BÖLÜM X.7: MÜCEVHER VE SIRA DIŞI BİR SIRADANLIK
Zümrüdüanka’nın gözünde en değerli taş, ışıltısıyla değil, kimin elinde durduğuyla anlam kazanırdı.
---
Birinci Parça: Sabah Selamı ve Pırıltılı Emir
İki hafta geçmişti.
şafak sökmeden önce eve dönmüştü Nâzım. Görev tamamlanmış, sınır hattı yeniden güvence altına alınmıştı. Üzerinde, tozuna toprağına bulanmış çöl kamuflajı vardı; belindeki şarjörler boşalmış, botları çamur içindeydi. Yüzü yorgundu ama gözlerinde o tanıdık ışık parlıyordu.
Sessizce içeri girdi. Botlarını kapının önünde çıkardı, üzerindeki ağır teçhizatı tek tek çözdü, bir köşeye bıraktı. Silahını kasaya kilitledi. Sonra, ayak seslerini duyurmamaya çalışarak, yatakodasına yöneldi.
Neslihan uyuyordu.
Saçlarıyastığa dağılmış, yüzünde o huzurlu ifade, dudaklarında hafif bir gülümseme. Ay ışığı, perdenin aralığından sızıyor, odanın içinde gümüş bir yol çiziyor, onun yüzünevuruyor, saçlarındaki o bir tel beyazı yakıyordu.
Nâzım, kısacık nefesini tuttu; Onu izledi. İçinde tarifsiz bir doluluk vardı. İki haftalık ayrılık, ona bir kez daha hatırlatmıştı: nefes almak yetmezmiş, yaşamak yetmezmiş. Asıl varoluş, onun yanında olmakmış. O olmadan, her zafer bir hiçmiş, her gün bir kuyu kadar karanlıkmış.
Yavaşça, usulca, yatağın kenarına oturdu. Eliyle, onun saçlarını okşadı. Parmakları, ipek gibi tellerin arasında gezindi. Kadife gibiydi; Sıcaktı. Canlıydı.
Neslihan, hafifçe kıpırdandı; Göz kapakları aralandı. Önce bulanık gördü, sonra onun yüzü netleşti. Yorgun, terli, biraz da sakalı çıkmış. Ama gözleri, o ela gözler, milyarlarca ışık yılı uzaktaki yıldızlar gibi parlıyordu.
kısacık, rüya olduğunu sandı. Sonra, onun sıcaklığını hissetti; Eli, saçlarındaydı. Gerçekti.
Gülümsedi.
"Hoş geldin,"dedi, uykulu bir sesle.
yatağa diz çöktü Nâzım. Ellerini kalçasının hizasında birleştirdi. Başını hafifçe öne eğdi; Ciddiydi. Gayet ciddiydi. Yüzünde, bir astsubayın bir generale sunduğu o vakur ifade vardı. Buna rağmen gözlerindeki ışık, o ciddiyetin altında bile sevgiyle parlıyor, sadece ona ait olduğunu haykırıyordu.
Selam durdu.
"Bir emrin olur mu, sahibim?"dedi.
Sesi, o derin, o yankılı tınısıyla odada yankılandı. Ama içinde, resmiyetin soğukluğu değil, teslimiyetin sıcaklığı vardı. Bu bir oyundu belki, yine de aynı zamanda onların en gerçek haliydi.
doğruldu Neslihan. Yastığa yaslandı; Ona baktı. Üzerinde hâlâ kamuflaj pantolonu vardı, üstü çıplaktı, kasları terden parlıyordu. ama, duruşu, o vakur, o teslim olmuş duruşu, ona bir kere daha hayranlık duyurdu.
Düşündü. Gözleri, onunla birlikte dans ediyordu. Sonra, yine o muzip, o bilmiş, o onun çok iyi tanıdığı ışık parladı ela gözlerinde.
"Aşkın komutanı,"dedi, sesi yumuşacıktı, bir meltem gibi."Senin iyiliğinden başka ne isteyebilirim ki?"
Bir an durdu. Dudaklarında, o tanıdık, o sevgi dolu gülümseme belirdi.
"Ama eğer olur da yolda giderken bir kuyumcu görürsen,"dedi, sesinde hafif bir teklif, hafif bir yalvarış, ama daha çok, onun her zaman cevap vereceğini bildiği bir umut vardı."Bir mücevher takımı alsan."
Nâzım'ın yüzünde, ciddiyet hiç bozulmadı. Daha da derinleşti. Sanki en önemli, en kritik bir operasyon emrini almış gibiydi. Başını hafifçe eğdi, onayladı.
"Emrin olur, sahibim,"dedi.
Sesi, o kadar kararlıydı ki, tüm cennetler bu sözle aydınlanırdı. Bir an durdu; Gözlerinin içine baktı. O ela gözlerde, kendini gördü. Ama sadece kendini değil, ona duyduğu sonsuz şükranı, minneti ve o tarifsiz aşkı da gördü.
"İnsanın,"dedi, kelimeleri birer birer, özenle, sanki bir kutsal metin okur gibi telaffuz ederek,"senin gibi bir sevdiği olursa, her hafta bir mücevher alması gerekir."
Sözler, odada havada asılı kaldı. O kadar doğal, o kadar saf, o kadar içtendi ki. Ne bir abartı vardı, ne bir gösteriş. sadece, kalbinin ta derinliklerinden gelen bir gerçeklik vardı. Ona göre, bu bir lüks değil, bir zorunluluktu. Nefes almak gibi, tıpkı kalbinin atmasıi andırır biçimde. Onun gibi birine sahip olmak, ona layık olmak, onun mutluluğu için her şeyi yapmayı gerektirirdi.
Neslihan'ın gözleri doldu. ama, ağlamadı. sadece, başını hafifçe eğdi, onayladı.
Nâzım, ayağa kalktı; Tekrar selam durdu. Ve döndü, sessizce odadan çıktı. Botlarını giydi, ceketini aldı. Kapıdan çıkarken, bir an durdu, arkasına baktı. Neslihan, hâlâ yatakta, ona bakıyordu. Gülümsüyordu.
Kapı kapandı.
Neslihan, bir süre öylece kaldı; İçinde tarifsiz bir mutluluk vardı. Sonra, tekrar yastığa uzandı, gözlerini kapattı. Uykuya dalmadan önce, son düşüncesi şu oldu:
"O gitti. Ama mücevherden önce, kendisi geliyor. O, en büyük mücevherim."
---
İkinci Parça: Kuyumcu ve Siyah Kadife İçindeki Işık
Nâzım, evden çıktıktan sonra, doğrudan kuyumcuya gitmedi. Önce bir hamama gitti, yıkandı, temizlendi. Tıraş oldu. Üzerine, temiz bir gömlek, lacivert bir ceket, gri bir pantolon giydi. Saçlarını taradı; Aynada kendine baktı. Yüzünde hafif bir yorgunluk vardı, oysa gözleri parlıyordu.
Sonra, aracına bindi. Çankaya'nın o meşhur, pırıl pırıl caddelerinde ilerlemeye başladı. Vitrinler, güneşin altında ışıl ışıldı. Lüks arabalar, şık giyimli insanlar, özenle hazırlanmış mağazalar... Ama onun gözü, sadece bir yerdeydi: mücevher dükkânlarında.
Belki üçüncüydü, belki dördüncü; Durdu, bir vitrine baktı. İçeride, siyah kadife bir zemin üzerinde, tek bir takım duruyordu. Yüzük, küpe, kolye. Hepsi bir bütünün parçaları gibi, ahenkli, uyumlu, görkemli. Pırlantalar, öyle keskin, öyle parlaktı ki, güneş ışığında her biri ayrı bir gökkuşağı gibi dans ediyordu. Gümüş işçiliği, el emeği göz nuru, her bir kıvrımı ayrı bir sanat eseriydi.
kısacık nefesini tuttu Nâzım. Bu takım, ona Neslihan'ı hatırlatıyordu. O da işte böyleydi. Tek bir bütünün parçaları gibi, ahenkli, uyumlu, görkemli. Yine de o pırıltı, tek başına göz alıcı değildi; içten gelen bir ışıktı, sıcaktı, canlıydı. Bu takımın içindeki pırlantalar, onun ela gözlerindeki ışığı taşıyor muydu? Belki de tek başına hayal ediyordu.
Ama o an, kararını verdi.
Dükkâna girdi. Kapıdaki zil, hafif, ince bir ses çıkardı. İçerisi, loş ve sıcaktı. Kadife kaplı tezgâhlar, üzerinde tek tek sergilenen parçalar, aynalar, koltuklar. Satıcı, orta yaşlı, şık giyimli, beylik bir gülümsemeyle karşıladı onu. yine de sonra, yüzüne daha dikkatli baktı. Bu adamı tanıyordu; Herkes tanırdı.Tuğgeneral Nâzım. Kısa kısacık, şaşkınlıkla dondu kaldı.
"Hoş geldiniz, Komutanım,"dedi, saygıyla.
Nâzım, başıyla selamladı. Vitrindeki takımı işaret etti.
"Onu alıyorum,"dedi. Sesi sakindi, kararlıydı. Sanki tartışılacak bir şey yoktu.
Satıcı, heyecanla vitrine yöneldi. Takımı, siyah kadife bir tepsi içinde, özenle çıkardı. Tezgâha koydu. Işık, pırlantaların üzerinde dans ediyordu. Gümüş işçiliği, her birdetayı, ayrı bir güzellikteydi.
takıma baktı Nâzım. Pırlantaların ışıltısında, Neslihan'ın yüzünü gördü. Onun gülüşünü, ela gözlerini, saçlarındaki obir tel beyazı. İçi bir anda ısındı, tarifsiz bir mutluluk kapladı tüm varlığını. Bu, sadece bir mücevher takımı değildi. Bu, ona olan sevgisinin, ona olan bağlılığının, ona olan minnetinin bir sembolüydü. Bu,"sen benim en değerlimsin"demenin en somut, en görkemli haliydi.
"Kaça kadar oynarsın? Kredi kartı komisyonu alıyor musunuz?"diye sordu.
Sesinde hâlâ o sakin, o kararlı ifade vardı. İş, işti; Pazarlık, pazarlıktı. Ama belli bir yerden sonra, aslında tek başına formaliteydi. Çünkü o, ne kadar isterse, onu verecekti. O, bu takımı alacaktı.
Gizli Rezervasyon
Ogün, öğleden sonraydı; Neslihan, bir arkadaşıyla yemekteydi. Nâzım, evde yalnızdı. Çalışma odasında, bilgisayarının başındaydı. Önünde, bir seyahat sitesi açıktı. Elleri, klavyede hızlı ve kararlıydı. Gözleri, ekranda geziniyor, fiyatları, odaları, tarihleri karşılaştırıyordu.
Burj El-Arab.
Dubai'nin o eşsiz, o görkemli, o ihtişamlı oteli. Denizin üzerinde yükselen yelken şeklindeki mimarisi, daha uzaktan bile insanı büyüleyen bir heybet. İçerisi, altın varaklarla süslenmiş duvarlar, ipek kumaşlar, göz alıcı avizeler. Her odası ayrı bir saray dairesi gibi. ama, en