BÖLÜM X: YÜKSELİŞ (2027-2032)
Her terfi, Zümrüdüanka'nın ateşten çıkıp güçlenen kanatlarına yeni bir ağırlık değil, yeni bir sorumluluk daha ekledi.
10.1. Albay
2027, Ankara
İkizler doğduğunda rütbesi binbaşıydı; bir yıl sonra albaylığa yükseldi.
Terfi töreni görkemliydi. Omzuna ikinci yıldızı taktılar; göğsündeki madalyalar ışık saçıyordu. Neslihan önde oturmuş, onu izliyordu; kucağında ikizler, yanında kayınvalidesi Fatma Hanım duruyordu.
Nâzım kürsüye çıktı, konuştu; ama gözleri hep Neslihan'taydı. Ona baktı, gülümsedi; İçinde sıcak bir doluluk vardı. Artık boşluk yoktu.
Törenin ardından eve döndüler. İkizler uyuyordu; Neslihan boynuna sarıldı. "Albayım," dedi gülerek, "seninle gurur duyuyorum."
Nâzım onu öptü. "Senin sayende," dedi. "Sen ve çocuklar sayesinde."
---
İkizler bir yaşına bastığında evin neşesi iki katına çıkmıştı. Fakat Nâzım'ın içinde farklı bir heyecan daha vardı: ilk kurbanını kesecekti.
Kurbanlık koçu seçtiler. Nâzım gidip baktı; siyah, iri, sağlıklı bir hayvandı. Gözlerine uzunca baktı; bu hayvan, bir ibadet için ona teslim edilecekti.
Bayram sabahı erkenden kalktılar; yıkandılar, temizlendiler. Bayram namazına gittiler; Döndüklerinde kurbanlık hazırdı.
Bıçağı eline aldı Nâzım; Aniden tereddüt etti. Hiç canlı bir hayvanı kendisi kesmemişti. Çatışmalarda öldürmüştü, ancak bu başka bir şeydi, bu bambaşka bir ibadet.
Neslihan arkasında durdu; elleri kucağında, bebekler uyuyordu. Gözleri Nâzım'ı izliyordu.
Nâzım derin bir nefes aldı; besmele çekti: "Bismillahi Allahu Ekber."
Ve kesti.
Kan aktı; Nâzım'ın elleri titriyordu. Bütün bunlara rağmen içinde bir huzur vardı; bu kan, bir ibadetin, bir paylaşmanın, bir şükranın parçasıydı.
Eti doğradılar, parçaladılar, pay ettiler. Bir kısmını kendilerine ayırdılar, bir kısmını komşulara, bir kısmını muhtaçlara verdiler.
Akşam yemeğinde o gün kestikleri kurbandan yediler. Nâzım lokmayı ağzına attığında düşündü: bu et sıradan bir et değil, bir ibadet, bir şükür, bir paylaşmaydı.
"İlk kurbanım," dedi. "Gerçek anlamda ilk kurbanım."
Neslihan gülümsedi. "Allah kabul etsin," dedi.
Nâzım başını hafifçe salladı. "Amin. İnşallah," diye cevap verdi.
Aylar geçti; ikizler büyüdü, emekledi, yürümeye başladı. Nâzım'ın ibadetleri disipline girdi.
Her sabah ezanla uyanıyor, abdest alıyor, namaz kılıyordu. Sonra Kur'an okuyup dua ediyordu; Öğle, ikindi, akşam, yatsı... Hepsi nizamlıydı. Bazen Neslihan katılıyor, birlikte kılıyorlardı. Bebekler ağladığında namaz kesiliyor; sonra kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Yine de hiç aksatmıyorlardı.
Geceleri bebekler uyuduktan sonra Nâzım bazen kalkıp teheccüd namazına duruyordu. O sessizlikte sadece o ve Rabbi vardı. İşte o anlarda en çok huzuru buluyordu.
Bir gece yine teheccüd kıldıktan sonra dua ederken içinden geçenleri düşündü.
"Allah'ım, sana ne kadar şükretsem az. Bir eş verdin, çocuklar verdin, bir yuva verdin. Bana iman, ibadet, huzur verdin. O soğuk evden, o gri adamlardan, o karanlıktan kurtardın beni. Sevmeyi, hissetmeyi, sana yönelmeyi öğrettin."
Gözyaşları, yanaklarından süzüldü.
"Ben ne yaptım da bunları hak ettim? Hiç. Sadece senin merhametin, senin sevgin. Şimdi anlıyorum: her şey senden geliyor; her şey sana dönüyor."
Ellerini açtı, yalvardı.
"Allah'ım, beni bu yoldan ayırma. Sabır ver, güç ver, sevgi ver. Ailemi koru, vatanımı koru, milletimi koru. Ve bir gün bana senin rızanı kazanmayı nasip eyle. Belki senin yolunda, senin için şehit olmayı da."
O anda içinde bir kıpırtı belirdi; şehadet arzusu yeniden uyanmıştı. Ancak bu kezfarklıydı: sadece vatan için değil, Allah için de idi. İkisi birden vardı içinde.
Üçüncü Çocuk
İkizler bir yaşına bastığında Neslihan yine hamileydi; bu kez tek bir bebek. Dokuz ay sonra bir erkek çocuk daha dünyaya geldi. Adını, Neslihan'ın babasının anısına koydular: Ali.
Nâzım yine hastane koridorunda saatlerce bekledi; bu sefer daha sakindi. Ne yapacağını bilmenin, ne hissedeceğini tahmin etmenin verdiği bir sükûn vardı. Gene de o koridor, o beyaz duvarlar, o yankılanan ayak sesleri, her defasında aynı heyecan, aynı korku.
Kapı açıldığında hemşire gülümsedi: "Sağlıklı bir erkek bebek," dedi. "Anne de iyi."
Nâzım içeri girdi. Neslihan yorgun ama mutluydu; kucağında küçük Ali vardı. Nâzım eğildi, ikisini de öptü. "Teşekkür ederim," dedi. "Bir kez daha teşekkür ederim."
---
Dördüncü Çocuk
Ali iki yaşına bastığında sürpriz bir haber daha geldi: Neslihan yine hamileydi. Bu kez bir kızdı; adını Neslihan'ın annesinden aldılar: Fatma.
Dört çocuk; İkizler, Ali ve küçük Fatma. Ev neşeyle doldu; koşuşturmalar, ağlamalar, kahkahalar. Her akşam işten döndüğünde kapıda dört çocuk onu karşılıyordu: ikizler boynuna atlıyor, Ali bacaklarına sarılıyor, Fatma kucağa alınmak için ağlıyordu.
Nâzım bu anların hiçbirini kaçırmıyordu. Yorgun olsa da, hasta olsa da, her akşam çocuklarıyla oynuyor, onlarla vakit geçiriyordu. Çünkü biliyordu: bu anlar bir daha geri gelmeyecekti.
10.1.1. İran'ın Kırılması
Nisan 2027, Ankara — Karargâh
Operasyonun üzerinden aylar geçmiş; tarikat örgütü çökertilmiş, İran'daki dini liderin ölümü hâlâ yankılanıyor; sınırın öbür tarafından gelen haberler giderek daha karmaşık bir hal alıyordu.
Nâzım odasında haritanın başında duruyordu; kırmızı kalemle işaretlenmiş noktalar gözünü tutuyordu. Önünde istihbarat raporları yığılmıştı; her biri ayrı bir felaketin habercisiydi. Yeni gelen yönetim İran'ın tümünde hâkimiyet sağlayamamış, sadece Tahran ve çevresinde meşruiyet ilan edebilmişti; geriye kalanlar eski rejimin izlerini taşıyan güçlerin elinde kalmıştı. Ülke fiilen ikiye bölünmüştü.
Bir buçuk yıl süren karışıklıklar sonunda patlamış, iç savaş başlamıştı. Her gün yeni çatışma haberleri geliyordu; geceleri gökyüzünde patlayan ışıklar insanlık dramının yeni perdesini aralıyordu.
Telefon çaldı; iç hattan biri arıyordu. Dışişleri Bakanlığı'ndan bir yetkiliydi.
"Komutanım, son durumu değerlendirmemiz gerekiyor. Sınır hattında hareketlilik var. Tahran yönetimi sınırların açık kalmasını talep ediyor."
Bir an düşündü Nâzım. Parmakları masaya ritmik ritmik vurdu. Sonra kararını verdi.
"Sınırları derhal kapatın. Ticareti, geçişi, her şeyi durdurun. Bir tek kişi bile içeri girmesin."
Yetkili tereddüt etti, sesi incecikti: "Komutanım, bunun diplomatik bir krize dönüşme riski var."
"Zaten krize dönüşecek," dedi Nâzım, sesi serinkanlı ama soğuktu. "Önce onların nasıl bir hamle yapacağını görelim. Hazırlıklı olalım."
Bir hafta içinde diplomatik ilişkiler resmen koptu. Ardından ambargo devreye girdi: önce ağır silahlar ve enerji, sonra gıda, sonra tekstil... İthalat da ihracat da durdu. İran, dört bir yanından kuşatılmış bir ülke gibiydi. Amaç açıktı: onu Kuzey Kore örneğine benzer bir içe kapanmaya mahkûm etmek.
Mayıs 2027, Karargâh — İstihbarat Toplantısı
Haritalar masaya serilmişti. Uydu görüntüleri, istihbarat raporları, analizler dizilmişti önlerine. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: İran ikiye bölünmüştü ve iç savaş her geçen gün daha da alevleniyordu.
Bir istihbaratçı dosyayı açtı, sesi titrek değildi ama cümleleri ağırdı: "Komutanım, ilk öldürülen dini liderin memleketi Meşhed neredeyse bir hayalet şehre dönüştü. İnsanlar kaçmış, evler boş. Sokaklarda sadece silahlı gruplar dolaşıyor. Şehir tamamen kontrol dışı."
Nâzım sessizce dinledi. Yüzü ifadesizdi ama gözlerinde bir şeyler parlıyordu; yılların biriktirdiği, tarif edilmesi güç bir ağırlık.
Başka bir subay söz aldı: "Artık iki başkent var. Biri Tahran, biri İsfahan. Her biri ayrı bir yönetim, ayrı bir meşruiyet iddiası. Halk şaşkın, ne yapacağını bilmiyor."
Toplantı uzadı; saatlerce konuştular, tartıştılar, değerlendirdiler. Yine de herkes sustuğunda Nâzım son sözü söyledi:
"Bu konuda Ankara ölümüne susacak."
Subaylar birbirine baktı. Anlamışlardı; bu bir stratejiden öte bir duruştu.
Aynı Gece, Nâzım’ın Çalışma Odası
Neslihan iki çayla içeri girdi. Nâzım’ı masasının başında, pencereden dışarı bakarken buldu; bakışl