BÖLÜM XI: BERZAH (2032)
Zümrüdüanka’nın en uzun uçuşu, görünmeyen yaraların ve suskun gecelerin içinden geçti; ışık, en karanlık yerde bile kaldı.
11.1. Rapor
Mart 2032, Ankara — Karargâh
Güneşli bir sabah. Nâzım, masasında oturuyor, gelen raporları inceliyordu. Dışarıda kuşlar ötüyor, baharın gelişini müjdeliyordu. İçinde bir huzur vardı. Neslihan'la mutluydular, dört çocukları büyüyor, her biri ayrı bir gurur kaynağı oluyordu. Artık tamamlanmıştı.
Telefon çaldı. İç hat."Komutanım, özel bir zarf geldi. Elden teslim edilmesi gerekiyor."
Nâzım,"Gönderin,"dedi.
Birkaç dakika sonra, bir astı elinde kırmızı bir dosyayla girdi."Komutanım, gizli ibareli. Özel kurye ile geldi."
Nâzım, dosyayı aldı, astı çıktı; Zarfı açtı. İçinden belgeler çıktı. Eski belgeler, yıllar öncesine ait. Fotokopiler, resmî yazılar, el yazısı notlar. Okumaya başladı.
İlk sayfada bir isim vardı: Ekrem; İkinci sayfada Münevver. Üçüncü sayfada bir vakıf adı: PDY. Ve dördüncü sayfada kendi adı: Nâzım.
Okudukça, yüzü bembeyaz oldu; Kalbi hızlandı. Nefes almak zorlaştı.
Belgelerde yazıyordu: Ekrem ve Münevver, PDY'nin gizli üyeleriydi. Yıllarca devletin kademelerine yerleştirilmek üzere çocuklar yetiştirmişlerdi. Nâzım, bu çocuklardan biriydi. Bir"proje"olarak seçilmiş, şekillendirilmiş, yönlendirilmişti. Babasının şehit olması, annesinin ölümü, onların işine gelmişti. Yetim bir çocuk, kolay hedefti.
Daha da kötüsü: Ekrem, yüzleşmeden sonra bazı belgeleri bir vakfa teslim etmişti. O belgelerde, Nâzım'ın"gerçek kimliği"ifşa ediliyordu."Şehit çocuğu değil, bizim yetiştirdiğimiz bir nefer"gibi ifadeler vardı. Soy bağı olmasa da,"onların kanından geldiği"izlenimi yaratılmaya çalışılıyordu.
Ve şimdi, o belgeler bazı çevrelerde dolaşıyor, Nâzım'ı itibarsızlaştırmak için kullanılıyordu.
Dosyanın son sayfasında bir not vardı:"Hedef: Tümgeneral Nâzım'ın, PDY ile bağlantılı olduğu iddiasını yaymak. Soy bağı olmasa da, 'onların kanından' geldiği izlenimini yaratmak. Böylece hem itibarı zedelenecek hem de görevden alınması sağlanacak."
Nâzım, dosyayı kapattı. Elleri titriyordu.
---
11.2. Korku
O akşam, eve döndüğünde, Neslihan her zamanki gibi kapıdaydı. Ama Nâzım'ın yüzü bembeyazdı; Gözleri dalgındı, elleri titriyordu.
"Ne oldu?"diye sordu Neslihan."Bir şey mi var?"
bir an durdu Nâzım. Anlatmalı mıydı? Anlatırsa, onu da bu bataklığa çekecekti. Ya onu da sorgularlarsa? Ya ona da"terörist eşi"derlerse? Ya onun hayatını da mahvederlerse? Çocuklar? Onlar ne olacaktı?
"İşle ilgili,"dedi."Yorucu bir gündü."
inanmadı Neslihan. Buna rağmen üstelemedi."Gel, yemek hazır."
Yemekboyunca konuşmadı Nâzım. Çocuklar bir şeyler anlattı, güldü, eğlendi. O, sadece bakıyor, duymuyordu. Neslihan'ın sorularına tek heceli cevaplar verdi. Gözleri hep uzaklardaydı.
O gece, uyuyamadı; Saatlerce tavana baktı. Neslihan yanında uyuyordu, mışıl mışıl. Ona bakarken, içinde bir şeyler kopuyordu.
Ya beni ait olmadığım bir yere koyarlarsa? Ya"onların kanını taşıyorsun"derlerse? oysa benim kanım, babamın kanı. Şehit kanı. Ama kim bilecek? Kim görecek?
Peki ya ben? Ben neyim? Kendi irademle mi seçtim bu yolu, yoksa onlar mı seçtirdi? Babamın ruhu, bana ne derdi? Annem, üç saatliğine kucağında tuttuktan sonra ölen o kadın, bana ne derdi?
Neslihan... Ya onu da bu pisliğe bulaştırırlarsa? Ya ona da"terörist eşi"derlerse? Ya onun hayatını da mahvederlerse? Çocuklar... Onlara ne olur?
Ve en büyük korku: Ya gerçekten onların kanı varsa içimde? Ya ben, bilmeden, onların bir parçasıysam?
Korku. İlk defa —hayatında gerçekten ilk kez— içinde tanıdığı, adını koyabildiği bir korku belirdi: kaybetme korkusu. Aidiyetini, kimliğini, sevdiğini yitirme korkusu. Ağır, çetrefilli ve şimdiye dek hiç tatmadığı kadar gerçek.
Bu kezse, anlatamadı. İçine attı.
---
11.3. On Dört Gün
Sonraki on dört gün, Nâzım için içten gelen bir cehennem gibiydi.
Her sabah karargâha gidiyordu; toplantılara katılıyor, emirler veriyor, brifingler sunuyordu. Dışarıdan bakana olduğu gibiydi: soğukkanlı, disiplinli, hatasız. Ama kabuğunun altında bir volkan usul usul kaynıyor, tepede sadece bir kıvılcım bekliyordu.
Her gece eve döndüğünde çalışma odasına kapanıyor, dosyayı açıyor, okuyordu. Bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha. Kelimeler aynıydı; her seferinde daha derine, daha sinsi bir yere saplanıyorlardı.
Neslihan bir şeylerin ters gittiğini hissetti. İlk gece gözünün içine bakıp sordu: "Bir şey mi var?" Nâzım, usulce: "Yok, sadece yorgunum," dedi. İkinci gece aynı soru, aynı yankı. Üçüncü gece sormadı; sadece sarıldı, başını göğsüne yasladı, bekledi.
Ama Nâzım anlatamıyordu; Kelimeler boğazında düğümlenmişti. İçindeki korku o kadar büyüktü ki paylaşmaya cesaret edemiyordu; paylaşmak, onu da bataklığa çekecek gibiydi.
---
Beşinci Gün
Bir gün toplantıda bir general yanına eğildi. "Nâzım," dedi alçak bir sesle, "hakkında konuşulanlar var. Bir şey duydum. Tedbirli ol."
Nâzım teşekkür etti; yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Yine de içinde, korku biraz daha büyüdü; gölgesi uzadı.
---
Yedinci Gün
Bir astı, imalı bir soru sordu: "Komutanım, siz nerede büyümüştünüz?"
Nâzım, cevap verdi:"Ankara'da."
O ast daha fazla sormadı; bakışları konuştu. Nâzım, o bakışta ne olduğunu biliyordu: şüpheydi, sinsice yerleşen bir kuşku.
---
Dokuzuncu Gün
Bir ihbar geldi, isim vermeyen bir mektup posta yoluyla: "Tümgeneral Nâzım, PDY'nin yetiştirmesidir. Gerçek kimliği gizlenmektedir." Mektup istihbarata ulaştı; soruşturma açılması bekleniyordu.
---
On Birinci Gün
Üst komutanı tarafından çağrıldı. General, "Nâzım," dedi, "seni tanıyoruz, biliyoruz. Ama bu tür iddialar gölge düşürür. Açıklığa kavuşana kadar dikkatli ol."
"Emredersiniz," dedi Nâzım. Söyledi; ama içindeki volkanın kapağı titriyordu.
---
On Üçüncü Gece
Neslihan dayanamadı.
"Nâzım," dedi bir gece Neslihan, "lütfen anlat. Ne oluyor? Eriyorsun gözümün önünde. On üç gündür aynı yataktayız ama sen uyumuyorsun. Yemek yemiyorsun, konuşmuyorsun. Ne oldu?"
Nâzım baktı ona; gözlerinde kaybetme korkusu vardı. Buna rağmen anlatamadı. Anlatırsa onu da sürükleyecekti; sustu.
Neslihan ağlamaya başladı. "Beni sevmiyor musun? Bana güvenmiyor musun?" diye inledi.
Nâzım sarıldı ona. "Seviyorum," dedi. "Çok seviyorum. O yüzden anlatamıyorum. Seni korumak için susuyorum."
Neslihan anlamadı; ama daha fazla sormadı. Sadece sarıldı, ağladı, bekledi, beklediği her anı umutla doldurarak.
---
On Üçüncü Gün Sabahı
Bir mesaj geldi: "Soruşturma açıldı. İfadenize başvurulacak."
Nâzım mesajı okudu. İçinde bir şey koptu; o an her şeyin bittiğini hissetti.
---
11.4. On Dördüncü Gece: Kalp Krizi
2 Nisan 2032, Gece Yarısı — Çalışma Odası
Çalışma odasında yalnızdı Nâzım. Saatler gece yarısını çoktan geçmişti. Dışarıda Ankara soğuk, sokaklar sakindi. İçeride ise fırtına kopuyordu; sessiz, içe dönük bir kıyamet.
Masa lambasının sarı ışığı dosyaya düşüyordu: on dört gündür her gece okunan dosya. Sayfalar yıpranmış, kenarları kıvrılmıştı; üzerlerinde aynı suçlamalar, aynı gölgeler.
Bir kez daha okudu. Her cümle hançer gibi saplanıyor, her kelime biraz daha derin bir yarık açıyordu içinde.
Sonra bıraktı, pencereye yürüdü. Gökyüzü kapkaraydı; ay yoktu, yıldız da yoktu. Sanki gök de ona sırtını dönmüştü.
İçinden geçenleri düşündü:
Ya beni ait olmadığım bir yerde kılarlarsa? Ya "onların kanını taşıyorsun" derlerse? oysa benim kanım babamın kanı: şehit kanı. Kim bilecek bunu? Kim görecek?
Peki ya ben? Ben neyim? Bu yolu kendi irademle mi seçtim, yoksa beni yönlendirdiler mi? Babamın ruhu ne derdi bana? Annem, üç saatliğine kucağında tuttuğu o bebeğe ne derdi?
Neslihan... Ya onu da bu pisliğe bulaştırırlarsa? "Terörist eşi" derlerse ona? Ya hayatını mahvederlerse? Çocuklar... onlar ne yapar, nasıl taşırlar bunu?
Allah'ım, ne yapacağım? Nasıl çıkacağım bu işin içinden?
Dualar geçti aklından ama dudakları kıpırdamadı. Kelimeler boğazında düğümlendi. Nefes almak zorlaştı; göğsüne