bir şey yoktu. Ama şimdi... seninle düşünüyorum.”
Neslihan’ın gözleri ışıldadı. “Öyle mi?” diye fısıldadı.
“Evet. Seninle evlenmek istiyorum,” dedi Nâzım.
Neslihan bir an durdu, sonra gülümsedi: “Önce aileler... yani benim ailemle tanışmalısın. İstemeye gelmelisin.”
Nâzım’ın içinde, usul usul kabaran bir heyecan yükseldi. Aile mi? Kayınvalide, kayınpeder mi? Hiç yaşamamıştı böyle bir şeyi. Nasıl olurdu, kendine açıklama getiremedi. Yine de; hepsi Neslihan içindi; Her şeyi yapardı.
---
Hazırlık
Bir hafta boyunca aynı anın etrafında dolandı durdu. Ne giyecekti, nasıl davranacaktı, ne söyleyecekti? On yıl savaşmış, yüzlerce operasyonda ölümle göz göze gelmiş bir adamdı; ama şimdi, bir kız isteme merasimi—işte bu onu her şeyden çok ürkütüyordu.
Neslihan, onun bu hâline tebessümle bakıyordu. “Korkma,” diyordu. “Babam çok iyidir. Annem de öyle; Seni çok sevecekler.”
Yine de Nâzım korkuyordu. Çünkü ilkti bu; gerçek bir ailenin parçası olmak. Yıllardır eksik duran o boşluğun içine ilk kez başka bir el uzanacaktı.
---
Pazar günü, Neslihan’ın ailesinin evi.
Elinde çiçekler, tatlı kutusuyla kapının önünde duruyordu Nâzım. Sivil giysileri vardı; lacivert ceket, gri pantolon, beyaz gömlek. Saçları taranmış, yeni tıraş olmuştu; elinden geldiğince özenliydi. Ama içi hâlâ kıpır kıpırdı.
Ya beğenmezlerse? Ya istemezlerse? Ya onlar da beni terk ederse?
Düşünceler birbirini kovaladı durdu. Sonunda kapı açıldı.
Neslihan kapıyı araladı, yüzünde sıcak bir gülüş. “Gel,” dedi. “Merakla bekliyorlar.”
İçeri adım attı. Salon, Ankara’nın içten, sıcak evlerindendi: duvarlarda fotoğraflar, vitrinde porselenler, halılar, perdeler. Ortada özenle kurulmuş bir sofra, ikramlar hazırlanmıştı.
Neslihan’ın babası Ali Bey, altmış beşlerinde; saçları ağarmış, gözlüklü, bakışları ciddi ama yumuşak biriydi. Annesi Fatma Hanım, altmış civarı, başörtülü, güler yüzlü, elleri çalışmanın izlerini taşıyan bir kadındı. Bir de abisi Emre vardı; kırk yaşlarında, evli, iki çocuklu.
Nâzım selam verdi, ellerini uzattı. Çiçekleri Fatma Hanım’a, tatlıyı Ali Bey’e verdi. “Hoş bulduk,” dedi usulca.
Oturup bir süre havadan sudan konuştular. Ardından Ali Bey lafı açtı:
“Oğlum, kızımızdan dinledik. Sen askermişsin, binbaşıymışsın; Hakkâri’de falan görev yapmışsın. Anlat kendini biraz.”
Nâzım anlattı; kısaca, özetle. Ailesinden söz ederken duraksadı önce. Sonra, içinden geldiği gibi konuştu; gerçeği söyledi.
“Ben… evlatlık büyüdüm. Babam şehit, annem doğumda ölmüş. Bir aile tarafından büyütüldüm ama onlar—iyi insanlar değildi. Sonra asker oldum; Yıllarca görev yaptım. Ama hiç ailem olmadı. Ta ki Neslihan’la tanışana dek.”
Salonda bir sessizlik çöktü. Fatma Hanım’ın gözleri doldu; Ali Bey başını hafifçe salladı; Emre saygıyla baktı.
Ali Bey ayağa kalktı, Nâzım’ın yanına geldi. Elini uzattı, omzuna koydu. “Oğlum,” dedi. “Oğlum.”
o an dondu kaldı Nâzım.
"Oğlum."
Kelime, içine işledi. İlk kez biri ona “oğlum” diyordu—gerçekten, içtenlikle, sevgiyle. Ekrem’in sert, soğuk “oğlum”ları hiç benzemiyordu buna. Babasından duy(a)madığı bir sözcüktü bu.
İçinde sıcak bir dalga yayıldı. Gözleri doldu; kendini tutmak zor oldu.
Ali Bey devam etti: “Sen bizim oğlumuzsun artık. Neslihan’ı seviyorsan, o da seni seviyorsa, bize ne gerek? Hoş geldin, aramıza hoş geldin.”
Fatma Hanım da kalktı, sardı onu. “Oğlum,” dedi, “Allah bir yastıkta kocatsın.”
Nâzım ilk kez anne şefkatinin o ağır sıcaklığını hissetti. Sarıldı, kokladı; ağlamamak için dişlerini sıktı.
O gün kız isteme merasimi tamamlandı. Dualar okundu, yüzükler konuşuldu, söz kesildi. Ama Nâzım için asıl önemli an, o kelimeydi: İlk kez birinin ona “oğlum” demesi. İçini ısıtan, eksik parçayı tamamlayan bir sözcük.
---
8.2. Nikah
Aralık 2025, Ankara — küçük bir nikah salonu.
Nikah sadeydi; Kalabalık istememişlerdi. Sadece aile, birkaç yakın arkadaş. Neslihan sade beyaz bir elbise giymiş, saçlarına birkaç çiçek iliştirmişti. Nâzım üniformasını giymiş; göğsünde madalyalar, omzunda binbaşı apoletleri.
Salon küçük, şirindi. Duvarlarda çiçekler; masalarda mumlar. Davetliler yerlerini almış bekliyordu. Hakkâri’den arkadaşları da gelmişti—Onbaşı Ramiz ve birkaç asker daha. Komutanlarının mutlu gününde yanındaydılar.
Nikah memuru “Evlenmeyi kabul ediyor musunuz?” diye sorduğunda, Nâzım’ın sesi titredi: “Evet, kabul ediyorum.”
İmzalar atıldı, yüzükler takıldı. Alkışlar, dualar yükseldi.
Nâzım Neslihan’a döndü. “İşte,” dedi, “artık resmen benimsin.”
Neslihan gülümsedi. “Ben hep senindim,” dedi.
---
Düğün Yemeği
Nikahın ardından küçük bir salona geçtiler; sade bir masa, ikramlar, tatlılar. Konuşmalar, espriler, gülüşmeler yükseldi.
biraz sonra Nâzım tuvalete gitmek üzere kalktı. Merdivenlerden üst kata çıktı. Tam o sırada, aşağıdan, salonun yanındaki küçük odadan sesler geldi—Neslihan’ın sesiydi; annesiyle konuşuyordu. Durmadı ama birkaç kelime kulağına ilişti. Adımlarını yavaşlattı; daha iyi duymak için.
“…bilmiyorlar onun ne kadar zorluk çektiğini anne,” diyordu Neslihan. “O evde, o insanların yanında… bir çocuğun yaşayabileceği en kötü yerdi. Duygularını yok etmişler onun. Ona hep ‘teğmen bozuntusu’ derlermiş arkasından. Hiçbir şey hissetmez sanarlarmış. oysa öyle değilmiş; meğer içinde koskoca bir dünya varmış da kimse görmemiş.”
Nâzım duymamaya çalıştı, yürüdü. Ama içinde bir kıpırtı uyandı; onun için üzüldü. Geçmişi, arkadan duyulan sözlerle yeniden canlandı—o ağır sıfat, o hakaret…
Tuvalete gidip çıktı; geri dönerken yine aynı yerden geçti. Bu kez sesler daha yüksekti. Neslihan’ın babası Ali Bey de oradaydı, konuşmaya katılmıştı.
“Ne dedin kızım?” diye sordu Ali Bey. “Ne dediler ona?”
Neslihan cevap verdi: “Baba, anlatıyorum işte. Ona hep ‘teğmen bozuntusu’ derlermiş. Çünkü duygusuz sanarlarmış, makine gibi. oysa öyle değilmiş; meğer içinde koskoca bir dünya varmış da kimse görmemiş.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra Ali Bey’in sesi odayı titretecek kadar yükseldi; tüm salon duydu.
"YUH!"
O kadar yüksek ve öfkeyle söylendi ki, herkes sustu. Nâzım olduğu yerde dondu kaldı. Ses, üzerine doğru gelen bir çağrı gibiydi.
Yavaş ama kararlı adımlarla yürümeye başladı. Merdivenlerden indi, küçük odanın kapısına yaklaştı. Kapı aralıktı; içeride Neslihan, Fatma Hanım ve Ali Bey vardı. Ali Bey’in yüzü kıpkırmızı, sinirden titriyordu.
Nâzım kapıyı hafifçe itti; içeri girdi.
Üçü birden ona döndü; Neslihan şaşırmıştı. “Nâzım? Duydun mu?” dedi.
Nâzım başını hafifçe salladı. “Duydum,” dedi. Sesi sakindi.
Ali Bey ona bir adım attı. “Oğlum,” dedi, “öyle mi yapmışlar sana? Öyle mi demişler? O nasıl aile, o nasıl insanlık?”
Nâzım sakin bir tonla cevap verdi: “Önemli değil. Geçmişte kaldı.”
Ama Ali Bey için bu önemliydi. “Sen bizim oğlumuzsun,” dedi. “Kim ne derse desin, sen bizim oğlumuzsun. Biz seninle gurur duyuyoruz. O ‘teğmen bozuntusu’ diyenler şimdi görsün seni: Binbaşı oldun, kahraman oldun, daha da yükseleceksin. Ve biz hep yanında olacağız.”
Fatma Hanım da ağlıyordu; Neslihan Nâzım’a sarıldı. “Özür dilerim,” fısıldadı. “Anlatmak istemedim ama annem sordu. Senin için üzüldüm, dayanamadım.”
Nâzım saçlarını okşadı onu. “Üzülme,”