8.B:Ay ve sayısız Yıldız
Yavuz Selim, boğazımda düğümlenen o kelimenin ve şehrin isminin yarattığı
sarsıntıyı fark etmiş gibiydi. Ortamın havası bir anda ağırlaşmış, kafedeki
kahve kokusu yerini genzimi yakan bir keder kokusuna bırakmıştı.
"İyi misin?”
Sesi şefkatli bir tona büründü. Hesabı düşünmeden masaya bir miktar para
bıraktı ve sandalyemi işaret etti.
“Biraz yürüyelim istersen."
İtiraz edecek gücü bulamayıp başımı sallayarak onayladım. Hırkamı
omuzlarıma alıp dışarı çıktığımızda, yağmur hafiflemiş ama soğuk yüzünü daha
sert göstermeye başlamıştı. Ciğerlerime dolan soğuk hava, içimdeki yangını
söndürmeye yetmese de en azından başımı döndüren baskıyı hafifletmişti.
Kaldırımda yan yana yürüyorduk, varlığını hissettirecek kadar bana yakındı.
Sokak lambalarının hepsi yanmaya başlamış, su birikintilerine ise turuncu
aksini düşürüyordu.
"Anlatmak istemezsen sorun değil."
Cümleyi kurarken bana bakmadı, gözleri ileriye odaklanmıştı; sanki bana
bakarsa anlatmaktan vazgeçeceğimi bilir gibiydi. “Ama seni sen yapan o enkazı
da bilmek isterim.”
Derin bir nefes alıp, yıllardır dilimin ucunda birikip de zehre dönüşen
kelimeleri serbest bıraktım sonunda.
“Annem bana ‘kınalı çiçeğim’ derdi,” diye başladım, sesim hafif çisileyen
yağmurun ritmine karıştı.
“Öyle severdi beni yani. Oyun aklımla, kör kuyularda yoldaştık onunla.
Babam ise ayyaşın tekiydi. İçer, kurar, gelir annemi döverdi. Bazen komşuya,
bazen dayıma, bazen ise anneanneme sığınırdık...”
Anlattıklarımdan sıkıntı kapmış gibi ellerinin cebinde yumruk olduğunu,
montunun gerilen kumaşından fark ettim. Adımları teklemiş olsa da yürümeye
devam etti. Ben de konuşmaya.
“Tabii muhafazakârlıkları, babam sızana kadardı...” dedim acı bir
gülümsemeyle, öyle ki bu gülümseme yüzümde jilet kesiği gibi durdu.
Başımı önüme eğerek devam ettim. “Sonrası aynı oda, aynı yastık ve yine
aynı çile. Kim bilirdi ki, belki de kulaklarımı kapatıp girdiğim yatağın
altında kaç gece uyuyakaldığımı? Kim bir annenin kızına zarar gelmesin diye her
gece verdiği savaşın bilançosunu bilebilirdi ki?”
Son cümleyle beraber Yavuz attığı adımı durdurdu. Bakışları bana döndü bir
an için. Gözlerinde öfke yerine, tarifsiz bir acıma gördüm ben. Sanki o küçük
kızı o yatağın altından çekip almak istiyor ama zamanın duvarına çarpıyor gibi
kaskatı kesildi karşımda.
"Kim bilmek isterdi ki? ” dedi acımış bir fısıltıyla. “Eminim ki hiç
kimse bilmek istemezdi Şilan.”
Sonra yine yürümeye devam ettik. Sözlerim devam ettikçe bedenim de
ağırlaştı. Sanki beynim o günlerin içindeki kuyuda kalmış gibiydi. Çıkmak için
çırpınıyordu fakat kuyu çok derindi.
“Anneannem çok mücadele verdi... Ama yaşlıydı,” diye devam ettim gözlerimi
adımlarıma dikerek. “Gölgesi bizi korumaya yetmedi. Dayım vardı bir de. Dayım
desen, hayrı kendine bile olmazdı. Dedem zaten erken gitmişti bu dünyadan.
Babaannem vardı bir de. O da yan evde otururdu."
Konuştukça kalbimin üzerine öyle bir şey oturdu ki, kalbimdeki baskı ve
ondan sebep oluşan acıyı parmak uçlarıma kadar hissettim. Kendimi toparlamaya
çalıştım. Fakat olmadı. Ellerimle kollarımı sıvarken, montunu omuzlarıma
koymasıyla başımı eğdiğim yoldan kaldırdım. Üşüdüğümü düşünüp bu inceliği
yapmıştı. Ama üşümemiştim ki. Geri vermek istesem de ısrarla reddetti. Bir süre
sessiz kaldıktan sonra kaldığım yerden devam ettim.
"Peki bir çocuk babası ölsün diye dua eder miydi Yavuz?”
Sorum havada asılı kaldı. Sığ sığ nefes aldım ama aldığım nefes boğazıma
takılıp kaldı ardı ardına. Yaşlar gözlerimi yaka yaka inerken yanaklarıma,
cevap beklemeden, “Oyuncak diye zıplayacağım yaşta, ben anneme ağladım sürekli.
Babam ölsün diye çok dua ettim. Her gece hem de. Daha on iki yaşındaydım...
Fakat yaşadıklarıma bir on iki yıl daha eklenmiş gibiydi ömrüme,” dedim.
Beni sarıp sarmalayan, soğuk Ocak ayının akşam havasıydı. Buz gibiydi
dışarısı ve çenem birbirine vururcasına titriyordu. Soğuktan burnumu çekerken
nefesim yüzümün önünde buhar olup dalga dalga dağıldı. Soğuk olduğunu bildiğim
halde kaldırım basamağındaki mermere çöküp kaldım bir müddet. Hırkamın cebinde
sakladığım sigara paketini çıkardım; sigaranın zararlı olduğunu, içmemem
gerektiğini biliyordum. Belki baş ağrılarım bu illet yüzünden oluyordu ama ben
o günleri düşündüğümde bunu yapmaktan başka bir yol bilmiyordum.
Titreyen parmaklarımla bir dal sigara çekip aldım paketin içinden. Çakmağı
yine titreyen parmağımla çakmaya çalışsam da parmağım bana itaat etmedi.
Sigaranın ucunu tutuşturamadım.
Çakmağım, ovuşturmaktan terlemiş ve titreyen avucumun içinden kayıp ıslak
kaldırım taşına düştü. Eğilip almaya yeltendim ama Yavuz benden önce davranıp
çakmağı aldı. Bana uzatıp vereceğini düşünürken uzatmadı. Islanmış çakmağı
avucunda sıkarken, ruhumun dip odalarına bakar gibi dolandı gözleri üzerimde. O
an, karşısında güçlü durmaya çalışan genç bir kadını değil, babası ölsün diye
dua eden o küçük kızı görürcesineydi sanki.
“Yakma,” dedi usulca kenarımda oturup, bileğimi kavrayarak. “Zaten
yeterince yanmışsın Çilli.”
"Yaralarımı bir ben sarabilirim, bir başıma kendimi iyileştirebilirim
sandım Yavuz. Bir gün beni iyi edebilecek başka birinin olacağını hiç
bilmiyordum."
Bacaklarımda bir adım dahi atacak güç kalmamışken o adam adım oldu sanki
bana. Fakat ne olursa olsun o an o dumana ihtiyacım vardı. Dinlenmeye,
dinlemeye ihtiyacım varmış gibiydi. Çakmağı elinden nazikçe alıp, sol elimi
rüzgâra siper ederek zar zor olsa da yaktım sigarayı. Derin bir nefes çekip,
dumanı grileşmiş gökyüzüne üfleyerek geçmişimin en can yakıcı yerine kadar
geldim.
“Bir gün akşam kapıya köy jandarması geldi... Annemi sordular. Çağırdım.
Konuştular... Babam kaza geçirmiş. Hastanede ve durumu iyi değilmiş... Annem
kapıyı kapatıp, yere çöküp ağlamaya başladı... Bir insan kendisine eziyet eden
biri için neden ağlardı ki? Çocuk aklımla anlam verememiştim."
Yavuz’un yüzü gerildi, çenesi seğirerek, “Merhamet,” dedi mırıldanır gibi.
“Zalime duyulan o anlamsız merhamet değil miydi zaten anneninki...”
Bir yanım öylesine öfkeliydi ki, anlatırken tanıyamamıyordum içimdeki beni.
Yavuz Selim yüzümdeki acı öfkeyi fark edince durmamı istercesine başını iki
yana salladı.
"Annemin ağladığını görünce saatlerce sarılıp gözyaşı döktüm annemle
birlikte. Sabahına da yan evdeki feryatla uyandık... Babaannem de duymuştu
babamın kaza geçirdiğini. Farklı zorluklarla, farklı bir yol çizilmişti bize.
Fakat bizim durumumuz hiç değişmedi, biliyor musun? Yirmi gün rahat rahat nefes
alabilmiştik. Yani canımız, yazılan vakte kadar selamette sayılmıştı."
Gözlerimden istemsizce akan yaşları silme gereği bile duymamıştım.
“Sonra...” dedim, sesim titriyordu. “Biri insan değilse, her şeyi ziyan
ederdi. Babam hastaneden çıkar çıkmaz yine aynı tas, aynı hamamdı her şey.
Babam beni döver, babaannem izlerdi. Annemi ise zaten kimse görmezdi... Yoktu
değeri. Oyundan başka derdi olmayacak küçücük bir yüreğe kocaman kocaman
savaşmayı öğrettiler. Asıl düşman da babamdı zaten."
Buruk bir gülümseme dudaklarıma yerleşti.
"Bir yerde su mu döküldü? Birinin başı mı ağrıdı? Ağlama sesimiz
babaanneme, amcama ve amcamın eşine, hâlbuki bir de babama ilaçtı... Çünkü
suçlu ya bendim ya da annem... Annem üzüntüden hastalığa yakalandı o dönemler.
En çok da beni bırakacağı cehenneme ağlardı ya hep.”
Hastaneye gidişimizi, o ilaç kokusunu, annemin o son halini anlatırken
Yavuz Selim’in gözlerinin dolduğunu, başını öne eğip dudaklarını ısırdığını
gördüm. Benim yaşadığım cehennemi, o sadece dinlerken omuzlarında hissediyordu;
ben ise yaşadım, yaşamıştım oysa.
"Bir yılın sonunda kolun komşunun baskısıyla, annem Hakkâri Devlet
Hastanesi’ne gidecekti nihayet. Çünkü artık hastalık onu günden güne yok
etmişti. Ben on üç yaşındaydım. Bir anne nasıl gidebilirdi ki? Evlatları
varken, hayırsız da olsa bir eşi ve onu koruyamasa da kızını çok seven bir
annesi varken... Öylece mahkûm gibi."
"Acıdan geberiyorsun ama hâlâ yüzüne tebessüm konduracak kadar güçlü
olmak için de direniyorsun," dedi sessizliğini bozarak. "Geçmişinden
uzak durmaya çalışmanı anlıyorum ama kaçmak seninki; hatta o suçsuz
Yorumlar
- Tufan Yıldıner: Darlanir gulemem 💔💔💔
- Miladim: bir cocugun yasindan buyukmus gibi yasamasi cok agir 👏👏👏👏
- BÎ Hemtâ: evet ❤️🩹
- Aslı Zorlu: Geçmiş acılarının yükü altında ezilen biri var burada
- BÎ Hemtâ: teşekkür ederim 🫂
- Alper Akgün: yavuz selimin şefkati harika kesinlikle yazarı tebrik ediyorum