Keşfet

Jübile Öncesi: Anubis`in Gölgesi (Eylül 2038)

Zümrüdüanka

Eylül 2038'in o sabahı, Ankara'ya sonbaharın ilk serinliği çökmüştü. Ama güneş, bulutların arasından süzülüp evin içini ısıttığında, hava hâlâ yazdan kalma bir ılıklığı taşıyordu. Nâzım, gözlerini açtığında Neslihan'ı kollarında buldu. Hâlâ uyuyordu. Saçları dağılmış, dudaklarında hafif bir gülümseme, yüzünde o huzurlu ifade.

İzledi onu; Her zamanki gibi. Bu kezse, bu kez farklıydı. İçinde, tarif edemediği bir heyecan vardı. Yarışma yaklaşıyordu. Son yarışması. Jübilesi. Bunu düşünmek bile içini garip bir duyguyla dolduruyordu. Ama aynı zamanda, Neslihan'ın ona söylediği o sözler kulaklarında yankılanıyordu.

"Sanki sen o çöl kamuflajını giydiğin an, zamanında Mısırlıların en çok korktuğu tanrıya dönüştün. Ölümün, mahşerin, yer altı dünyasının tanrısı. Anubis."

O gün, Kıbrıs'tan döndükten sonra, evde bir akşamüstü söylemişti bunu. Nâzım, o anı hiç unutmamıştı. Çünkü Neslihan'ın gözlerinde, o sözleri söylerken gördüğü o ışıltıyı, o hayranlığı, o tarifsiz sevgiyi asla unutamazdı.

Bugün, ona bu anıyı yeniden yaşatmalıydı.

Sessizce kalktı, Neslihan'ı uyandırmamaya çalıştı. Banyoya girdi, duş aldı, tıraş oldu; Sonra, gardırobun önünde durdu. En arkada duran, en özel parçalardan birini çıkardı: Çöl kamuflajı.

Kahverengi ve siyah desenler, kum fırtınalarında görünmez olmak için tasarlanmış o özel kumaş. Pantolonu giydi, belini sıktı. Üzerine, kurşun geçirmez yeleği geçirdi. Şarjörlükleri taktı, her birini tek tek yerleştirdi. Dizlikleri, kollukları, dirseklikleri... Her bir parça, yerini buldu, her tokmağın sesi ayrı bir anlam taşıdı.

Ellerine siyah eldivenleri geçirdi. Parmaklarını oynattı, esnedi, rahat mı diye kontrol etti. Sonra, aynı desende, siyah bir kaskı başına yerleştirdi. Vizörü açıp kapadı, her şey tamamdı.

En son, gözlük; Simsiyah, güneş gözlüğü. Onu da taktı.

Aynaya baktı.

Karşısında bir hayalet duruyordu; Bir savaşçı. Bir efsane. Çölün ortasında, kum fırtınalarının arasında, düşmanına görünmeden yaklaşan o ölüm meleği. Anubis.

Siyah ve kahverenginin içinde, sadece bakışları görünüyordu gözlüğün ardından. ama, o gözler bile, bir anlam taşıyordu. Derin, sakin, sorgulayan, ama aynı zamanda sonsuz bir sevgiyle dolu.

Saat 08.15 — İlk Görüş

Neslihan, gözlerini açtığında, kapıda bir silüet gördü. Önce ne olduğunu anlamadı; Gözlerini ovuşturdu, tekrar baktı. Ve dondu kaldı.

Nâzım, kapıda duruyordu. Üzerinde o kahverengi-siyah çöl kamuflajı, göğsünde kurşun geçirmez yelek, belinde şarjörler, ellerinde siyah eldivenler. Dizlikler, kolluklar, dirseklikler... Her şey tamamdı. Başında aynı desende bir kask, ve simsiyah bir güneş gözlüğü. O kadar tehlikeli, o kadar gizemli, o kadar etkileyiciydi ki.

Neslihan'ın eli ağzına gitti; Nefesini tuttu. Bir an, rüyada mı yoksa gerçekte mi olduğunu bir karşılık bulamadı.

"Na... Nâzım?"diye fısıldadı.

gözlüğü çıkardı Nâzım. O ela gözler, gülümsedi."Günaydın, kalbimin işgalcisi."

yataktan fırladı Neslihan. Koştu, karşısında durdu. Bir an, dokunmakla dokunmamak arasında tereddüt etti. Sonra, ellerini onun göğsüne, yeleğin üzerine koydu. Soğuktu, sertti, gerçekti.

"Anubis,"dedi fısıltıyla."Tıpkı o gün dediğim gibi. Anubis gibi olmuşsun."

Nâzım, kollarını açtı."Senin Anubis'in. Sadece sana görünen. Sadece seni koruyan."

Neslihan, sarıldı; Sımsıkı sarıldı. Yeleğin sertliği, şarjörlerin soğukluğu, eldivenlerin dokusu... Hepsini hissetti. Ama içini ısıtan, onun varlığıydı, onun sevgisiydi.

"Bütün gün böyle kal,"dedi Neslihan, başını göğsünden kaldırarak."Bütün gün, bütün gece. Hep böyle kal."

gülümsedi Nâzım."Emredersin, komutanım."

O gün, Nâzım üzerindekileri hiç çıkarmadı.

Sabah kahvaltısını o kıyafetle yaptı. Masaya oturduğunda, belindeki şarjörler sandalyeye takıldı, yeleğin tokaları masaya değdi, her hareketinde hafif metalik sesler çıktı. ama, o, rahatsız olmadı. Çünkü Neslihan'ın gözlerinde gördüğü o ışıltı, her şeye değerdi.

Çocuklar, babalarını bu halde görünce şaşırdı önce. Sonra hayranlıkla izlemeye başladılar. Büyük oğul Nâzım,"Baba, çöl operasyonuna mı gidiyorsun?"diye sordu.

Nâzım, gülümsedi."Yok oğlum, sadece anneniz istedi."

İkinci oğul,"Vay be, ne kadar havalı olmuşsun!"dedi.

Küçük Fatma, babasının kucağına çıkmak istedi ama yeleğin sertliğinden biraz ürktü. Nâzım, onu kucağına aldı, nazikçe sardı. Kız, babasının boynuna sarıldı, yeleğin tokalarıyla oynadı.

bütün gün onu izledi Neslihan.

evde dolaştı Nâzım. Mutfağa gitti, çaydanlığa dokundu. Salona geçti, kitaplığın önünde durdu, bir kitap aldı, inceledi, yerine koydu. Çocuklarının odalarına uğradı, her birinin kapısında bir an durdu. Her adımında, botlarının parkede çıkardığı ses, evin her köşesinde yankılandı. Ama bu kez, o sese başka sesler de eşlik ediyordu: Yeleğin tokalarının hafif şıkırtısı, şarjörlerin birbirine değdiğinde çıkardığı o ince metalik ses, eldivenlerin bir şeye dokunduğunda çıkardığı o hafif gıcırtı.

Neslihan, onu izlerken içinde tarifsiz bir duygu vardı. Gurur, hayranlık, sevgi, ve biraz da o eski korkunun gölgesi. ama, bu kez, korku değildi. Sadece, onun ne kadar güçlü, ne kadar etkileyici, ne kadar koruyucu olduğunu bir kez daha anlamanın verdiği o derin his.

Öğleden sonra, balkona çıktılar. Nâzım, kollarını korkuluğa dayadı, uzaklara baktı. Üzerinde o ağır teçhizat, başında kask, sırtında çölün renkleri. Güneş, üzerine vuruyor, kahverengi ve siyah desenlerde parlıyordu.

Neslihan, yanına geldi, koluna girdi; Başını omzuna yasladı. Bir süre öylece durdular, konuşmadan.

"Nâzım,"dedi Neslihan sonra.

"Efendim?"

"Biliyor musun, seni böyle görünce, aklıma hep o Mısır mitolojisi geliyor. Anubis, ölülerin koruyucusu. Ama aynı zamanda, adaletin, intikamın, mahşerin tanrısı.Sen de öylesin. Bazen öyle duruyorsun ki, insanın içine korku salıyorsun. Ama ben, o korkunun ardındaki sıcaklığı biliyorum. O karanlığın ardındaki ışığı görüyorum."

Nâzım, döndü, gözlerine baktı. Gözlüğü çıkardı, o ela gözler ortaya çıktı.

"Sen olmasan, o ışık hiç yanmazdı,"dedi."Sen olmasan, ben hâlâ o karanlığın içinde, bir makine gibi yaşıyor olacaktım. Sen, bana ışığı öğrettin. Renkleri öğrettin. Sıcaklığı öğrettin."

Neslihan'ın gözleri doldu."Ne kadar şanslıyım."

"Asıl ben şanslıyım,"dedi Nâzım."Seni bulduğum için."

Ve öylece kaldılar. Balkonda, güneşin altında, birbirine sarılmış. O, Anubis gibi, karanlığın ve adaletin simgesi. O, onun ışığı, onun kalbi, onun her şeyi.

Akşam olduğunda, Nâzım spor odasına gitti.Üzerinde hâlâ o ağır teçhizat vardı. Yelek, şarjörler, kolluklar, dizlikler, eldivenler... Hepsini çıkarmadı. sadece kaskı çıkardı, bir kenara koydu. Güneş gözlüğünüde.

Neslihan, kapıda durmuş, onu izliyordu.

Nâzım, halterin başına geçti; Yüz kiloluk ağırlığı kaldırdı. Üzerindeki yeleğin ağırlığı, şarjörlerin ekstra yükü, hepsi bir aradaydı. Ama o, kaldırıyordu. Bir, iki, üç, dört... Saymakla bitmezdi. Her kaldırışta, kasları geriliyor, yeleğin tokaları birbirine sürtüyor, şarjörler hafif metalik sesler çıkarıyordu.

büyülenmiş gibi izliyordu Neslihan. O kadar ağır teçhizatın altında, bu kadar rahat, bu kadar güçlü, bu kadar kontrollü olmak... Tarif edilemezdi.

Sonra barfikse geçti; Dakikalarca asılı kaldı. Vücudu dimdik, kasları gerilmiş, üzerindeki yelek ve şarjörlerle birlikte. Bir an, sanki havada asılı bir savaş makinesi gibiydi.

Ardından mekikler, squatlar, pres hareketleri... Her bir egzersizi, sanki bir yarışmadaymış gibi, sonuna kadar, en doğru şekilde yaptı. Ter, alnından süzülüyor, boynuna akıyor, yeleğin içine sızıyordu. Bu kezse, o, durmuyordu.

Neslihan, dayanamadı, yanına gitti."Bu kadar yeter,"dedi."Yoruldun."

bir an durdu Nâzım. Başını kaldırdı, ona baktı; Ter içindeydi, nefes nefeseydi. Ama gözleri parlıyordu.

"Yorulmak ne demek?"dedi."Sen varken, yorulmam."

Sonra, yere eğildi; Şınav pozisyonu aldı. Başını kaldırdı, Neslihan'a baktı.

"Gel,"dedi."Her zamanki gibi."

Neslihan, tereddüt etmedi; Koştu, sırtına atladı. Bacaklarını beline doladı, kollarını boynuna. Üzerindeki yeleğin sertliği