Keşfet

BÖLÜM XII.5: BEDDUANIN TECELLİSİ

Zümrüdüanka

Geçmişin gölgeleri dağıldığında Zümrüdüanka’nın ateşi daha berrak yandı; adalet, külün içinden yükselen sessiz bir cevap oldu.

(Ekim 2038 – Aralık 2038)

Rusya Federasyonu, Moskova, Bir Otel Odası

Üzerinden aylar geçmişti. Nâzım, Korgeneral üniformasını giydiği o büyük törenden sonra, devlet adına bir dizi resmî ziyaret için Rusya'daydı. Moskova'nın gri gökyüzü, sanki ona Hakkâri'yi hatırlatıyordu; ama bu kez içi buz tutmamıştı. İçi, ılıktı. Çünkü içinde Neslihan'ın sevgisi, çocuklarının hatırası, torunlarının neşesi vardı.

Ama bir şey daha vardı. İçinde, tarif edemediği bir ağırlık.

Bir gece, saat sabaha karşı üçte uyandı. Yine o saat. Yine o koridor yoktu, ama bir başka çağrı vardı. Telefonu çaldı. Hattın öteki ucunda, eski bir istihbarat mensubu, şimdi emekli, oysa hâlâ"duyan"biri vardı.

"Komutanım,"dedi ses."Size bir şey anlatmalıyım. Kulak kabarttığım bazı fısıltılar var. Suriye'den, Rusya'dan, Avrupa'dan... Garip şeyler oluyor. O aile... Hani şu, yıllar önce... Beşar Esad'ın yakın çevresinden kalanlar... Onların başına gelmeyen kalmamış."

Nâzım, elinde telefon, pencereye yürüdü. Moskova'nın soğuk gecesinde, kar taneleri usulca düşüyordu. Sessizce dinledi.

"Önce kardeşi Mahir, ağır bir lösemi teşhisiyle yattığı hastanede öldü. Altı ay sürmedi. Sonra Enisa'nın kızı... Kolon kanseri. Daha otuzunda bile değildi. Sonra Esad'ın kuzenleri, bir bir hepatit salgınında kırıldılar. Bir tanesi kurtuldu ama o da araba kazasında sakat kaldı."

Nâzım'ın kaşları çatıldı."Bir salgın mı yani? Bir kaza mı? Bunlar normal."

Adamın sesi, biraz daha alçaldı:"Normal değil, komutanım. Çünkü sadece ölümler değil. O ailenin elinde ne kadar servet varsa, hepsi bir bir eridi. İsviçre bankalarındaki hesaplar donduruldu. Lübnan'daki gayrimenkuller, bir gecede çıkan gizemli yangınlarla kül oldu. Bir zamanların milyarderleri, şimdi Beyrut'un varoşlarında, iki odalı bir evde yaşıyor. İş buldular mı? En fazla iki ay dayanabiliyorlar. Kimi inşaatta çalıştı, bir ay sonra kovuldu. Kimi bir dükkânda tezgâhtarlık yaptı, iki hafta sonra kapı önüne kondu. Sanki bir lanet, peşlerini bırakmıyor."

derin bir nefes aldı Nâzım. İçinden bir şey geçti: Lanet mi? Yoksa beddua mı?

Telefonu kapattıktan sonra, uzun süre pencerenin önünde durdu. Kar yağıyordu. O eski günler geldi aklına: Hakkâri'de, bir operasyon dönüşü, karın içinde yürürken hissettiği o soğuk... yine de şimdi, içindeki soğuk değil, garip bir sıcaklıktı. Sanki bir şeylerin yerli yerine oturduğunu hissediyordu.

---

Aralık 2038, Rusya — St. Petersburg

Nâzım, ziyaretinin son durağında, St. Petersburg'da bir oteldeydi. Akşam yemeğinde, yanına bir Rus general oturdu. General, laf arasında,"Komşularımızda garip işler oluyor,"dedi."Ortadoğu'dan gelen bazı aileler var.Bir zamanlar burada malikânelerde yaşarlardı. Şimdi ne malikâne kaldı ne de onlar. Geçen hafta, bir baskın haberi geldi. Interpol, uluslararası bir operasyonla, onlardan geriye ne kaldıysa hepsini topladı. Sınırdışı ettiler. Ama gidecek yerleri yok. En son, Ukrayna sınırında bir yerde, kimsesizler mezarlığına gömüldüklerini duydum."

Nâzım, elindeki bardağı masaya bıraktı. Yüzü ifadesizdi ama içinden bir şey kaynamaya başladı. O gece, otel odasında, saatlerce uyuyamadı. Zihninde, yıllar önce Sednaya Hapishanesi'nde gördüğü o duvar yazıları canlandı:"Allah'ım, kurtar beni buradan!""İşkencecilere lanet olsun!"

Ve sonra, o an aklına düştü: Ben de lanet etmiş miydim? Yoksa tek başına beddua mı?

---

Aynı Gecenin Sabahı, 03:00

Saat yine üç. Nâzım, aniden uyandı. Ter içindeydi. Bir rüya görmüştü: O eski, karanlık kan kokan koridor. Ama bu kez, koridorun sonunda bir ışık değil, bir karanlık vardı. O karanlığın içinde, yüzleri silik, sürünen varlıklar... Sonra bir ses:"Bitti. Artık temizlendi."

Telefonu çaldı; Yine o eski istihbaratçı. Sesinde, garip bir titreme vardı:

"Komutanım, son haber geldi. Dün gece, Interpol'ün düzenlediği büyük bir operasyonla, o aileden geriye kalan herkes toplandı. Çıkan çatışmada hepsi öldü. Hepsi. Toprağa karıştılar. Artık ne bir iz kaldı ne de bir nefes. Dosya kapandı."

telefonu elinde tuttu Nâzım. Bir an, ne diyeceğini bilemedi; Sonra, pencereden dışarı baktı. St. Petersburg'un beyaz gecelerinde, kar taneleri hâlâ düşüyordu.Ama bu kez, daha hafiftiler, daha temizdiler.

İçinde, yıllardır hissettiği o ağırlık, o buz parçası, eriyip gitti. Daha önce de rahatlamıştı ama bu kez bambaşkaydı. Sanki sırtından bir dağ kalkmıştı. Sanki ruhu, son bir kez daha arınmıştı.

Elleri titreyerek, telefonu kapattı. Sonra, ellerini açtı, dua etti:

"Allah'ım, sen adaletin ta kendisisin. Senin hükmün, her hükmün üstündedir. Ben sadece bir kulundum, acizdim. O an, o harabelerde, o kadar acı gördüm ki, içimden başka bir şey gelmedi. Ama şimdi anlıyorum ki, senin adaletin, benim bedduamdan çok daha büyük. Çok daha derin. Çok daha kapsamlı."

Gözleri doldu. Bu kezse, bu kez, ne hüzündendi ne de sevinç. Sadece, derin bir teslimiyet.

"Şimdi içim tam olarak rahatladı. Artık daha fazla o bedduanın ağırlığını taşımayacağım. Onu sana havale ettim. Ve sen, en güzel şekilde, en adil şekilde hallettin. Sana sonsuz şükürler olsun."

Başını kaldırdı, gökyüzüne baktı; Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama bu kez, daha da yakındılar, daha da sıcaktılar.

Ve o an, içinde bir şey daha hissetti: Artık gerçekten özgürüm.

Sabah olduğunda, valizini topladı; Türkiye'ye dönüyordu. Yine de bu kez, dönüşü farklıydı. Çünkü biliyordu ki, geçmişin tüm gölgeleri,tüm iftiraları, tüm ihanetleri, artık sonsuza dek silinmişti. Geriye sadece ışık kalmıştı.

Ve o ışık, onu evine, ailesine, Neslihan'ına götürecekti.

Bir daha asla, o bedduanın ağırlığını taşımayacaktı.

Çünkü o ağırlık, artık yoktu.

BÖLÜM XII.6: KÖK (Ekim 2038)

Zümrüdüanka, en yükseğe çıkmadan önce, ilk yuvasının küllerine bir kez daha dokunmalıydı; kökler, kanatlardan önce gelirdi.

12.6.1. Yol

Ekim 2038'in son haftasıydı. Ankara, sonbaharın o hüzünlü ama vakur havasını taşıyordu. Nâzım, bir haftalık izin almıştı. Kimseye tam olarak nereye gideceğini söylememişti. tek başına Neslihan'a,"Bir yere gitmem gerek,"demişti. O da sormamıştı. Anlamıştı.

Araba, Kars yollarında ilerliyordu. Nâzım direksiyondaydı, bakışları yolda ama aklı bambaşka bir zamandaydı. Yanında kimse yoktu; Bu yolculuğu tek başına yapmalıydı. Camdan dışarı baktı. Manzara giderek vahşileşiyor, dağlar yükseliyor, yerleşim seyrekleşiyordu. Burası, onun hikâyesininbaşladığı yerdi. Hem de tam kırk üç yıl önce.

Aklından, annesinin yüzü geçti. Hiç görmediği, sadece rüyalarında üç heceyle seslenen o kadın. Ve babası.Sekiz ay şehit haberigelmeden önce onu karnında hissettiğini bilen. Ama yüzünü asla göremeyeceği o adam.

"Neredesiniz?"diye mırıldandı kendi kendine."Ben geldim."

Yol uzadıkça, içindeki o hafif sızı büyüyordu. yine de bu kez, farklıydı. Korku değildi; Heyecan değildi. Daha çok, bir tamamlanma arzusuydu.

---

12.6.2. Köy

Saat öğleden sonra üçü buluyordu; Araba, toprak bir yola saptı. Dağların arasında sıkışmış, elli hanelik bir köy. Yol yok denecek kadar azdı, en yakın sağlık ocağı kırk kilometre uzaktaydı. Tıpkı 1995'teki gibi.

Nâzım, arabayı köyün girişinde durdurdu. İndi; Havayı ciğerlerine çekti. Soğuk, keskin, dağ kokusuyla karışık bir hava. Ankara'nın havasına benzemiyordu. Daha ağırdı, daha ıslaktı, daha yabancıydı. Ama aynı zamanda, daha tanıdıktı. Sanki genlerinde bir yerde, bu hava kayıtlıydı.

Köy meydanında birkaç çocuk oynuyordu. Onu görünce durdular, iri gözlerle baktılar. Üzerinde sivil kıyafetler vardı ama duruşu, o mareşal duruşuydu. Yabancı değildi bu köye; Belki de yıllardır beklenen biriydi.

Yaşlı bir adam, bir kahvenin önünde oturuyordu. Elinde tespih, gözleri uzaklardaydı; Nâzım, yanına yaklaştı.

"Selamün aleyküm,"dedi.

"Aleyküm selam,"dedi yaşlı adam, başını kaldırdı. Gözleri, Nâzım'ın yüzünde bir an durdu. Sonra, garip bir şey oldu. Yaşlı adamın gözleri büyüdü, elleri titremeye başladı. Tespih, elinden düştü.

"S