BÖLÜM XII: GÜNEŞ (2035-2038)
Köklerini bulan Zümrüdüanka, göğe yükselirken ardında sadece kül değil, yaşayan bir miras bırakıyordu.
12 Geçmişin İzi
Günler geçtikçe, karargahta bir şeylerin değiştiğini hissediyordu. O eski, buz gibi bakışlarının yerini daha ılık, daha anlayışlı bir ifade almaya başlamıştı. Tehdit altında olmadığı sürece, artık insanların içindeki o elması görmesine izin veriyordu. O elmas ki, yıllarca buzun altında saklı kalmış, karanlıkta parlamayı beklemişti. Şimdi, gün yüzüne çıktıkça, görenler gözlerini alamıyordu.
O silüet, o dağ gibi duruş, omuzlardaki yıldızlar... Hiçbiri korkutmak için orada değildi. tek başına, o yumuşak kalbi, o elmastan ruhu korumak için örülmüş birer zırhtı. Ve zırhın ardındaki cevheri fark edenler, bir daha asla ona eski gözle bakamıyordu.
Bir gün, öğle arasında, karargâhın bahçesinde tek başına otururken, yanına çekingen adımlarla biri yaklaştı. Yarbay Murat'tı. Yıllar önce Hakkâri'de, o talimde, yorgunluktan yere yığıldığında, Nâzım'ın tabancayı doğrulttuğu genç er. Şimdi kırklarında, deneyimli bir subaydı. Yine de yüzünde hâlâ o günün korkusunun silik bir gölgesi vardı.
"Komutanım,"dedi Murat, sesi titrek."Sizinle konuşabilir miyim?"
başıyla oturmasını işaret etti Nâzım. Murat, yanına ilişti, bir süre sustu; Elleri dizlerinde kenetlenmişti.
"Komutanım, ben... o günü hiç unutamıyorum,"dedi sonunda."Hakkâri'de, o talimde... Bana tabancayı doğrulttuğunuz anı."
Nâzım'ın yüzünde bir gölge dolaştı; O anı hatırlıyordu. İçindeki fırtınanın dışarıya yansıdığı, kontrolü kaybettiği anlardan biriydi. Sessizce dinledi.
Murat devam etti:"Yıllarca size hem hayran oldum hem de sizden korktum. O gün hayatımı kurtardınız, bunu biliyorum. Ama o tabanca... O bakışlar... Gözümün önünden gitmiyor. Sizi anlatırken hep iki yönünüzü anlattım: kurtaran komutan ve korkutan adam. Ama şimdi..."Duraksadı, gözleri doldu."Şimdi size bakıyorum ve o eski korkudan eser yok. İçimde sadece derin bir saygı ve... biraz da üzüntü var. Siz o zamanlar ne yaşadınız da böyle olmak zorunda kaldınız?"
Nâzım, kısacık olduğu yerde dondu kaldı. Murat'ın sözleri, içinde daha önce hiç yoklamadığı bir kapıyı araladı. O an, metafiziksel bir çöküntü yaşadı. Sanki ruhu, bedeninin içinde iki büklüm oldu. Yıllar önce o ere doğrulttuğu namlu, şimdi kendi vicdanına dönmüştü.
Tamam, diye düşündü. O zamanlar dünyaya gri, buzlu bir camın arkasından bakıyordum. Duygularım yoktu, tek başına görev ve hedef vardı. Ama bu yaptığım ne? Bu acımasızlık, bu soğukkanlılık... İnsan olmak bu muydu? O çocuğun gözlerindeki korkuyu görmemiş miydim? Hissetmemiş miydim? Hissetmemiştim işte. ama, şimdi... Şimdi hissediyorum ve bu, dayanılmaz bir ağırlık.
Gözleri doldu. Murat, onun bu halini görünce şaşırdı. Korgeneral , o dağ gibi adam, ağlamak üzereydi.
"Murat,"dedi Nâzım, sesi kısık."O zamanlar ben... bir makineydim. Duyguları olmayan, sadece görev yapan bir makine. Sana o tabancayı doğrulttuğumda, seni bir hedef olarak görüyordum, bir insan olarak değil. Bunun için senden özür dilerim. Ama şunu bil ki, o an senin kalkman, hayatta kalman, benim için en büyük gurur kaynaklarından biri oldu. Şimdi burada, yarbay olarak karşımda duruyorsan, işte o günkü azmin sayesinde."
Murat'ın gözyaşları artık tutamadı. Gözlerinden süzülen yaşlar, yanaklarından aşağı akıyordu. Bu adam, yıllardır içinde hem korku hem hayranlık beslediği komutanı, şimdi karşısında oturmuş, ona içini döküyor, özür diliyordu. O an, tüm korkuları, tüm kuşkuları eriyip gitti.
Elleri titreyerek Nâzım'a sarıldı; Sımsıkı sarıldı. Nâzım da ona sarıldı. İki asker, yıllar sonra, geçmişin ağırlığını omuzlarında hissederek, birbirine kenetlendi.
"Komutanım,"diye hıçkırdı Murat,"ben sizi hep sevdim. Hep saygı duydum. O korku, sadece sizi anlamamanın korkusuydu. Ama şimdi anlıyorum. Şimdi her şeyi anlıyorum."
onu sakinleştirircesine sırtını okşadı Nâzım."Anlaşıldı Murat,"dedi yumuşak bir sesle."Anlaşıldı. Senin gibi evlatlarım olduğu için ne kadar gurur duyduğumu bilemezsin."
O vakit, bahçedeki birkaç asker, bu manzarayı uzaktan izliyordu. Korgeneral'in, bir Yarbaya sarılıp ağladığını görünce, içlerinde bambaşka bir his uyandı. Korku değildi bu; Hayranlıktı, sevgiydi, güvendi. O devasa adamın, o kadar güçlü ve soğukkanlı duruşunun ardında, kocaman bir kalp olduğunu, kırılgan bir ruh olduğunu, yine de aynı zamanda korumak için her şeyi yapabilecek bir baba, bir komutan olduğunu anladılar.
O günden sonra, Nâzım'a olan bakışları tamamen değişti. Artık sadece"Korgeneral"ya da"Güneş"değildi. O, aynı zamanda onların"Babaları"ydı. Zor zamanlarında danışacakları, dertlerini paylaşacakları, güvenebilecekleri bir limandı. Zırhını indirmiş, içindeki elması herkese göstermişti. Ve o elmas, öyle bir parlıyordu ki, görenlerin kalbini ısıtıyor, onlara umut veriyor, güç veriyordu.
Nâzım, o gece evine döndüğünde, Neslihan'a anlattı her şeyi. Gözleri hâlâ nemliydi. Neslihan, onu dinledi, anladı ve sadece sarıldı.
"İşte şimdi tam oldun,"dedi."Dışarıdakiler, o zırhın ardındaki elması gördü. Artık senden korkmuyorlar, seni seviyorlar. Ve bu, korkudan çok daha güçlü bir bağ."
Nâzım, başını omzuna koydu; İçinde tarifsiz bir huzur vardı. Geçmişin yaraları, bir bir sarılıyor, geleceğe umutla bakıyordu. Artık yalnız değildi. Askerleri, onun çocuklarıydı. Ve o, onların babasıydı. Sonsuza dek.
12.1. Çocuklar Büyürken
2035-2038, Ankara
Yıllar, su gibi akıp geçiyordu.
korgeneral olmuştu Nâzım. Omzunda üç yıldız, göğsünde madalyalar, gözlerinde o tanıdık ışık. Ama asıl gurur kaynağı, çocuklarıydı.
İkizler, on bir yaşına yaklaşmıştı. Boyları uzamış, bakışları olgunlaşmaya başlamıştı. ama, içleri, babaları gibi yumuşacıktı.
Büyük oğul Nâzım, askerî liseyi bitirmiş, harp okuluna girmeye hazırlanıyordu. Babasıyla saatlerce sohbet eder, askerliği, vatanı, insanlığı konuşurlardı. Bir akşam, balkonda otururlarken,"Baba,"dedi,"senin gibi bir komutan olmak istiyorum. Ama sadece savaşta değil, barışta da. İnsanların sana nasıl güvendiğini, nasıl sevdiğini görüyorum. Ben de öyle olmak istiyorum."
Nâzım, gururla baktı oğluna."O zaman önce insanları sevmeyi öğreneceksin,"dedi."Sonra da onların seni sevmesine izin vermeyi."
İkinci oğul, uçaklara ve gökyüzüne tutkundu; ileride hava harp okulunda okumayı hayal ediyordu, tıpkı babasının dağlara tutkun olduğu gibi."Baba,"derdi,"bulutların üstünde öyle bir huzur var ki, anlatamam. Sanki Allah'a daha yakın gibi."
gülümserdi Nâzım."O huzuru hep içinde taşı oğlum,"derdi."Nereye gidersen git."
Ali, yaklaşık on yaşındaydı ve ileride Kara Harp Okulu'na girmeyi hayal ediyordu. Babasının izinden gitmek, onun gibi bir asker olmak en büyük hayaliydi. Her sabah babasıyla birlikte kalkar, spor yapar, onu taklit ederdi.
Küçük Fatma ise, yaklaşık sekiz yaşında, babasının kuzusuydu. Ona her şeyini anlatır, sırlarını paylaşır, akıl danışırdı. Nâzım, onunla saatlerce vakit geçirir, kitap okur, oyun oynardı.
---
Ama asıl mucize, çocukların tek başına babalarına benzemesi değildi. Onlar, babalarından bir miras devralmıştı. Sadece meslek değil, bir duruş, bir ahlak, bir sevgi biçimiydi bu.
Nâzım, onlara bakarken, içinde bir kıvılcımın yandığını hissediyordu. Bu kıvılcım, yıllar önce Hakkâri'de, Neslihan'ın mektuplarıyla başlamış, şimdi çocuklarıyla birlikte alevlenmişti. O kum taneleri, artık sapasağlam bir kayaydı. Ve o kayanın üzerinde, dört güçlü fidan büyüyordu.
12.2. Torunlar
2036, Ankara
İlk torun, büyük oğul Nâzım'dan geldi. Henüz on dokuzundaydı ama evlenmiş, bir kız çocuğu sahibi olmuştu. Adını, babaannesinden aldılar: Neslihan.
Nâzım, torununu ilk kucağına aldığında, içinde tarifsiz bir duygu hissetti. Bu minicik varlık, onun kanıydı, onun soyuydu. Gözlerini kapattı, dua etti."Allah'ım,"dedi,"bu yavruyu koru. Ona sevgi dolu bir hayat nasip eyle."
İkinci torun, iki yıl sonra, ikinci oğuldan geldi. Bir erkek çocuk; Adını, dedesinden aldılar: Nâzım.
Küçük Nâzım, dedesinin kucağında gülüyor, ellerini uzatıyordu. Nâzım, onu havaya kaldırdı, sevgi