Keşfet

BÖLÜM X.1.6: KANLI SOKAKLAR (Ekim 2030)

Zümrüdüanka

Zümrüdüanka’nın kanatları bu kez başka birini korumak için açıldı; ateş, korkunun üzerine yürüdü.

Hafta: İlk Dokunuş

Ekim 2030’un ilk haftasıydı. Ankara sonbaharın hüzünlü ama vakur yüzünü getirmişti. Gökyüzü kapalı, ara sıra çiseleyen yağmur asfaltı ıslatmış, sokak lambalarının altında zemin hafifçe parlıyordu. Rüzgâr kuru yaprakları savuruyor, ara sokaklarda hışırtılarla dans ediyordu.

Nâzım akşam yemeğinden dönüyordu. Çankaya’nın arka sokaklarından ağır ağır yürüyordu. Üzerinde sivil kıyafetler vardı: lacivert bir kazak, gri pantolon, siyah bir palto. Yine de o yürüyüş, o duruş saklanamazdı. Omuzları dik, adımları dengeli, başı hafifçe öne eğikti. Yılların askeri disiplini her hareketinde iz bırakıyordu. Gözleri etrafı tarıyor; karanlık köşelere, araba altlarına, apartman girişlerine bakıyordu. Nereden geleceği belli olmayan tehdide hazırlıklı olma alışkanlığıydı bu.

Saat akşam dokuzu bulmuştu; Sokaklar sessizdi. Arada bir bir daireden televizyon sesi, bir bebek ağlaması, bir köpek havlaması yükseliyor, sonra yeniden sessizlik çöküyordu. Nâzım yürüyordu; aklı evde, Neslihan’da. Onun ela gözleri, gülünce beliren diş aralığı, saçında boy gösteren o bir tel beyaz—bunları düşündü, içini sıcak bir şey kapladı. Ne kadar şanslı olduğunu bir kez daha fark etti. O soğuk evden, o gri dünyadan gelmişti bugüne; şimdi bekleyen bir yuvaydı, sevdiği bir kadın, dört çocuğu vardı.

Tam köşeyi dönecekti ki, bir çığlık kesti gecenin içinden.

Önce ince, kesik bir çığlıktı; ardından boğuşma sesleri, bir tokat, zoraki bir inilti duyuldu. Nâzım’ın adımları durdu. Başını otomatik olarak sesin geldiği tarafa çevirdi. İçgüdüleri harekete geçti. Gözleri birkaç metre ilerdeki apartman girişine takıldı.

Giriş sokağın loş ışığından daha karanlıktı. Yine de gördü, ve gördüğü şey, hemen belirgindi.

Bir kadın duvara yapışmış, elleriyle yüzünü örterek titriyordu. Üzerinde ince bir mont, başında yazma vardı. Karşısında kırklarında, dağınık kıyafetli bir adam duruyordu. Üzerinde kirli bir eşofman altı, lekeli bir sweatshirt; saçları dağınık, bakışları kan çanağı. Adam kadının kolunu tutmuş, sarsıyor, bağırıyordu. Sesi sokağın sessizliğinde çirkin bir yankı gibiydi.

"Sen benimsin, anladın mı? Kimseye bakmayacaksın! Boşandık diye bir şey değişmedi! Sen benim karımsın!" diye bağırdı adam.

diye bağırdı adam.

Kadın ağlıyordu. "Bırak beni, lütfen bırak," diye yalvardı. Ama adam onu daha da sıkı tuttu, sarsmaya devam etti.

Nâzım'ın içinde bir şey koptu.

Bu, bildiği türden sıradan bir öfke değildi. Çatışmalarda hissettiği soğukkanlılıktan uzak, daha ilkel, daha vahşi bir şeydi. Midesi bulandı; öyle bir bulantı geldi ki bir an kusacak gibi oldu. Tiksinti boğazına kadar yükseldi, nefesini daralttı. Bir erkeğin bir kadına karşı sergilediği pespaye şiddet içini tarifsiz bir iğrenmeyle doldurdu.

O anda yıllar öncesine gitti. Hakkâri’de, bir operasyon dönüşünde bir köy evinin önünde gördüğü sahne geldi aklına: Bir koca karısını dövüyor, çocuklar ağlıyor, kimse karışamıyordu. O zaman da aynı şeyi hissetmiş, ama müdahale edememişti, görev başındaydı, timi bekliyordu, emirler vardı. İçinde ukde kalmıştı o an.

Şimdi ise burada, bu sokakta karşısında tekrar aynı sahne duruyordu. Ve bu kez müdahale edecekti.

Sessizce, bir gölge gibi yaklaştı.

Adımları o kadar hafifti, o kadar sessizdi ki beton zeminde neredeyse hiç ses çıkmıyordu. Yılların tecrübesi ona bu sessizliği öğretmişti. Pusu kurarken, düşmana yaklaşırken nefesini nasıl kontrol edeceğini bilirdi. Şimdi de aynı ustalıkla yaklaştı.

Beş metre, dört, üç, iki...

Adam hâlâ kadını sarsıyor, bağırıyordu. Henüz onu fark etmemişti.

Tam arkasında belirdi Nâzım; Bir an durdu. Adamın ensesindeki kir, terden lekelenmiş sweatshirt’ü, kadının korkudan şişmiş bakışları geçti gözüne. İçindeki tiksinti daha da derinleşti.

Sonra elini kaldırdı, adamın omzuna koydu.

Adam ani bir hareketle döndü. Yüzünde önce şaşkınlık, sonra öfke belirdi. "Ne istiyorsun lan?" diye homurdandı. Nefesi alkol kokuyordu, bakışları iyice kısıldı. "Karışma arkadaş, bu aile meselesi!"

Sözünü bitirmesine fırsat kalmadı.

Nâzım’ın elleri bir anda onu kavradı. Bir eliyle yakasından, diğer eliyle kemerinden tuttu. Hareket o kadar hızlıydı ki adam ne olduğunu anlayamadı. Bir an içinde ayakları yerden kesildi, havada süzüldü ve sırt üstü yere çakıldı.

Yere öyle sert indi ki nefesi kesildi. Bir süre kıpırdayamadı; sadece yerde yatıyor, bakışları faltaşı gibi açılmış havaya bakıyordu. Hırıltılı nefesler alıp veriyordu.

Nâzım yerdeki adama baktı bir an. Gözlerinde nefret yoktu; sadece derin bir tiksinti, içten gelme bir iğrenme vardı. O adam onun gözünde insan değil, ezilecek bir böcekti.

Sonra başını kadına çevirdi.

Kadın hâlâ duvara yapışmış, korkudan titriyor, ne yapacağını bilemez halde ona bakıyordu. Gözleri kocaman açılmış, ağzı aralıktı; söylemek istiyor ama kelimeler boğazında düğümlenmiş gibiydi.

Nâzım yumuşak bir sesle, "İyi misiniz?" diye sordu.

Sesi o kadar sakindi, o kadar güven vericiydi ki kadın bir an nefes aldı. Başını salladı; konuşamadı. Dizleri titriyordu, neredeyse çökecekti.

Nâzım bir adım attı, kadına yaklaştı. Eliyle hafifçe kolunu tuttu, destek oldu. "Korkmayın," dedi, "Ben askerim. Size zarar gelmesine izin vermem."

O anda kadının gözlerinde bir ışık belirdi. Umut—minnet—kurtuluşun ince bir kıvılcımı. Başını zorlukla salladı, "Sağ ol," diye fısıldadı.

Nâzım cebinden telefonunu çıkardı, polisi aradı. Olay yerini tarif etti, adresi verdi; Sonra yerde inleyen adama baktı. Adam doğrulmaya çalışıyor, hırıltılı nefesler alıyordu.

Bir adım daha attı, tepesinde durdu. Yüzü ifadesizdi; ama gözlerinde o tanıdık, tehlikeli, soğuk bakış vardı, yıllar önce Hakkâri’de düşmana baktığı bakış.

"Bir daha bu kadına yaklaşırsan," dedi, sesi o kadar sakindi ki tehdit daha da etkili oldu, "seni bulurum. Sadece polisle değil, bizzat kendim bulurum. Anlaşıldı mı?"

Adam korkuyla başını hafifçe salladı. "Anlaşıldı, anlaşıldı abi," diye mırıldandı.

Polisler gelene dek Nâzım orada bekledi. Kadının yanından ayrılmadı. Ona apartmanın duvarına yaslanması için destek oldu, su verdi. Kadın biraz kendine gelince anlatmaya başladı.

"On beş yıl evli kaldık," dedi. "Dayak, hakaret, işkence... Her gün aynı şey. En sonunda boşandım. Ama peşimi bırakmıyor. Sürekli tehdit ediyor, dövüyor. Polis bir şey yapmıyor; 'ailevi mesele' diyorlar."

Nâzım dinledi. İçinde yeni bir ateş kıvılcımı belirdi. "Bu kez farklı olacak," dedi. "Ben gördüm. İfade vereceğim."

Kadın, gözlerini ona çevirdi; minnet, yüzünde bir ışık gibi titriyordu. "Allah razı olsun," dedi, sonra yine, fısıltı gibi, "Allah senden razı olsun."

Uzakta polis sirenleri yükseldi, adım adım yaklaştı. İki memur apartmanın önünde durdu; olayı anlattılar, ifade aldılar. Adamı gözaltına bağladılar. Polis aracına bindirilirken o son bir bakışı attı Nâzım'a; o bakışta öfke vardı, korku vardı, ama en çok da bir gün bunun hesabını soracağına dair sessiz bir tehdit.

Nâzım, o bakışı gördü. Yüzünde tek kas kıpırdamadı. Sadece adamın gözlerinin içine baktı; bakışı diyordu ki: "Ben seni bekliyor olacağım."

Polisler, kimliğini istedi; o da kimliğini verdi. Üzerinde rütbe görünce saygıyla selam durdular. "Komutanım, sizi rahatsız ettiğimiz için özür dileriz," dedi biri usulca.

Nâzım başını hafifçe salladı. "Önemli değil. Görevinizi yapın. Bu kadını koruyun. Bir daha böyle bir şey olursa beni arayın."

Polisler not alıp ayrıldı. Kadın, apartmanın merdivenlerine yığıldı; ağlamaya başladı, sesi boğuktu. Nâzım bir an durdu, baktı; sonra cebinden kartvizitini çıkardı ve uzattı. "Bir şeye ihtiyacın olursa ararsın," dedi. "Adım Nâzım."

Kadın kartı aldı; üzerinde sadece isim ve telefon numarası vardı. Başını kaldırıp baktı ona, ama Nâzım çoktan çekip gitmişti; arkasından bakışları kaldı.

---

Eve Dönüş

Eve döndüğünde saat onu yakalamıştı. Kapıyı Neslihan açtı; yüzünde merak vardı. "Geç kaldın," dedi. "Bir şey mi oldu?"

Nâzım içeri girdi, paltoyu çıkardı; Kolt