Keşfet

BÖLÜM X.3.5 (İKİNCİ KISIM)

Zümrüdüanka

Yarışmadan bir gün önceydü. Takvimde kırmızıyla işaretli o tarihe sadece bir gün kalmıştı. Aylardır süren hazırlıklar, terli geceler, zorlu antrenmanlar, kostüm provaları, kamuflajlı günler... Hepsi bu son güne gelmişti. Yarın gerçek gün; yarın her şey ortaya konacaktı.

Sabah uyandığında içinde garip bir dinginlik vardı: ne heyecan, ne korku, ne endişe—sadece derin bir sessizlik, kabulleniş, hazır oluş. Yanında uyuyan eşine baktı; uykudaki hali bir çocuk kadar masum, bir melek kadar güzeldi. Saçları dağınık, dudakları hafif aralık, elleri göğsünde. Bir süre izledi; nefes alışverişini hafifçe not etti, her ayrıntıyı zihnine kazıdı.

Usulca kalktı; onu uyandırmamaya özen gösterdi. Banyoya gitti, yıkandı, hazırlandı; Aynada kendine uzunca baktı. Yarın her şey değişecekti; yarın sahne ona ait olacaktı—tüm emek, tüm güç, tüm tutku ortaya dökülecekti. Bugün ise sadece ona aitti.

Gardıroba yöneldi. En özel köşede duran, en klasik, en anlamlı kamuflajı çıkardı: askeri desenler, yeşil ve kahverenginin yıllara direnmiş tonları, eskitemeyen bir duruş. Pantolonu giydi, belini sıktı, ceketi geçirdi; düğmeleri ilikledi. Her hareket bir ritüelin parçasıydı.

Sonra teçhizatı kuşandı. Bel kemerini taktı, şarjörlükleri yerleştirdi. Şarjörler boştu; hâlâ ağırdı, anlamla yüklüydü. Sağ tarafına tabancasını yerleştirdi; kılıfını düzeltti. Silah gerçek değildi belki ama duruş gerçekti, anlamı gerçekti.

En son bordo beresini başına koydu; hafif yana yatırdı. Aynada kendini izledi. O bakışlar—yılların getirdiği derinlik, ağırlık, bilgelik—sadece gözlerin değil, ruhun ta kendisiydi.

Eşi uyandığında kapıda durmuş onu izliyordu; ne zamandır orada olduğu belli değildi. Gözleri doluydu; gurur, sevgi ve hayranlık birbirine karışmıştı. Yaklaştı, arkasında durdu; aynadan ikisine birden baktı.

"İşte bu," dedi usulca. "İşte böyle olmalıydın."

Döndü, eşine baktı. "Sen istedin, ben yaptım," dedi.

Eşi gülümsedi; parmaklarını beresine gezdirdi, sonra omzundaki yıldızlara dokundu. Ombuzlarında birkaç yıldız vardı sadece. Fazla değildi; gösterişsiz, sade; Ama anlamı büyüktü.

"Göğsün boş,"dedi eşi.

Göğsüne baktı; madalya yoktu, nişan yoktu, rozet yoktu. Boştu. Yine de sanki o madalyalar oradaymış gibi hissetti. Olmasalar da, onları kazanmak için verilen mücadelelerin, çekilen acıların, yaşanan zaferlerin izleri oradaydı—görünmez madalyalar gibi, göğsünde, kalbinde, ruhunda.

"Gerek yok,"dedi."Onlar burada."

Elini kalbinin üzerine koydu. Eşi anladı bakışından.

Sonra kolundaki armaya baktı eşi; Bir birlik arması; tanıdık, bildik. Onun hikayesinin bir parçasıydı. Gözleri isimliğe takıldı—göğsünün sağ tarafında, küçük, metal bir plaka; üstünde adı yazılıydı.

Parmağını isimliğe değdirdi eşi. "Bu," dedi, "sadece bir isimlik değil."

"Değil,"dedi o da.

İkisi için de farklı şeyler ifade ediyordu o küçük levha. Biri için, hayatını tamamlayanın adıydı belki; her baktığında kimin için savaştığını, kimin için yaşadığını, kimin için her sabah kalktığını hatırlatan bir simge. Diğeri içinse kimliğiydi, benliğiydi—gideceği yolda ona eşlik eden isim. İkisi aynı isimdi aslında; ama iki ayrı dünyada, iki ayrı anlamla duruyordu.

O isimlik, kısacık bir not gibi duruyordu; onların hayatının küçülmüş, parlak özeti.

---

Bütün günü evde böyle geçirdi.

Sabah kahvaltısını o kıyafetle yaptı; belindeki şarjörler sandalyeye sürtündü, tabancası masaya dokundu, her hareketinde metalin ince çığlığı yayıldı. Garip değildi bu sesler, bilakis gerçekliğinin yankısıydı; o da rahatsız olmadı hiç.

Eşi karşısında oturmuş, onu izliyordu; her jestini, her bakışını, her dokunuşunu hafızasına işliyordu usul usul. Yarın gidecekti belki birkaç gün, belki daha fazla. Ama bugün vardı; tam teçhizat, tam duruşuyla.

"Yarın,"dedi eşi usulca.

"Yarın,"dedi o da.

Başka bir sözün gerekmediğini biliyorlardı. Sessizliği, konuşmaktan daha fazla anlatıyordu.

Öğleden sonra, televizyonun mavisinde birlikte kayboldular. Koltuğa yaslandı; eşi yanına sokuldu, başını omzuna bıraktı. Omzundaki yıldızlar yanağına hafifçe saplandı; yürütmedi bir şikayet, sadece hissetti, hatırladı, anladı.

Akşama doğru kalktı, hazırlanmak için doğruldu. Şınav çekecekti, son bir kez, birlikte.

Salonun ortasına indi, derin bir nefes çekti. Üstündeki teçhizat ağırdı; şarjörler, silah, kemer, her parça ayrı bir ağırlık. Umursamaz gibiydi sanki; yere uzandı, şınav pozisyonunu aldı.

"Sırtıma,"dedi eşine.

Eşi usulca sırtına yattı; O bildik yük, en sevdiği yük. Gözlerini kapadı; nefesini ensesinde, ellerini omuzlarında, varlığını ruhunda hissetti.

Başladı. Bir, iki, üç...

Her iniş, her kalkış bir dua oldu; her hareket bir teşekkür, her nefesse bir hatırlatma. Neden savaştığını, neden sabahları kalktığını, neden durduğunu anımsatan bir ritüel.

On, yirmi, otuz... Saymayı bıraktı; zamanın ölçüsü kayboldu. Sadece yaptı; yorulana dek, hissedene dek, o anın sanki sonsuza uzanmasını dileyerek.

Sonunda duramadı, yere yığıldı; ama yığıldığı halde kontrollü, nazikçe. Eşi üzerinden kaydı, yanına uzandı. Nefes nefeseydi; terli, bitmiş ama, garip bir biçimde, mutluydu.

Bir süre öylece kaldılar. Sonra, birlikte sallandılar, kalktılar.

---

Banyoya girdi, usul usul çıkardı üzerindekileri; önce bere, sonra ceket, sonra teçhizat, pantolon. Her parça elinden çıkarken hafiflemişti, ama bir yanı da ince bir hüzünle doldu. Bu giysi, bu donanım artık ondan bir parçaydı.

Aynanın karşısında çıplaktı; terliydi, yorgundu, ama gözleri parıldıyordu. Yarın için hazır; bugüne şükretti içten.

Duş aldı, ılık suların altında durulandı. Sonra havluya sarıldı; sanki biraz daha kendine döndü.

Yatak odasına döndüğünde eşi çoktan uzanmış, onu bekliyordu. Gözlerinde o tanıdık pırıltı, dudaklarında yumuşak bir gülümseme. Yanına yattı, başını göğsüne koydu.

---

O gece, diğerlerinden daha uzun geldi; zamanın kalbi yavaşlamıştı.

Belki yarının hüznü vardı, belki vedanın burukluğu, belki uzak kalmanın öncü sancısı. Ama en çok da, bollaşan bir sevgi vardı, taşkın, coşkulu, sınır tanımaz.

Eşi dokunmaya başladı; parmakları teninde dolaştı, her bir noktayı hafızaya kazımaya çalışır gibi. Yarın yoktu belki; o yüzden bugün doya doya sevmek gerekiyordu.

Göğsün her bir kıvrımına, bir kez daha, bir kez daha dokundu. Saydı mı saymadı mı bilinmez; her birini ayrı ayrı okşadı, her birine ayrı bir öpücük kondurdu. Parmaklarıyla sınırlarını çizdi, dudaklarıyla dokusunu hissetti.

Sonra o geniş, sıcak göğse dönüp başını koydu; avuçları kalbindeki ritmi yakaladı. Dum dum dum... O atışlar ona huzur, güven, sonsuzluk vaat ediyordu. Bir müddet dinledi, sanki bir kez daha, belki sonkez dinliyormuşçasına.

Kollarını sevdi; koca, güçlü pazuları, yumuşak teni. Öptü, okşadı, kokladı; her santimini neredeyse ezberledi. Bu kollar yarın saracak mıydı, birkaç gün sonra mı? Bugün vardı, şimdi hissediyordu.

O kadar çok sevdi ki adamını, aynı yerleri neredeyse beşinci kez seviyor gibiydi; her seferinde yeni bir şey keşfeder gibi, her seferinde ilk kez aşık olur gibi. Parmaklarıyla, dudaklarıyla bir uyum dansıydı her dokunuş.

Adam mest olmuştu; sevgiyle eridi gitti. Gözleri kapalı, nefesi düzensiz, teni titrek. Böyle bir kabul görmemişti daha önce; böyle bir teslimiyet yoktu dünyada. Bu sevgi artık duygu olmaktan çıktı; bir bağımlılığa dönüştü.

O sevgi sadece mest etmedi onu, aynı zamanda bağımlı yaptı. Her gece aynı sevilişi, aynı elleri, aynı nefesi istiyordu. Bir ihtiyaçtı; açlık, susuzluk gibi.

Saatler akıp gitti, gece derinleşti. Ay pencereden süzüldü; odalar gümüş bir yol kazandı. Onlar hâlâ birbirindeydi; o hâlâ seviyor, o hâlâ seviliyordu.

Eşinin göz kapakları ağırlaştığında, bırakmak istemedi. Son bir gayretle adamın yüzünü okşadı; kaşlarının kıvrımında, elmacıklarında, dudaklarında durdu parmakları. O güzel yüze baktı uzunca.

Sonra onu göğsüne çekti; çekti, sımsıkı sardı. Adamın başı göğsünde, nefesi teninde, varlığı ruhundaydı. Öylece kaldılar, hareketsiz, ama tam.

Sanki siyam ikizleri gibiydiler.