Keşfet

BÖLÜM X.3.5. VUSLATIN ŞEHRİ

Zümrüdüanka

Parlayan her taş, Zümrüdüanka’nın küllerden taşıdığı hatırayı, sevginin ateşle sınanmış hâlini yansıtıyordu.

O gün, ikindi namazından sonra Nâzım odasına çekildi. Üzerinde günlük askerî kıyafeti vardı; sade, vakur. Pencerenin önünde durdu, Ankara’nın gri bulutları çözülmüş, yerini huzurlu bir alacakaranlığa bırakmıştı. İçinde kelimelerle ifade edilemeyen bir çağrı vardı: Hakkâri’nin soğuk gecelerinde başlamış, Neslihan’ın mektuplarıyla filizlenmiş, şimdi billurlaşan bir çağrı.

Eline kâğıt kalem aldı. Yazmak onun için hep savaştan daha zordu; ama bu kez içinden dökülenler kelime değil nağmeydi. Dudaklarından, aruzun eski ikliminde yankılanan mısralar sızdı:

---

Benüm varlığımı yok eyle sende

Bulunmasun eser senden cüdâ ben

Fenâ bulsun bu ömrüm yoluna senün

Fedâ olsun sana bu cân u ten

---

(Günümüz Türkçesiyle: Benim zavallı varlığımı sende yok et. Benden eser kalmasın, senden ayrı olmayayım. Geçici olan bu ömrüm senin yolunda tükensin. Bu can ve ten sana feda olsun.)

Mısralar dudaklarından dökülürken odada hafif bir rüzgâr esti; perdeler nazikçe kıpırdadı. Nâzım bu yakarışın içinde kayboldu; kâğıdı bıraktı, gözlerini yumdu ve içinde yükselen çağrıya teslim oldu.

Abdestsizdi; kalktı, soğuk suyla titizce abdest aldı. Her uzvunu yıkarken dünyevi düşüncelerin, yüklerin, kederlerin akıp gittiğini hissetti. Seccadesini serdi, kıbleye döndü, niyet etti. Bu, sıradan bir namaz değildi; bu, vuslat namazıydı.

Tekbir aldı: Allahu Ekber.

Kıyama durdu. Fatiha’yı okudu, ardından Bakara’ya başladı. Kelimeler yalnız dilinde değil, ruhunun her hücresinde yankılanıyordu; ayetler birer ışık huzmesi gibi içine işliyor, geçmişin tortularını, korkularını, şüphelerini eritip temizliyordu. Vakit kavramı yoktu; dakikalar mı geçmişti, saatler mi, bilemedi. Sadece okuyor, sadece duruyor, sadece O’na yöneliyordu.

Bitirdi. İkinci rekâta kalktığında aynı vecd hâlindeydi. Ali İmran’ı okumaya başladı; ayetler sanki hayatını anlatıyordu: imtihan, sabır, ihanet, sadakat, nihayet zafer. Her kelime varlığına kazınıyordu.

İkinci rekâtı tamamlayıp selam verdiğinde saate baktı: Neredeyse dört saat geçmişti. Fakat yorgun değil, tarifsiz bir hafiflik, huzur doluydu içi. Oda başka bir hal almıştı; perdelerin arasından süzülen ay ışığı yüzüne vuruyordu.

Pencereye yürüdü. Günün ılıklığı kaybolmuş, yerini serin bir esinti almıştı. Bu kez üşümüyor; aksine içini saran bir ılıklık, bir esenlik vardı. Sanki hava yalnız ona, bu an için yumuşamıştı.

Sırtını duvara dayadı; ay ışığının altında öylece durdu. Gözlerini kapadı; Zihninde film şeridi yoktu. Bir dinginlik, bir bekleme hâli vardı. Ne beklediğini bilmiyor ama beklemesi gerektiğini biliyordu.

Güneşin ilk ışıkları ufukta belirirken gözlerini açtı. Bütün gece uyanık kalmıştı; bu ilk ve son kezdi. Yorgunluk yoktu; dinç, diri hissetti kendini. Yeni bir gün doğuyordu; ama o, o gecenin, o bekleyişin ve o ibadetin içinde farklı bir güneşin doğduğunu hissediyordu. Kendi içinde bir güneş.

Artık biliyordu: Bu bekleyiş, bu gece, ona bir şeyin habercisiydi. Belki yaklaşan büyük imtihanın, belki nihai vuslatın. Ne olursa olsun, hazırdı. Çünkü o gece varlığını O’nda yok etmiş, fani ömrünü O’nun yoluna adamıştı.

Güneş doğdu. Nâzım hâlâ pencerenin önündeydi; yüzü yalnız güneşin değil, içindeki yeni doğan ışığın aydınlığıyla parlaktı.

10.4. Sokak Saldırısı

Dört ay sonra, bir akşamüstüydü.

Hava serindi, Ankara sokakları her zamanki telaşını sürdürüyordu. Nâzım ile Neslihan el ele yürüyordu; ara sokaklardan geçip eve gidiyorlardı. Konuşuyor, gülüyor, birbirlerine sıkıca sarılmışlardı. Çocuklar o sırada kayınvalidelerindeydi; onlar da baş başa kalmanın tadını çıkarıyordu.

Karanlık bir köşeden ansızın üç kişi çıktı; ellerinde bıçaklar, gözlerinde kötü niyet. Nâzım onları görür görmez Neslihan’ı arkasına aldı. İçgüdüsel bir hareketti bu; yılların askeri refleksi. Fakat bu defa yalnız refleks değildi; kalbinin derinliklerinden yükselen bir koruma isteğiydi.

Adamlar paralarını istediler. Nâzım sakin bir tonda "Uzaklaşın," dedi. Yine de onlar daha da yaklaştı. İçlerinden biri Neslihan’a doğru hamle yaptı.

O kısacık anda Nâzım’ın içinde bir volkan patladı.

Düşünmeden, planlamadan hareket etti. İlk adamın bıçaklı elini kavradı, kıvırdı, onu yere düşürdü. İkinci adam arkadan saldırdı; Nâzım onu da savuşturup yumruğunu suratına indirdi. Üçüncü adam kaçmaya yeltendi ama Nâzım’ın hızı yetmedi; onu da yakaladı, duvara yapıştırdı.

Tam o sırada yerdeki ilk adam son bir hamleyle ayağa fırladı; bıçağı Nâzım’ın göğsüne sapladı.

Bıçak göğüs kemiğine takıldı, derine inmemişti ama ağır bir darbedi. Nâzım bir an sendelemedi; sadece o adamın gözlerine baktı. O bakışta nefret yoktu, öfke yoktu; sanki, "Ne yaptığının farkında mısın?" dercesine bir ifade vardı.

Adamlar kaçtı. Nâzım göğsündeki bıçakla öylece durdu. Neslihan çığlık atıp yanına koştu: "Nâzım! Aman Allah'ım, Nâzım!"

Nâzım bıçağı yavaşça çıkardı. Kan akmaya başladı. Yine de sessizdi, Neslihan’ı sakinleştirmeye çalıştı: "Korkma," dedi. "Geçer."

O sırada bir araba durdu yanlarında; içinden bir adam ve bir kadın fırladı —kızın ailesiydi. Kız hıçkırarak bağırdı: "Baba! O adamlar bize saldırdı, eşim beni kurtardı!"

Adam Nâzım’a baktı. Göğsü kan içindeydi, yüzü solgundu ama dimdik ayaktaydı. Göz göze geldiler; adamın gözlerinde önce şaşkınlık, sonra derin bir anlayış, ardından tarifsiz bir saygı belirdi.

O an anladı: Bu adam, korumak için sınır tanımazdı. Sonunda ölüm olsa bile yapardı bunu.

---

Hastanede yarası temizlendi ve dikildi. Çok kan kaybetmişti ama hayati tehlikeyi atlattı. Neslihan başından ayrılmadı; elleri titriyor, gözleri doluyor; ağlamamaya direniyordu.

Eve döndüklerinde saat gece yarısını geçmişti. Çocuklar uyuyordu. Nâzım koltuğa oturdu, derin bir nefes aldı. Neslihan yanına gelip elini tuttu. Uzun süre konuşmadılar; sadece birbirlerinin varlığını hissetmek yetiyordu.

Neslihan dayanamadı, sordu: "Ne kadar korktuk, biliyor musun? Ya sana bir şey olsaydı? Ya çocuklar babasız kalsaydı?"

Nâzım gözlerine baktı. O ela gözlerde korku, endişe ama en çok sevgi vardı.

"İş bitti," dedi yumuşakça. "Artık güvendesiniz."

Neslihan başını göğsüne koydu. O an Nâzım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü; ilk defa gerçekten hissederek ağlıyordu. Sadece fiziksel acıdan değil; koruma içgüdüsünün, sevginin ve sorumluluğun ağırlığından.

Neslihan başını kaldırdı, yaşları gördü; şaşırdı. "Ağlıyor musun?" dedi.

Nâzım gülümsedi; ağlarken gülümsüyordu. "Bazı madalyalar," dedi sesi titreyerek, "üniformaya takılmaz. Taşınır. Ben, onlardan oldukça fazlasını taşıyorum, vücudumda."

Neslihan anladı. O an kelimelere gerek yoktu; sadece birbirlerine sarıldılar. Uzun, sımsıkı.

Sonra Nâzım Neslihan’ın kulağına fısıldadı: "Sen ve çocuklar benim en büyük madalyamsınız. Sizi korumak bana verilmiş en büyük onur."

Neslihan gözyaşları içinde gülümsedi: "Sen de bizim en büyük kahramanımızsın. Sonsuza kadar."

O gece sarılarak uyudular. Yaraları, korkuları vardı; yine de sevgileri her şeyden büyüktü.

---

Ertesi gün, öğle saatlerinde kapı çaldı.

Neslihan kapıyı açtığında annesi Fatma Hanım, babası Ali Bey ve dört çocuğu karşısındaydı; hepsi endişeli yüzlerle bakıyordu.

Neslihan annesine sarıldı. "Geldiniz," dedi, sesi titriyordu.

Fatma Hanım kızının yüzünü okşadı: "Duymaz mıydık kızım? Haber alır almaz geldik. Nasıl o? İyi mi?"

İçeriden Nâzım seslendi: "Buyursunlar!" Ayağa kalkmaya çalıştı; Neslihan hemen yanına koştu: "Yat, yat, kalkma!"

Ama çocuklar babalarını görünce koşup sarıldılar. Büyük oğul, "Baba, çok korktuk!" dedi; gözleri doluydu. "Haber gelince ne yapacağımızı şaşırdık."

İkinci oğul, "Arkadaşlara söyledik ‘babamız yaralandı’ diye, hepsi dualar etti," dedi.

Küçük Ali babasının göğsüne kapandı: "Baba, ölmedin değil mi?" diye sordu masum bir sesle.

Nâzım oğlunun saçlarını okşadı, gülümsedi: "Ölmedim oğlum. Daha çok işimiz var sizinle."

Küçük Fatma babasının yanına sokuldu, elini tuttu: "Ba