Keşfet

6.B: Kalbim kulaklarımda

HEMRAZ

Her şey aylar önce, geçen yazın boğucu sıcağında Yavuz’la

ufak ufak planlar yaparken başladı. O günlerde ihtimaller o kadar güzel, o

kadar keskindi ki, zihnimde sürekli aynı senaryoları döndürüp duruyordum. Ya o

yanıma İstanbul'a gelecekti ya da ben Samsun'a gidecektim. İkimizden biri

mutlaka diğerinin yanına gidecek ve mesafeleri aşacaktı. Hâl böyle olunca içim

içime sığmıyor, kalbim göğüs kafesimi zorlayan bir kuş gibi çırpınıyordu.

Günlerce ne yapacağımı, kime ne söyleyeceğimi düşünmüştüm. Sonunda, aramayı

akıl edemediğim teyzemi bir buçuk ay sonra arayıp, olan biten her şeyi ona bir bir

anlattığımda, beklediğim sitemin aksine içimi ısıtan bir tepkiyle

karşılaşmıştım. O kadar sevinmişti ki, sesindeki o heyecanlı tını hâlâ

kulaklarımda gibi: "Kesinlikle sen gelmelisin! Hem sen gelirsen ben de bu

koca evde yalnız kalmamış olurum," demişti. Onun da bu kadar hevesli

olması, beni daha da cesaretlendirmişti.

Fakat ağustosun nefes aldırmayan, asfaltı bile eriten

kavuruculuğuna rağmen insan üşür müydü? Ben üşümüştüm. Hayat bizim için

bambaşka bir plan yapmıştı. Biz kendi küçük, umut dolu dünyamızda planlar

yaparken, kader bir köşede sessizce bizimle eğlenmiş ve işler hiç de umduğumuz

gibi gitmemişti.

Yavuz'un ailesiyle ilgili beklenmedik sorunlar aniden patlak

vermiş ve apar topar Çankırı'ya gitmek zorunda kalmıştı. Başlangıçta bu mecburi

gidişin sadece kısa bir mola olduğunu, en fazla bir iki hafta süreceğini, her

şeyin çabucak çözülüp onun tekrar Samsun'a döneceğini düşünmüştük. Kendi

kendimizi böyle teselli etmiştik. Ama gün geçtikçe o bir hafta uzadıkça uzayıp,

bitmek bilmeyen bir aya dönüşmüştü. Yavuz, ailevi meselelerin içinden sıyrılıp

bir türlü Samsun'a dönememişti. O orada olmayınca, benim de hayalini kurduğum,

teyzeme ballandıra ballandıra anlattığım planımın da hiçbir anlamı kalmamıştı.

Kader, ağlarını yine kendi bildiği, acımasız ve kusursuz biçimde örmüştü. Çok istediğimiz buluşmayı bilinmez,

ucu bucağı görünmez bir tarihe ertelemişti.

Her ne kadar içimi kemiren, can sıkıcı bir durum olsa da o

günlerde bunu pek sorun etmemiştim. Geçmişiyle yaşayan, kabuk bağlamamış

yaralarını her gün yeniden kanatan bir insandım ben. Fakat Yavuz'la aramızda

kurduğumuz eşsiz telefon arkadaşlığı, bana kendi içimdeki karanlık durumu

aştırmış gibi görünüyordu. Aramızda sessiz bir anlaşma, koca bir kural vardı:

Geçmiş yoktu. Ne o bana eski kırgınlıklarından bahsediyor ne de ben ona ruhumun

dehlizlerini açıyordum. Yüz yüze gelene kadar, birbirimizin gözlerinin içine

bakana kadar sadece "an"ı paylaşıyorduk. Adamın salt varlığı, tok ve

güven veren ses tonu, gün içinde telefonuma düşen kısacık mesajları bile beni

geçmişimin yapışkan bataklığından çekip çıkarmaya yetmişti. O konuştukça,

anlattıkça ben geçmişimi unutuyor, sadece onunla var olduğum o anlara

odaklanıyordum. Acılarım, keşkelerim, ruhumu lime lime eden kırgınlıklarım

sanki onun sesiyle yıkanıp temizleniyordu.

Ancak o yoğun, beklentiyle dolu tuhaf yaz günlerinde, ruhum

onun sesiyle iyileşirken bedenimde garip şeyler baş göstermeye başlamıştı. İlk

başlarda bu durumu çok önemsememiş, sıcaktan veya yorgunluktan olduğunu sanıp

geçiştirmiştim. Fakat ara ara şakaklarıma kadar saplanan, beynimi mengene gibi

sıkan şiddetli baş ağrıları giderek sıklaşmaya başlamıştı. Bazen ağrı öyle bir

boyuta ulaşıyordu ki, gözlerimi açamıyor, ışığa bile tahammül edemiyordum.

Sorun sadece baş ağrısı da değildi üstelik. Eşyaları

koyduğum yeri unutmalarım, elime aldığım herhangi bir şeyi bile neden aldığıma

dair saniyeler süren boşluk hissi beni içten içe kemirmeye başlamıştı. Bazen

mutfağın tam ortasında durup, buzdolabının o tekdüze uğultusunu dinlerken,

"Ben buraya ne için gelmiştim?" diye dakikalarca kendime sorduğum

olmuştu. İşin asıl korkutucu yanı da bazen kendimle ilgili o en basit detayları

bile bir anlığına hatırlayamıyor olmamdı. Zihnim sanki bana zalimce oyunlar

oynuyor, bazı anıların, bazı düşüncelerin üzerini kalın bir sis perdesiyle

örtüyordu.

Tüm bu garipliklere, bedenimin bangır bangır verdiği bu acil

durum alarmlarına rağmen hastaneye gitmek bir yana dursun, bir doktora görünmek

zerre kadar aklıma gelmemişti. İçimde tuhaf bir direnç, kendimi akışa bırakmış

bir boşvermişlik vardı. Zaten iptal olan tatil planımı da dört duvar arasında,

evde geçirmiştim. Vaktimin çoğunu ya elime aldığım kalın romanların sayfaları

arasında kaybolarak ya da Yavuz'la konuşarak harcamıştım. O odanın içi,

dışarıda akıp giden gürültülü karmaşasına inat, benim bütün dünyam ve sığınağım

olmuştu.

Zaman ise acımasız ve kayıtsız bir hızla akıp gitmişti.

Yazın yakıcı sıcağı yavaş yavaş yerini sonbaharın serin rüzgarlarına,

kaldırımlara savrulan dökülmüş sarı yapraklara bırakırken, benim delirtici baş

ağrılarım ve zihnimdeki anlık kopuşlar da mevsim dönümüne inatla eşlik

ediyordu. Fakat insan doğası bu ya; tuhaf bir şekilde alışmıştım. İnsan

alıştığı zulmü sonunda zulümden saymıyordu. O ağrılar ve zihnimdeki sisli

boşluk hissi, Yavuz’a duyduğum o tarifsiz özlemin yanında sadece tahammül

edilebilir birer teferruattan ibaret olmuştu.

Sonra okullar açılmış, İstanbul yine o bildik, insanı yutan

yorucu koşturmacasına geri dönmüştü. Ben de sabahın erken saatlerinde çalan

alarmlarla uyanıyordum. Okul koridorlarındaki kesintisiz çocuk cıvıltılarına

geri dönmüştüm. Fakat bu dönüş eskisi gibi değildi. Tahtaya yarım kalan cümleyi

yazmak için elimde tahta kalemiyle durduğum o anlarda, zihnim bomboş kalıyordu.

Minik gözler merakla bana bakarken, ben o sınıfın içinde, tahtanın önünde neden

durduğumu saniyelerce hatırlayamıyordum. Kalemin dokusu parmaklarımın arasında

yabancılaşıyor, çocukların nefes sesleri beynimde büyüyordu. Onlara belli

etmemek ve bu durumu gizlemek için yutkunuyor, derince nefesler alıp yavaşça

masama dönüyor veya bir gülümsemeyle "Nerede kalmıştık çocuklar?"

diyerek durumu geçiştirmeye çalışıyordum. Bu anlık kopuşlar, öğretmenler odasının uğultulu kalabalığında veya bir nöbet

esnasında beni bulduğunda, içimdeki

korku daha da büyüyordu.

Tüm bunların ortasında bile içimde çok daha köklü bir

değişim de yaşanmıştı. Topu topu birkaç defa gördüğüm adam, hayatımın tam

merkezine, o en baş köşeye kurulup oturmuştu. Düşündükçe ben bile kendime,

kendi duygularımın bu kontrolsüzlüğüne hayret ediyordum. Yalnızca ismini, soy

ismini ve mesleğini biliyordum. Geçmişine, çocukluk yaralarına, neleri sevip

nelerden nefret ettiğine, en çok neye içtenlikle güldüğüne dair hiçbir fikrim

yoktu. Hakkında hiçbir şey bilmediğim adama, aylar geçtikçe daha çok, daha

derin ve koparılması imkânsız bir bağla bağlanmıştım.

Çünkü hayatıma dokunmuş, ruhumun kanayan yerlerine bilmeden

de olsa şifa olmuştu. Sadece bununla da sınırlı değildi. Benden hiçbir şey

talep etmemiş, beni kendi doğrularına göre şekillendirmeye, değiştirmeye

çalışmamıştı. Sadece orada durmuş, sesini bana bir çapa gibi uzatmış ve var

olmuştu. Bu, yorgun ve yaralı bir kadının kalbini fethetmek için yeter de

artardı bile.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken kış da yüzünü

dondurucu ayazıyla iyice göstermişti. İstanbul'un kemiklere işleyen soğuğuna

rağmen takvim yaprakları nihayet benim aylardır iple çektiğim sömestir tatilini

işaret etmeye başlamıştı. İlk dönemin sinir harbi, okul nöbetleri, okunmayı

bekleyen yığınla sınav kâğıdı telaşı üzerimden akıp giderken, içimde aylardır

bastırdığım, üstünü örttüğüm özlem artık katlanılamaz, nefes aldırmaz bir

noktaya gelmişti. Sabrım da, mantığım da tükenmişti. Onu yeniden görmek ve

gözlerinin içine tekrar bakabilmek istiyordum. Bu sefer öyle uzun uzun planlar

yapmaya, günlerce beklemeye, kaderin yeniden bir oyun oynayıp ipleri elimden

almasına izin vermeye de hiç niyetim yoktu üstelik.

Ne teyzeme ne de ona haber vermeden kararımı vermiştim;

habersizce gidecektim.

Uzun ve saatler süren yorucu, her molada iç sıkıntısı

yaratan otobüs yolculuğunu da yapmayacaktım bu sefer. Zaman benim için her

şeyden daha kıymetliydi artık. Oraya bir an önce varmalıydım. Samsun'a uçak

biletimi günler öncesinden almıştım. O e-bilet telefonumun ekranında dururken

içim

Yorumlar

  • Tufan Yıldıner: 💐💐❤️❤️❤️
  • BÎ Hemtâ: niye robot gibi cümle kuruyorsunuz
  • aleyna: Kuş gibi kalp göğsü zorluyor mesafe aşılacak sandı