Keşfet

BÖLÜM X.3.5 (ÜÇÜNCÜ KISIM)

Zümrüdüanka

Ekim 2030, Ankara — Şehir Dışı, Devriye Yolu

Nâzım artık tuğgeneraldi. Bir gece, Ankara dışında, sınır hattına yakın bir bölgede devriyedeydi. Askerler dinlenirken o tek başına bir ağacın dibine çökmüş, yıldızları izliyordu.

Hava soğuktu; Hakkâri'nin çetin soğuğu değildi ama içini yine de yıllar öncesine çekiyordu. Tam o sırada arkasında bir hışırtı duydu.

Silahını eline aldı, yavaşça döndü; her hareketi hesaplı, her bakışı mesafeli.

Karanlığın içinde iki göz parladı. Altın sarısıydı; vahşi ama tanıdık bir parlaklık.

Kurt bir an durdu; sonra sürünerek, usul usul yaklaştı. Her adımıyla sanki "Beni hatırladın mı?" diyordu.

Nâzım'ın eli silahında donup kaldı; Kokuyu aldı; o koku... Yıllar önce kucağında titreyen minik yavrunun kokusuyla karışmıştı ama aynıydı.

Kurt tam önünde durdu, başını hafifçe eğdi, gözlerinin içine baktı. Ardından dilini çıkarıp Nâzım'ın elini yaladı; güven gösterisiydi, davet gibiydi.

O kısacık anda Nâzım'ın içinde bir şey koptu; yılların duvarları çatladı.

Kurt, sanki adınıduymuş gibi kuyruğunu salladı; arka ayakları üzerine kalkıp patilerini Nâzım'ın omuzlarına koydu. Artık büyük, güçlü birhayvandı; tüyleri gür, duruşu vakur. Ama gözlerindeki sevgi, minnetle karışık bakış, on beş yıl öncesinin aynısıydı.

"Börü,"diye fısıldadı."Sen misin?"

Nâzım başını eğdi ve onun başını okşadı. Kurt gözlerini kapadı, usulca o dokunuşun tadını çıkardı.

O gece dağlarda birlikte yürüdüler. Börü ona yol gösterdi; yıllar önce bulduğu kovuğa götürdü. Sanki çocukluğunu, geçmişinin kırık parçalarını onunla paylaşmak istiyordu.

Bir gece yarısı evine dönerken boş bir sokakta bir silüet gördü; köşe başında durmuş, onu izliyordu.

---

Bir Hafta Sonra, Ankara Sokakları

Silüet şehre kadar onu takip etmişti. Sokak lambasının sarı ışığının altında kocaman, görkemli bir gölgeye dönüşmüştü.

Börü.

Nâzım yanına gitti. "Ne arıyorsun burada?" diye sordu, sesi yumuşak. "Burası senin yerin değil."

Börü, tereddüt etmeden başını onun eline sürttü; bir teslimiyet hareketi, bir vefa jesti.

O günden sonra Börü sitenin bahçesini mesken tuttu. İlk başta sakinler korktu; sonra alıştılar. Çünkü Börü kimseye zarar vermiyordu.

Her gece Nâzım'ın evinin önünde yatıyor, sabah onun çıkmasını bekliyordu. Nâzım onu gördüğünde yanına gidiyor; başını okşuyor, bazen saatlerce konuşuyordu. Börü dinliyor, anlıyor gibiydi.

Bu sadakat yıllarca sürdü. Ta ki o son güne dek.

Şampiyonun Dönüşü: Dağdan Eve Bir Gölge

Sahneye çıktığında salonda derin bir sessizlik indi. Nâzım camiî bir ciddiyetle kürsüye yürüdü; çöl kamuflajı pantolonu mermer zeminde her adımda bir balyoz gibi yankılandı. Kasları kumaşın altında gerilmiş çelik halatlar gibiydi. Birincilik kupasını aldığı anda yüzünde ne bir gülümseme vardı ne de gurur; başını hafifçe eğdi ve makineleşmiş bir görevli gibi kürsüden indi.

Sokaklara çıktığında insanlar istemsizce yolunu açtı. Sert yüz hatları, bakışı cesaret gerektiren o keskinlik ve belindeki ağır hizmet tabancasıyla —yılların bıraktığı alışkanlık— sanki bir ölüm elçisi gibiydi. Yanından geçen genç bir grup dehşetle fısıldadı:

"Kaçamazsan bu adam seni öldürür. Adamın işi dağlarda gölge avlamak; bakışına bak."

Bir yaşlı kadın, gazetede Neslihan ile çekilmiş fotoğraflarını görmüş olmalı ki, şaşkınlıkla mırıldandı:

"Bir kadın bu adamla nasıl yan yana durur? İnsanın bu heybetin altında ezilmesi gerek."

Nâzım bu sözleri duymuyordu; zihni tek bir koordinata, tek bir limana kilitlenmişti.

Evdeki Esaret: Kalelerin Fatihi

Evin kapısından içeri girdiği anda üzerinde binlerce tonlu bir zırhın kırıldığı hissi yayıldı. "Tuğgeneral" zırhı parçalandı, postallarını ve kamuflaj ceketini koridora bıraktı. Sadece pantolonu kalmıştı üzerinde; o devasa gövdesini Neslihan’ın dizlerinin dibine bıraktı. Az önce sokakta insanları titreten "dağ kurdu", şimdi elinin altında muhtaç bir yavru kediye dönüşmüştü.

Neslihan o sert yüz hatlarını nazik parmaklarıyla okşamaya başladı. Nâzım gözlerini yumdu ve başını biraz daha bastırdı; sevilmeyi, onaylanmayı, ait olmayı öyle çok istiyordu ki.

"Önceden dışarıda fırtınalar koparan o adam nerede?" diye fısıldadı Neslihan gülümseyerek.

Nâzım, başını kaldırmadan, derin ve yankılı sesiyle cevap verdi:

"Dışarıda Fatih gibi kaleleri zapt etsem, Kanuni gibi dünyayı fethetsem de sana olan mahkûmiyetim değişmez, Neslihan. Dışarıda dünyayı dize getiririm ama burada, senin dizlerinin dibinde her şeyimi kaybederim. Seni görünce bütün zaferlerim anlamını yitiriyor. Beni esir aldın ve ben... ben bu esaretten, bu prangadan, bu büyük hükümdarlıktan daha çok memnunum."

Başını Neslihan’ın göğsüne yasladı. O kas yığını beden ancak onun dokunuşuyla gevşiyor, huzur buluyordu. "Beni daha çok sev," diye mırıldandı uykulu bir sesle. "Bütün dünya benden korkarken, sadece senin beni böyle savunmasız bırakmanı istiyorum."

Ekim 2030, Ankara — Bir Gece Yarısı

Saat üçü gösterdiğinde Nâzım rüyasında yine o koridoru gördü; bu kez koridorun sonunda başka bir karanlık vardı ve içinden tanıdık bir çığlık yükseldi: "Nâzım!" Neslihan'ın sesi. Ter içinde uyandı; kalbi deli gibi atıyordu. Yatağın yanı boştu. Önce mutfakta su içmiş olabileceğini düşündü ama telaşla tüm odaları dolaştı. Çocuklar uyuyordu. Neslihan yoktu.

Kapının önünde yerde bir not buldu; el yazısını tanıdı: "Sen bizim eserimizsin. O kadın da bizim emanetimiz. Hesap sorma, yoksa onu bir daha göremezsin." İmza yoktu; imzaya gerek yoktu zaten. İki isim vardı gözünün önünde: Ekrem ve Münevver.

Nâzım'ın içinde bir volkan kabardı. Bu kez öfke değildi; yıllardır bastırdığı, sönmüş sandığı ilkel bir güç uyanıyordu; dağları devirecek türden bir vahşi enerji. Elleri titriyordu ama aklı buz gibiydi. Telefonu kaptı; önce istihbaratı, sonra özel tim komutanını aradı. Sesinde o tanıdık, tehlikeli soğukkanlılık vardı:

"Neslihan kaçırıldı. Kimin yaptığını biliyorum. Bulun onu. Ne gerekiyorsa yapın. Ama ben de bu işin içindeyim."

---

İki Hafta — İz Süren Adam

Sonraki on dört gün Nâzım için uykusuz, nefessiz, dur durak bilmeyen bir av oldu. İstihbarat, polis, özel timler seferber edildi. Ama Nâzım masasında oturan bir komutan değildi; Sherlock Holmes gibi iz sürdü. Her kamera kaydını tek tek izledi, her telefon sinyalini analiz etti; kaçırılma anına dair en küçük ipucunu bile gözünden kaçırmadı.

Ekrem ve Münevver'in kullandığı kiralık araçların plakalarını, gidiş yollarını, saklandıkları tenha barınağın konumunu adım adım haritaladı. İki hafta gözü kırpmadı. Çocuklarına "Anneniz bir arkadaşında" yalanını söyledi; ama gözlerindeki ateşi saklayamadı.

On dördüncü günün sabahı, saat dörtte telefon çaldı. İstihbaratçının sesi titrek, heyecanlıydı: “Komutanım, yerini tespit ettik. Şehir dışı, eski bir çiftlik evi. Terk edilmiş gibi görünse de içeride hareket var. Kadının sesi teyit edildi.”

Nâzım’ın kalbi kısacık durdu; sonra, sanki geç kalmış bir atımla, hızla çarpmaya başladı. “Timler hazır mı?” diye sordu. Sesi soğuktu; ama telefonu kavrayan elleri titriyordu.

“Hazır komutanım. Gece operasyonu için bekliyoruz,” dedi öteki.

“Ben de geliyorum.”

---

Gece Yarısı Operasyonu

Çiftlik evi, kentin ışıklarından uzakta, karanlığın içinde bir leke gibi duruyordu. Ay yoktu; gökyüzünü kalın bulutlar kaplıyordu. Nâzım, timiyle ağaçların arasından sessizce ilerledi. Üzerinde kamuflaj, yüzü dışarıya kapalıydı; içi ise fırtına.

Eski, çürümeye yüz tutmuş bir ahşap bina... Pencereler tahtalarla örülmüş, dışarı tek bir ışık sızmıyordu. İçeride iki nöbetçi vardı; tim onları sessizce etkisiz hale getirdi. Bir işaret verildi, kapı aralandı.

İçeri ilk girenlerden biriydi Nâzım; Küçük, rutubet kokan bir oda. Köşede, şilteye bağlanmış, ağzı bantlı, bakışları kapalı bir kadın—Neslihan. Nâzım’ın yüreği paramparça oldu. Koştu, bağları çözdü, bandı yırttı. Neslihan gözlerini açtı; onu gördü. Gözlerinden yaşlar süzüldü, ama ses çıkmadı. Sadece, sımsıkı sarıldı. Tek başına. Sarsak ama tutkuyla.

O an o kadar sükût vardı ki, adeta iki pisliğin ruhu