12. B: Kalbimin O`nlu Tarafı
Aradan üç koca ay geçmişti. Takvim yaprakları eksiliyor ama acımız yerinde sayıyordu. Bahar yüzünü gösterse de ben o kara kışta takılı kalmıştım. Yavuz o kapıdan çıkıp gitmişti gitmesine ancak yüreğimden çıkmamıştı. Gölgesi hep üzerimde gibiydi. Bunu biliyordum, hissediyordum ama ona "git" diyen dilim, bir türlü "gel" diyemiyordu.
Ömrümün en uzun, en zor, en ağır gecesini geçirdim o üçüncü ayın sonunda. Dinmek nedir bilmeyen baş ağrılarım bir iki saat sonrasında tekrarlayınca, ben gözlerimi hastanede açtım. Doktorların yüzündeki o çaresiz ifadeyi geçen iki ay içinde çoktan ezberlemiştim. Basit baş ağrılarını amneziye bağlarken, aslında beynimin içinde sinsi bir düşman büyüyormuş. Tümör... Adı bile soğuktu.
Sabaha karşı saat 04.59’a kadar evdeydim… Sonra hastane tavanına bakarken bulmuştum kendimi. Başlarda oluşan basit baş ağrılarım, o gece beynime en can yakıcı baskıyı yapmıştı. Kaslarım o kadar çok kasılmıştı ki hiçbir yerim tutmuyor, konuşamıyordum bile. Tüm bedenim feryat figan ederken, ben ağlayarak, “Rabbim…” dedim. "Bana acı, bana merhamet ve yardım et…"
Üstüne üstlük bir de Yavuz'u düşündüm arada bir onu unutan aklımla. Kalbimin üzerine öyle bir ağırlık oturuyordu ki oradaki baskı ve onun yokluğunun acısı, nefes alamamamın tek sebebi oluyordu. Gözlerimden akan yaşlar hiç dinmiyor, acılarım da hiç hafiflemiyordu.
Annemin hastalıklı kaderi beni de bulmuştu. Beş ay önce geçmişe dair bazı şeyleri silmeye başlayan hafıza kayıplarım için gittiğim doktor kontrolünde, asıl sebebin beyin tümörü olduğu teşhisi konulmuştu. Okuldan sürekli aldığım raporlarla her şeyi idare etmeye çalışmıştım fakat geçen süre içinde morfin, narkotik ilaçlar ve diğer ağır tedavileri de bedenim artık kaldıramıyordu.
O kadar ağır bir imtihandı ki… Gençliğim bitiyordu. Sanırım ömrüm de günden güne tükeniyordu. Fakat içimde bambaşka bir ağrı daha taşıyordum; onu bir daha göremeyecek olmamın acısı.
Benim için ne gündüz oluyordu ne gece. Ağrısız birkaç gün geçirmiştim ancak o gün öyle bir gündü ki… Acılarım katlana katlana yüklendi, büyüdü.
Feryadım, inlemelerim, çektiğim tüm acılar hastane koridorunda yankılandı. Bedenim buz kesmişti. Beynimin içine sanki kırk usta çivi çakmıştı da hepsi birbirinden habersizdi. Kollarım, bacaklarım tutmuyor; ayağa kalkacak gücü kendimde bulamıyordum artık. Beynim eriyordu ama kalbim... Kalbim tüm her şeye rağmen direnmeyi seçiyordu.
Kalbimin onlu tarafına ihtiyaç duyuyordum. “Allah’ım…” diyordum, “Bir kere… Bir kere göreyim, kokusunu içime çekeyim. Sonra ne olacaksa olsun.” Beni duyuyor muydu? Hiç bilmiyordum. Bir nefeslik ölüm her an yanı başımdaydı ama ben onu, ne kadar kaldığını bilmediğim ömrüme dilemeden duramıyordum.
O malum günden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olamamıştı. Uyuyamadığım her geceyi onsuzlukla, her uyanışımı yokluğunun gölgesinde geçirmeye başlamıştım. Gözlerimden yaşlar süzülüyor, yüzüm soluyor… Ama en çok da içim, en derin yerim ağrıyordu.
Bazen sanki ruhumun bir parçası göğsümden sökülüp alınmış gibi hissediyordum. Ben, Rabbime ondan bahsediyordum oysa. Bir dert gibi, bir dua gibi… “Onu yaz kalan ömrüme Rabbim,” diyordum. Hiç olmayacaksa, hiç kavuşamayacaksak bile… hatıralarıyla yaşamak için umut ediyordum.
Çünkü acılarım bedenimi, hasreti ise kalbimi lime lime ediyordu. Her serum, her iğne… Beni biraz daha onsuzluğa, uykusuz ve yalnız bir sabaha bağlıyordu.
Ne zaman dua etsem, bir yanım onu kendime istemekten utanırken, diğer yanım onu istemekten geri durmuyordu. Geceler boyu böyle çelişkilerle boğuşuyordum. Doktorlar hastalığımı biliyordu ama asıl teşhisi kendim koymuştum: Hasretlik. Adı konmamış, ilacı olmayan, günden güne içimi çürüten bir hastalıktı.
Fakat tüm bunların içinde Peyami Safa’nın o can yakıcı hakikatiyle yüzleşiyordum: "Gelmesinden başka şifam yoktur."
Doktorların bulamadığı, ilaçların dindiremediği o sızıydı işte tam olarak Yavuz. Yanımda olsa, sanki tüm çektiklerim geçecek de ruhum sükunete erecek gibiydi. Ama bu, vuslatı olmayan bir duadan öteye geçmiyordu. Ne onun bana gelmeye yolu vardı ne de benim ondan gitmeye takatim. Öyle bir düğümdü ki çözülmüyor, sadece acıtıyordu.
Ben öyle bir kördüğümün içinde kıvranırken, dışarıda hayat hiçbir şey olmamış gibi acımasızca akıp gidiyordu. O uzun ve karanlık gecenin üzerinden birkaç hafta da geçmişti. Komodinimin üzerindeki ilaç yığınının, özellikle de beni hayata tutundurmaktan çok uyuşturan o kırmızı reçeteli ağrı kesicilerin hemen yanında duran tarihler bana mecburi bir gerçekliği hatırlatmıştı. Sürekli aldığım raporlarla her şeyi idare etmeye çalışmıştım evet, ama sürem dolmuştu. Ya dönecektim ya da heyet raporunu uzatıp, bir daha hiç dönmemek üzere o kapıdan çıkacaktım.
Hastalığa boyun eğmenin verdiği o ağır fiziksel yorgunlukla yataktan zor da olsa kendimi kazıdım. Damarlarımda dolaşan ağır narkotik ilaçların verdiği suni dayanma gücü olmasa, adım atmam bile imkânsızdı. Üzerime çöken ilaç kokusunu ve çaresizliği evde bırakmaya çalışarak hazırlandım. Teyzem benim yerime idareye raporu vermeyi teklif etse de reddetmiştim. Uzun bir aradan sonra ilk kez okula gittim. Ancak ders anlatmak için değil; raporumu teslim etmek, o süreyi on sekiz aya kadar uzatmak için. Çantamda taşıdığım o beyaz kâğıt, sanki kalemle değil de kendi kanımla yazılmış gibi ağırdı. Koridorlarda yürürken, her köşede Yavuz'la karşılaşmaktan da korkuyordum.
Bir yanım onu deli gibi görmeyi isterken diğer yanım annesinin bana dediklerini hatırlatıyordu. Keşke tek unuttuğum annesinin sözleri olsaydı, fakat unutamıyordum. İdareye evrakları bırakıp çıkmanın, aslında mesleğimi değil, Yavuz'la olan o son ince bağımı da koparmak olacağını biliyordum.
Koridorun sonundaki o ahşap kapıya doğru yürümek, sanki dağları aşmak, kilometrelerce yol yürümek gibiydi. Zilin sesi, çocukların cıvıltısı, meslektaşlarımın ayak sesleri çok uzaklardan geliyordu. Ben artık o okula ait değildim, bunu o soğuk duvarlara tutunup adım atarken çok daha iyi anlamıştım.
Nihayet kapının önüne vardım. Hafifçe tıklatıp içeri adım attığımda, Okul Müdürü Necmi Bey evrak dolu masasından başını kaldırdı. Göz göze geldiğimiz o ilk saniye, yüzündeki ifadenin nasıl değiştiğini, karşımda donup kalma anını gördüm. Bana acıyarak, belki de dehşetle bakıyordu. Haklıydı. Aynalara küseli, saçlarımı taramayı bırakalı çok olmuştu ama günden güne nasıl eriyip bittiğimi, gözlerimin ferinin nasıl söndüğünü bir ben biliyordum.
"Hocam..." dedi masadan telaşla kalkarken, sesinde saklayamadığı bir şaşkınlık ve endişe vardı. "Hoş geldiniz... Lütfen, geçin oturun şöyle. Ayakta kalmayın."
Bu komutu bekliyormuşum gibi sandalyeye yığılır gibi oturdum. Çantamın fermuarını titreyen parmaklarımla açıp kâğıdı çıkardım. "Raporumu getirdim Necmi Bey," dedim pürüzlü ve fısıltıya dönmüş sesimle.
Kâğıdı eline aldığında bir müddet gözleri satırlarda gezindi. Hastalığın adını, o soğuk kelimeyi ve hemen altındaki "on sekiz ay" yazısını gördüğünde yutkunduğunu, yüz hatlarının gerildiğini fark etmemem imkânsızdı.
"Heyet raporu..." diye mırıldandı gözlerini kâğıttan çekmeden. Sonra bana baktı.
"Hocam, durumunuz... Bu kadar ağır mıydı?" diye sordu.
Acı ve soluk bir tebessüm yerleşti dudaklarıma.
"Bazen bir şeyler insanın kontrolünden çıkabiliyor Necmi Bey," diyebildim sadece. Nefesim yetmiyordu uzun cümleler kurmaya. "Tedavi süreci biraz zorlu geçecekmiş. Ağır ilaçlar, sürekli hastane... Bir süre aranızda olamayacağım." Derin bir nefes alıp devam ettim. "Öğrencilerim... Onlar size, sizlere emanet. Dönem ortasında mağdur olsunlar istemiyorum."
Necmi Bey raporu masaya bıraktı. Derin bir nefes aldı. Karşısında mesleğinin baharında ama ömrünün sonbaharını yaşayan bir kadın vardı, bunu o da görüyordu.
"Siz hiç çocukları, okulu, dersleri düşünmeyin. Biz her şeyi hallederiz. Siz sadece dinlenin," dedi yumuşak bir sesle. "Yeter ki sağlığınıza kavuşun. Bu kapı size her zaman açık, eskisi gibi gülümseyerek dönün bu koridorlara hocam."
Eskisi gibi gülümsemek... Okulda, aynı havayı soluduğum o adamın ayak izlerinin oldu
Yorumlar
- BÎ Hemtâ: Hata yok ortalarda
- Eda Vural: okuldan uzak kalsan da geçmişle barışman gerek hatalar affedici değil
- BÎ Hemtâ: Fatma kim gı 😂😂
- Eda Özdemir: Mutluluğun eksikliği bunun yanında sana acı verir fatma cesur olmalısın
- Damla Çınar: @bi_hemta 😍
- Doğan Sancak: @bi_hemta zor ama işte..
- burak yılmaz: @bi_hemta bazen belki
- BÎ Hemtâ: Unutmak iyidir
- burak yılmaz: İçinde taşımaktan öteye geçmeli onu kaybettiğin anı unutma @bi_hemta
- BÎ Hemtâ: Gördük efendim
- BÎ Hemtâ: 😶😶
- Damla Çınar: yavuzun arabasını görünce eski günler aklına gelecektir ama dikkat et!