Jübile Öncesi (2. kısım)
Yatağa uzandıklarında, saat gece yarısını çoktan geçmişti. Nâzım, sırt üstü yattı. Neslihan, hemen yanına sokuldu, başını göğsüne koydu.
Birsüre sessizce yattılar. tek başına kalp atışları vardı, ve dışarıdan gelen yağmurun hafif sesi.
Sonra Nâzım, konuşmaya başladı.
"Neslihan,"dedi yumuşak bir sesle.
"Efendim?"
"Biliyor musun, bugün bütün o madalyaları, nişanları, yıldızları takarken, bir şey düşündüm."
"Ne düşündün?"
bir an sustu Nâzım. Sonra, derin bir nefes aldı.
"Bütün bu madalyalar, bütün bu nişanlar, bütün bu yıldızlar... Bunların hepsi, benim hayatımın birer parçası. Her biri, ayrı bir mücadele, ayrı bir zafer, ayrı bir hatıra. Ama hiçbiri, senin yanında bir anlam ifade etmiyor."
Neslihan'ın gözleri doldu. Başını kaldırdı, ona baktı.
"Nasıl yani?"
Nâzım, elini kaldırdı, onun yanağını okşadı. Gözlerinin içine baktı; O ela gözlerde, kendini gördü. Sonsuz bir sevgi içinde, kendini.
"Ben, bütün bu madalyalara, bütün bu nişanlara, bütün bu yıldızlara rağmen, kendimi sana zincirlenmiş hissediyorum. Ve bu zincir, sonsuza kadar beni sana bağlayacak. Çünkü bu zincir, sevginin zinciri. Ve bu zincir, bütün bu madalyalardan, bütün bu nişanlardan, bütün bu yıldızlardan daha güçlü."
Neslihan'ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama bu kez, hüzünden değil, mutluluktan, sevinçten, sonsuz bir sevgiden.
"Ben de sana zincirlenmişim,"dedi fısıltıyla."Ve bu esaret, hayatımın en güzel şeyi."
Nâzım, onu kendine çekti, daha da sıkı sardı. Bir süre öylece kaldılar; Sonra, Nâzım tekrar konuştu.
"Neslihan."
"Efendim?"
"Ben... ben senin adını mahşere yazmak istiyorum."
Neslihan, şaşırdı. Başını kaldırdı, gözlerine baktı."Ne demek o?"
Göz göze geldiler. O ela gözlerde, sonsuzluğu gördü.
"Mahşerde, herkesin hesabı görülecek. Herkes, yaptıklarının karşılığını alacak. Ama ben, senin adının orada, benimyanımda yazmasını istiyorum. Sonsuza kadar. Öyle bir aşk ki, mahşerde bile ayrılmasın. Öyle bir bağ ki, cennette de sürsün."
hıçkırarak ağlamaya başladı Neslihan. Buna rağmen mutluluktan. Başını göğsüne gömdü, ona sarıldı, sımsıkı.
"Olur,"dedi."Adımız yan yana yazılsın. Mahşerde de, cennette de. Sonsuza kadar."
Nâzım, onun saçlarını okşadı, alnından öptü."Sonsuza kadar."
Sonra, sustular. sadece birbirlerinin nefesini duydular, kalp atışlarını hissettiler.
bu kez uyumamak için direnmedi Nâzım. Çünkü yarın, büyük gündü. Yarın akşam, son kez sahneye çıkacak, nasıl bir dağ olduğunu tüm dünyaya gösterecekti. Vücudunun dinlenmeye ihtiyacı vardı. Ama asıl önemlisi, artık direnmesine gerek yoktu. Çünkü o, tamamdı.
Gözleri yavaşça kapandı; Nefesi daha da düzenlendi. Kolları, hâlâ Neslihan'ı sarmıştı. Kalbi, hâlâ onun için atıyordu. ama, şimdi, uykuya teslim oldu.
Neslihan da öyle. Onun göğsünde, kalbinin atışını dinleyerek, huzur içinde uykuya daldı.
İkisi de, birbirine sarılmış, sonsuzluğa uyudular.
Dışarıda, yağmur hâlâ yağıyordu; Tropik bir yağmur gibi, sicim gibi. Ama onlar, duymuyordu. Onlar, rüyalar âlemindeydi.
Belki rüyalarında, yine o sahne vardı. Işıklar, kalabalık, alkışlar; Ve o, zirvede. ama, bu kez, yanında Neslihan vardı. El ele, birlikte.
Yarın, büyük gündü. Ama bugün, bugün mükemmeldi.
Ve yarın, daha da güzel olacaktı.
Sabah olduğunda, güneş doğdu. Işınları, odaya süzüldü, yatağa vurdu. İki beden, hâlâ birbirine sarılmış, huzur içinde uyuyordu.
Nâzım, gözlerini açtı; Karşısında, Neslihan'ın yüzünü gördü. Hâlâ uyuyordu. Yüzünde o huzurlu ifade, dudaklarında hafif bir gülümseme.
Bir an kıpırdamadı. Sadece, onu izledi. Sonra, usulca, alnına bir öpücük kondurdu.
Neslihan, gözlerini araladı. Onu görünce gülümsedi.
"Günaydın,"dedi uykulu bir sesle.
gülümsedi Nâzım."Günaydın, kalbimin işgalcisi."
Neslihan, doğruldu, ona sarıldı."Bugün büyük gün."
Nâzım, başını hafifçe salladı."Evet. Bugün, son kez sahneye çıkacağım. Ve tüm dünyaya, nasıl bir dağ olduğumu göstereceğim."
gözlerinin içine baktı Neslihan."Sen zaten bir dağsın. Her zaman öyleydin. Ama bugün, herkes görecek."
onu öptü Nâzım."Senin sayende."
Kahvaltıda, her zamanki gibiydiler. Bu kezse, içlerinde, tarif edemedikleri bir heyecan vardı. Bugün, son gündü; Yarın, her şey bitecekti. Ama bugün, bugün onlarındı.
Nâzım, o gün üniformasını giymedi. sadece, spor kıyafetleriyle dolaştı evde. Dinleniyordu, enerji topluyordu; Akşam için hazırlanıyordu.
Neslihan, onu izledi bütün gün. Onun her hareketini, her bakışını, her gülümsemesini hafızasına kazıdı.
Akşam olduğunda, Nâzım hazırdı; Üzerinde, yarışma kıyafeti vardı. Bu kezse, onun için, asıl önemli olan, Neslihan'ın gözlerindeki o ışıktı.
"Gidiyorum,"dedi.
sarıldı Neslihan."Git. Ve kazan. Ama bil ki, sen benim için hep kazandın."
onu öptü Nâzım."Sonsuza kadar."
Ve çıktı.
Arkasından, Neslihan baktı; Gözleri doluydu ama ağlamadı. Çünkü biliyordu, o dönecekti. Ve döndüğünde, yine ona sarılacaktı. Her zaman olduğu andırır biçimde.
Tıpkı sonsuza kadar olacağı gibi.
Aylar geçmişti. Elif ile Nâzım arasındaki o eski, ince bağ, zamanla daha da güçlenmiş, sağlamlaşmıştı. Artık sadece eski birer sıra arkadaşı değillerdi. Birbirlerinin hayatında, sessizce duran, ama her an ulaşılabilir bir liman gibiydiler.
Bazen Elif, onların evine yemeğe gidiyordu. Bazen de Nâzım, iş çıkışı Elif'in evine uğruyor, kısa bir kahve içiyor, sohbet ediyordu. Neslihan'ın da onayıyla, hatta teşvikiyle oluyordu bu buluşmalar. Çünkü Neslihan, Elif'in Nâzım üzerinde iyi bir etkisi olduğunu görüyor, onun geçmişiyle barışmasına yardımcı olduğunu hissediyordu.
O cumartesi günü, Elif yine onlardaydı. Nâzım, evdeydi. Ama evde olmak, onun için oturup dinlenmek anlamına gelmiyordu. Salonun bir köşesini adeta spor salonuna çevirmişti. Ağırlıklar, sehpalar, minderler... Her şey düzenli, tertipli, Sanki o soğuk evdeki gibi. ama, bu kez farklıydı. Bu düzen, bir disiplindi, bir tutkuydu.
Elif, salondaki koltuğa oturmuş, çayını yudumluyor, onu izliyordu. Nâzım, ağır ağır, neredeyse ritüel gibi egzersizlerini yapıyordu. Ağırlık kaldırıyor, kasları geriliyor, ter damlaları alnından süzülüyordu. Yüzünde o tanıdık ifade: Odaklanmış, sakin, güçlü.
Elif'in bakışları, onun oğlu küçük Nâzım'daydı. O da babasının yanında, onu taklit ediyor, minik ağırlıklarla egzersiz yapmaya çalışıyordu. Aynı duruş, aynı bakış, aynı vakur ifade. Babasının tıpkısıydı.
Elif'in içinden bir ses geçti:"Acaba oğlum ne zaman kendisi ile aynı tümene gelecek?"Daha yeni yeni yükseliyordu oğlu. Ama şimdiden belliydi, tıpkı bu adama benzeyecekti.
Gözleri tekrar Nâzım'a döndü. O karın kasları, o geniş göğüs, o kollar... Her biri, yılların emeğinin, disiplininin, azminin birer nişanıydı. ama, Elif, artık onun sadece dışını görmüyordu. İçini de biliyordu. O kadar kırılgan, o kadar yumuşaktı ki içi...
Sanki kanadı var gibi, diye düşündü Elif. Yakınındaki herkesi sarıyor; Koruyor. Bir sıkıntı olsa, hep kendisini öne atıyor. Hiç düşünmeden, hiç tereddüt etmeden.
Nâzım, bir ara durdu, başını kaldırdı, Elif'in ona baktığını gördü. Gülümsedi."Yoruldun mu izlemekten?"
Elif, başını iki yana salladı."Yorulmakne kelime, hayranlıkla izliyorum. Oğlun da aynı yolda. Baksana, tıpkı senin gibi."
Nâzım, oğluna döndü, sevgiyle baktı."Daha çok var ona. Ama iyi gidiyor."
---
Jübile
Kıbrıs dönüşü üzerinden aylar geçmişti. Ankara, yine gri ve soğuktu ama Nâzım'ın içi hep o tatilin sıcaklığını taşıyordu. Torunların kahkahaları kulaklarında, Neslihan'ın gülüşü gözlerinin önündeydi. Ama hayat, rutinine dönmüştü. Karargâh, toplantılar, raporlar, emirler... Ve spor.
Spor, artık onun için bir tutkudan öte, bir varoluş biçimiydi. Her sabah erkenden kalkıyor, evin spor salonuna dönüştürdüğü odada saatlerce çalışıyordu. Bu seferki farklıydı. Vücudunda bir şeylerin değiştiğini hissediyor, daha fazlasını istiyordu. Belki de yaşının verdiği bir telaş, belki de içinde hissettiği o son kez olma duygusuydu.
Neslihan, bir sabah spor odasının kapısında belirdiğinde, Nâzım ağırlık kaldırıyordu. Ter içindey