BÖLÜM XVI: MİRAS (2059)
Zümrüdüanka’nın hikâyesi burada bitmedi; ateş, yeni kuşakların ellerinde ve dualarında yaşamaya devam etti.
---
16.1. Yirmi Yıl Sonra
Zaman, su gibi akmıştı.
Nâzım'ın şehadetinin üzerinden yirmi yıl geçmişti. Ankara aynı Ankara'ydı; dağlar aynı dağlar, sokaklar aynı sokaklar. Yine de bir şey değişmişti: O eski ev, o eski karargâh, o eski hatıralar... Artık onlar da birer anıydı.
Büyük oğul Nâzım, otuz üç yaşına yaklaşmıştı. Babası gibi dimdik, babası gibi vakur. Omzunda üç yıldız vardı, korgeneral olmuştu. Ama onun için asıl gurur, babasının izinden gitmekti. Her sabah erkenden kalkar, spor yapar, kahvaltıdan önce bir saat vücut yapardı. Sanki babası gibi.
İkinci oğul, gökyüzü delisi, hava kuvvetlerinde tuğgeneraldi. Uçaklarla arası hâlâ iyiydi, yine de artık onları uçurmaktan çok, yönetiyordu. Yine de arada bir kokpite girer, bulutların arasında süzülür, babasının kendisine öğrettiği o huzuru arardı.
Ali, kara harp okulunda öğretim üyesiydi. Babasının adını yaşatmak, genç subaylara onun kahramanlıklarını anlatmak onun göreviydi. Sertti, disiplinliydi, ama öğrencileri onu severdi. Çünkü bilirlerdi ki, o sertliğin ardında kocaman bir kalp vardı.
Küçük Fatma ise... O da askerdi. Nasıl olmasındı? Dört kardeş, dört subay. Babalarının duası tutmuştu. Fatma, kurmay subaydı, karargahta çalışıyordu. Babasının mareşal olduğu o makamda, şimdi o oturuyordu. Her sabah masasına oturduğunda, önce babasının fotoğrafına bakar, sonra işe koyulurdu.
Bu kezse, asıl benzeyen, büyük oğul Nâzım'ın oğluydu.
O da dedesinin adını taşıyordu: Nâzım.
Yirmi iki yaşındaydı, upuzun boylu, geniş omuzlu, ela gözlü. Dedesiyle aynı yaşta, aynı duruşta, aynı bakışta. Harp okulunda son sınıftı, mezun olmak üzereydi. Dedesi gibi bir komutan olmak, onun en büyük hayaliydi.
---
16.2. Dağların Çağrısı
Küçük Nâzım, dedesinin Hakkâri'deki anılarıyla büyümüştü. Babası anlatırdı, amcaları anlatırdı, hatta halası Fatma bile anlatırdı. O dağlar, o soğuk geceler, o çatışmalar... Ve hep aynı cümle:"Deden, orada bir efsaneydi."
Bir gün, babasına sordu:"Baba, dedem neden hep dağları severmiş?"
Büyük Nâzım, gülümsedi."Çünkü dağlar, ona ait olduğu yeri hatırlatırmış. Orada, o soğukta, o yalnızlıkta, vatanını koruduğunu hisseder, askerleriyle birlikte olmanın gururunu yaşarmış."
Küçük Nâzım, o günden sonra dağlara tutuldu. Her fırsatta tırmanışa gider, kamp kurar, saatlerce manzarayı izlerdi. Babası gibi, dedesi gibi, dağlar onu çağırıyordu.
Ve spora olan tutkusu... O da dedesinden mirastı.
Her sabah, saat altıda kalkar, evinin spor odasına giderdi. Babasının yaptığı gibi, aynanın karşısında saatlerce çalışırdı. Ağırlıklar, şınavlar, mekikler... Vücudu, dedesi gibi şekilleniyordu.
Takviyeler kullanıyordu ama dengeliydi. Babası ona öğretmişti:"Sakın aşırıya kaçma, oğlum. Deden de kullanırdı ama sonunda vücudu yoruldu. Sen dengeli ol."
---
16.3. Kamuflaj Altındaki Gölge
O yıl, harp okulunda büyük bir tören vardı. Genç subayların yemin töreni. Küçük Nâzım da yemin edecekti.
Tören alanı, askerlerle doluydu. Aileler için ayrılmış locada, bütün aile toplanmıştı. Büyük Nâzım, korgeneral üniformasıyla en öndeydi. Yanında kardeşleri, eşleri, çocukları. Kalabalık, coşkuluydu.
Küçük Nâzım, sıradaki yerini aldı. Üzerinde askerî üniforma vardıama bir ayrıntı dikkat çekiyordu: Kamuflajın alt kısmı, tıpkı dedesinin giydiği gibi, belden aşağısı kamuflaj pantolonu, üstü ise çıplaktı. Kasları, güneşin altında parlıyordu. Sanki dedesi yenidendirilmiş, karşılarında duruyordu.
O kısacık anda, locadakiherkes nefesini tuttu.
Fatma, gözleri dolu dolu,"Babama nekadar benziyor,"diye fısıldadı.
Ali, başını salladı."Tıpkı onun gençliği gibi."
Büyük Nâzım, oğluna bakarken, içinde tarifsiz bir gurur vardı. Ama aynı zamanda bir burukluk. Babasını ne kadar özlediğini bir kez daha hatırladı.
16.4. Yemin Töreni
Mehmet, sözünü tuttu. Oğlu Ali’yi, Nâzım’ın kendisine anlattığıe benzer biçimde, vatan sevgisiyle, askerlik aşkıyla büyüttü. Gece yatmadan önce hep onun hikâyelerini anlattı. O dağ gibi generali, onunkahramanlıklarını, insanlığını, sevgisini anlattı. Ali, içindeki bu ateşle büyüdü, babasının yaşayamadığı hayali yaşamak için yanıp tutuştu.
Yıllar sonra, Ali harp okulunu kazandı, başarıyla okudu. Mezuniyet töreni günü geldiğinde, Mehmet locada en öndeki yerini almıştı. Gözleri, oğlunuarıyordu kalabalığın arasında. Ve onu bulduğunda, yanında bir başka genç daha gördü. O gencin duruşu, o vakur ifade, o ela gözler… Yüreği hopladı.
O genç, Mareşal Nâzım’ın torunuydu. Adı da tıpkı dedesi gibi Nâzım’dı. İkisi yan yana, aynı sırada, aynı heyecanla bekliyordu.
Komutanın sesi yankılandı: “And içmeye hazır ol!”
İki genç, hep bir ağızdan, gür bir sesle andı okumaya başladı. Mehmet, locada o anı izlerken içinde tarifsiz bir duygu vardı. Oğlu, onun yaşayamadığı mesleği yaşıyor, Sanki bir zamanlar kendisinin hayranlıkla baktığı o dağ gibi adam gibi dimdik duruyordu. Ve yanında, o dağ gibi adamın torunu… Kader, garip bir şekilde tamamlanmıştı.
Gözyaşları, yanaklarından süzüldü. Bu kezse, bu kez, hüzün değil, şükür vardı gözyaşlarında. O dağ gibi generalin ruhu, işte şimdi, iki genç askerin omuzlarında, tören alanında dalgalanan bayrakta, bir kez daha yaşıyordu.
Mehmet, içinden fısıldadı:
“Gördün mü komutanım? Sözümü tuttum. Oğlum, tıpkı senin gibi bir asker oldu. Ve torununla yan yana yemin ettiler. Artık için rahat olsun. Sen gittin ama mirasın hep yaşayacak. Hem benim oğlumda, hem senin torununda, hem de bu vatanı koruyacak her yiğidin yüreğinde. Ruhun şadolsun.”
Ve o anda, hafif bir rüzgâr esti. Bayrak dalgalandı. Sanki biri, “Teşekkür ederim evlat,” der gibiydi.
Mehmet, başını kaldırdı, gökyüzüne baktı.Bulutların arasında bir ışık parladı. Sonra kayboldu. İçinde, tarifsiz bir huzur vardı.
Artık tamamdı.
Sonra, sıra konuşmalara geldi.
Kürsüye, büyük Nâzım çıktı. Üzerinde korgeneral üniforması, göğsünde madalyalar, omzunda üç yıldız. Babası gibi vakur, babası gibi güçlü.
Mikrofonu eline aldı, bir an sustu. Gözleri, önce oğluna, sonra ailesine, sonra tüm kalabalığa çevrildi.
"Bugün burada,"dedi,"sadece bir yemin töreni için değil, bir mirasın devri için bulunuyoruz. Bu genç subaylar, vatanımızın geleceği. Ama aralarında biri var ki, onun soyu, bu vatan için canını vermiş bir mareşale dayanıyor."
Herkes, küçük Nâzım'a döndü.
"Ben, Mareşal Nâzım'ın oğluyum. Onu yirmi yıl önce kaybettik ama o, her anımızda bizimle. Şimdi, onun adını taşıyan torunu, aynı yemini ediyor. Aynı kararlılıkla, aynı sevgiyle, aynı vatan aşkıyla."
Sesi, titriyordu ama güçlüydü.
"Bu aile, sonsuza dek askerlik yapacak.Biz, babamızdan öğrendik; çocuklarımız, bizden öğrenecek; torunlarımız, onlardan öğrenecek. Bu bayrak, hiç inmeyecek. Bu vatan, hep korunacak. Ve biz, hep birlikte olacağız. Bu dünyada da, öbür dünyada da."
Salonda alkış koptu. Gözler yaşlıydı.
Locada, Fatma ağlıyordu. Ali, başını öne eğmiş, dua ediyordu. İkinci oğul, gökyüzüne bakmış, belki de babasını arıyordu bulutların arasında.
Ve büyük Nâzım, kürsüden indi, oğlunun yanına gitti. Sıkıca sarıldı.
"Dedenle gurur duyardı,"dedi kulağına fısıldayarak.
Küçük Nâzım'ın gözleri doldu."Umarım."
---
16.5. Künye
Törenin en duygusal anı, künyelerin takıldığı andı.
Her genç subayın boynuna, bir künye takıldı. Ama küçük Nâzım'ınki farklıydı.
Babası, cebinden eski, paslanmış bir künye çıkardı. Üzerinde yazıyordu:
Nâzım
DOĞUM: 1995
ÖLÜM: 2039
Dedesinin künyesi.
"Bunu sana vermek istiyorum,"dedi büyük Nâzım."Deden, şehadetinde bunu boynunda taşıyordu. Sonra biz sakladık. Şimdi, senin boynunda, onun anısı yaşasın istiyoruz."
Küçük Nâzım, künyeyi boynuna taktı. Metal, soğuktu ama içini ısıttı. Sanki dedesi, elini omzuna koymuş,"Hoş geldin evlat"diyordu.
O an, tören alanında rüzgâr esti. Bayrak dalgalandı. Ve herkes, bir an için, gökyüzünde bir silüet gördüğünü sandı. Kanatlı bir silüet.
Sonra kayboldu.
16.6. Mezar Başında
17
Yorumlar
- Alperix: mehmetin sözleri beni derinden etkiledi geçiş yapanların ruhları bizlerle sürekli olmalı
- Salih Yıldırım: Zaman su gibi akıyorsa geride kalan anılar böyle güzelleşir mi
- ERDOĞAN: tören alanındaki coşkuyu gözümde canlandırdım aile birlikte daha güçlü
- Ege Yıldız: zümrüdüankanın aslında sonsuza dek devam ettiğini bilmek güzel