Bölüm XI (2. kısım)
31 Mayıs 2033, Öğle — Ankara
Bavullar hazırdı.
Nâzım, valizleri kapıya dizmiş, son bir kez evi süzüyordu. Üzerinde sivil kıyafetler vardı: lacivert bir polo yaka, bej bir pantolon, rahat ayakkabılar. Ama duruşu, o mareşal duruşuydu; Omuzları dik, bakışları vakur. Yılların askeri disiplini, sivil kıyafetlerin altında bile kendini belli ediyordu.
Neslihan, yanına geldi, koluna girdi. Üzerinde açık mavi bir elbise vardı, saçlarını omuzlarına dökmüştü. Güneş gözlüğünü taktı, gülümsedi.
"Hazır mısın?"diye sordu.
Nâzım, ona döndü; Gözlerinin içine baktı. O ela gözlerde, kendini bulduğu sonsuzluğu gördü.
"Seninle her yere hazırım,"dedi yumuşak bir sesle.
Arabaya bindiler. Nâzım direksiyondaydı, Neslihan yan koltukta. Çocuklar, bir haftalığına kayınvalideye emanet edilmişti. İki haftalık bir kaçamak. sadece ikisi. Baş başa.
Neslihan, merakla sordu:"Nereye gidiyoruz?"
sırıttı Nâzım."Sürpriz."
"Ay, yine mi sürpriz? Geçen sefer Kıbrıs'tı, şimdi ne? Paris? Roma?"
Nâzım, cevap vermedi. Sadece gülümsedi.
Arabayla Esenboğa Havalimanı'na gittiler. Özel bir VIP salonuna yönlendirildiler.Neslihan, şaşkınlıklaetrafına bakındı. Bu kadar özel bir muamele, onu biraz tedirgin etmişti.
"Nâzım, ne oluyor? Bu ne ciddiyet?"
"Endişelenme,"dedi, elini tuttu."Sadece doğum gününü hak ettiğin gibi kutlamak istiyorum."
Uçağa bindiler; İlk sınıftı. Koltuklar rahattı, ikramlar lezzetliydi. Neslihan, pencereden dışarı baktı. Bulutlar, bembeyaz, sonsuz. Nâzım, yanında, elini tutmuş, sessizce bekliyordu.
---
31 Mayıs 2033, Akşam — Dubai
Uçak, Dubai'ye indiğinde hava kararmak üzereydi. Dışarı adım attıklarında, sıcak ve nemli bir hava yüzlerini okşadı. Uzakta, ışıklar içinde yükselen Burj Khalifa, gökyüzünü deliyordu. O kadar yüksekti ki, insanın başı dönüyordu.
Neslihan, büyülenmiş gibi bakıyordu."Vay canına..."
elini tuttu Nâzım."Hoşgeldin Dubai'ye."
Doğrudan Burj Khalifa'yagittiler; Dünyanın en yüksek binası. Asansörle, birkaç saniye içinde, 124. kata çıktılar. Gözlem terası.
Manzara, tarif edilemezdi.
Aşağıda, uçsuz bucaksız bir şehir uzanıyordu. Işıklar, birer ateş böceği gibi dans ediyor, gökdelenler gökyüzüne uzanıyor, yollar araba farlarıyla bezenmiş sonsuz birer ırmak gibi parlıyordu. Uzakta, dümdüz bir çöl, karanlığın içinde kayboluyor, daha da uzakta ise, körfezin suları ışıl ışıldı. İnsan, dünyanın tepesinde durduğunu hissediyordu.
nefesini tuttu Neslihan."Bu... bu inanılmaz."
Nâzım, arkadan sarıldı, başını omzuna koydu."Senin için,"dedi."Her şey senin için."
Yarım gün boyunca, Burj Khalifa'nın içinde kayboldular. Müzesini gezdiler, hızını hissettiler, etkileyici mimarisini incelediler. Neslihan, her şeyi merak ediyor, her yere dokunuyor, her detayın fotoğrafını çekiyordu. Nâzım, onu izliyor, sessizce gülümsüyor, içinde tarifsiz bir mutluluk biriktiriyordu.
---
31 Mayıs 2033, Geç Saat — Yemek
Akşam, Burj Khalifa'nın içinde, lüks bir restoranda yemek yediler. Daha önce böyle bir yer görmemişti Neslihan. Şamdanlar, ipek masa örtüleri, porselen tabaklar, gümüş çatal bıçaklar. Garsonlar, bembeyaz eldivenlerle servis yapıyor, her bir tabağı bir sanat eseri gibi sunuyorlardı.
Nâzım, karşılıklı oturuyor, bir bardak meyve suyu içiyor, arada bir elini uzatıp onun elini tutuyordu.
"Çok güzelsin,"dedi bir ara.
Neslihan, mahcup oldu."Saçmalama."
"Saçmalamıyorum. Her zamankinden daha güzel görünüyorsun. Işıklar mı öyle geliyor, yoksa ben mi sana her gün biraz daha âşık oluyorum?"
Neslihan güldü."Çok romantiksin."
"Sadece senin için."
Yemek ilerledi. Nâzım, bir ara garsona bir işaret yaptı. Garson, bir sürahi taze sıkılmış portakal suyu getirdi. Nâzım, Neslihan'ın bardağına doldurdu.
"İç,"dedi."Bu çok iyidir."
içti Neslihan. Gerçekten de çok lezzetliydi. yine de birkaç dakika sonra, bakışları ağırlaşmaya başladı. Başı öne düştü, elleri gevşedi; Uyku hapı.
Nâzım, hemen yanına gitti; Onu kollarına aldı. Başını göğsüne yasladı. Saçlarını okşadı.
"Üzgünüm aşkım,"dedi fısıltıyla."Ama sürprizi mahvetmek istemedim."
Hesabı ödedi, Neslihan'ı kucağına aldı. Restorandan çıktı; Taksi çağırdı. Taksi şoförü, şaşkınlıkla baktı ama bir şey söylemedi.
"Burj El-Arab,"dedi Nâzım.
---
31 Mayıs 2033, Gece Yarısı — Burj El-Arab
Taksi, otelin önünde durdu.
Burj El-Arab; Dünyanın en lüks oteli. Bir yelkenliyi andıran eşsiz mimarisi, ışıklar içinde parlıyor, denizin üzerinde süzülüyordu. Etrafta, pırıl pırıl arabalar, şık giyimli insanlar, her şey göz alıcıydı.
Nâzım, parayı verdi, teşekkür etti; Neslihan'ı hâlâ kucağında taşıyordu. Uyuyordu, mışıl mışıl. Otelin kapısından içeri girdi.
Resepsiyon görevlileri, onu görünce saygıyla eğildi. Rezervasyonu kontrol ettiler, anahtarı uzattılar. Özel bir asistan, onları Kral Dairesi'ne kadar götürdü.
Nâzım, Neslihan'ı kucağında, koridorlardan geçti. Merdivenleri çıktı. Her adımda, zincirler şakırdıyor gibiydi. Ama o ses, onun için en güzel müzîkti.
Kapıyı açtı, içeri girdi.
Kral Dairesi. City View.
Duvarlar altın varaklarla süslenmişti. Tavan, muhteşem bir avizeyle ışıl ışıldı. Yerler, ipek halılarla kaplıydı. Kocaman, cam duvarın ardında, Dubai'nin gece ışıkları uzanıyor, sonsuzluğa karışıyordu.
yatak odasına geçti Nâzım. Devasa, rahat, bembeyaz çarşaflarla kaplı bir yatak. Neslihan'ı yavaşça, özenle, uyandırmamaya çalışarak yatağa bıraktı. Başını yastığa yerleştirdi; Saçlarını okşadı. Alnından öptü.
"Yarın,"dedi fısıltıyla."Yarın göreceksin."
Nâzım, Neslihan’ı yavaşça, özenle, bir kuş tüyü kadar hafif dokunuşlarla yatağa bıraktı. Yüzünde o huzurlu ifade, dudaklarında hafif bir tebessüm. Uyuyordu. Geceyi kovalayan o yorgunluk, şimdi onu sakin bir limana çekmişti.
Nâzım, bir an öylece durdu, ona baktı. Saçlarını okşadı, alnından öptü; Sonra sessizce balkona çıktı.
Cam kapıyı araladı, dışarı adım attı.
Dubai, gecenin koynunda pırıl pırıl yanıyordu. Işıklar, birer ateş böceği gibi dans ediyor, gökdelenler gökyüzüne uzanıyor, uzakta körfezin suları ışıl ışıl parlıyordu. Buna rağmen onun gözleri, bu ihtişamın içinde bir noktaya takılıp kalmıştı. Ufka; Sonsuzluğa.
Ellerini korkuluğa dayadı. Derin bir nefes aldı.
Ve içinden geçenleri, tek başına kendisinin duyabileceği bir sessizlikte, fısıltıyla, bazen de tek başına ruhunun derinliklerinde yankılanan bir sesle dökmeye başladı.
Aşk... Aşk benim için bir Sednaya Hapishanesi.
O karanlık koridorlar, o nemli hücreler, o damla sesi... Hepsi birer hatıra; Ama senin hapishanen farklı. Orada işkence aletleri vardı, zincirler vardı, acı vardı.Burada ise... burada sadece sen varsın. Senin gözlerin, senin ellerin, senin sevgin.
Ve ben, iyi ki o hapishanenin tutsağı oldum.
Dudakları kıpırdadı. Sesi, bir mırıltıdan farksızdı:
— İyi ki senin tutsağın oldum...
Başını kaldırdı, gökyüzüne baktı; Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Bu kezse, bu kez, daha yakındılar, daha sıcaktılar, daha anlamlıydılar. Ona bakıyorlardı. Sanki orada, bir yerlerde, annesi ve babası da vardı. Onu izliyor, gülümsüyorlardı.
Adımı, senin adının yanında, mahşerde yazsınlar.
Sesi, bu kez daha kararlıydı. Bir yakarış değil, bir teslimiyetti.
Yazsınlar ki, o büyük günde, o hesap gününde, senin yanında durayım. Seni gölgemde tutayım. Edebilecek olursam, edecek olduğum şefaat, senin üstünü örtsün. O günün korkusundan, o günün dehşetinden, o günün hesabından seni emin kılsın.
Gözleri doldu. Ama ağlamadı.
Beni, sanki o talihsiz mahkumların başına gelen gibi...
Bir an duraksadı. O cümle, Sednaya’nın karanlık koridorlarında, hücre kapılarının arkasında, yıllarca duyulan o acı, o alaycı, o yıkıcı cümle aklına geldi.
“İsim benzerliği var...”
Derlerdi; Sonra götürürlerdi. Sonra bir daha haber alınmazdı.
Sen de öyle yaptın, aşkım. Sen de bana, “İsim benzerliği var” dedin. Bu kezse, senin benzerliğin, onlarınkinden farklıydı. Sen beni götürdün, evet. Ama senin götürdüğün yer, karanlık bir hücre değildi. Senin götürdüğün yer, senin kalbindi.
Ve artık dönüşü