9.B: Unutmanın rengi
Sabahın ilk ışıkları perdenin aralığından sızıp halının üzerindeki toz
zerrelerini dans ettirmeye başladığında uyanmıştım. Geceki fırtınanın, o büyük
itirafın ve gözyaşlarının yerini tuhaf, kırılgan bir sessizliğe bıraktığı o
sabah... Gördüğüm rüyanın etkisinden çıkamayıp yüzümü anılarıma çevirdim.
Evliliğimin ardından okumak için gönderildiğim evin içinde, yasını
tutamadığım annem için o acıyla yas tutarak yaşamaya başlamıştım. Hiç kimsenin
kolay ve kusursuz bir hayatı yoktu elbet. Bunu biliyordum.
Bu, delilik olarak görünebilirdi. Olmayan anneme çay koymak, hayalî ablamla
dans etmek dışarıdan "delilik" gibi görünebilirdi, evet. Ancak bunlar
benim için o kadar insani bir ihtiyaçtı ki benim yaptığım delilik değil,
tamamen hayatta kalma mücadelesiydi.
Yas tutmak çoğu insan için genellikle bir vedadır; ancak yas benim için bir
ev arkadaşına dönüşmüştü. Kimsem yoktu. Kimse yoktu. Fakat evim çok kalabalık
olmuştu.
Adımı unutmuştum ben sanki ve kısa bir ömrün hafızasıyla tek başıma
kalmıştım. Evim sessiz olurdu hep. Buzdolabının uğultusu, salon saatinin tik
takları... Sanki her eşya, yitirdiğim cümlelerin yerine geçmeye çalışıyor gibi
olurdu çoğu zaman. Bazen yan odadaki kapıyı araladığımda annem oradaymış gibi
geliyordu. Başını kaldırır; derin çizgilerle bölünmüş alnında yumuşak bir
şaşkınlıkla, "Geldin mi Şilan?" derdi.
Dururdum kapı eşiğinde. "Ben..." demek isterdim fakat sonra
yutkunur, "Buradayım," derdim sadece. Çoğu kez sandalye çekip yanına
oturmuşluğum bile vardı.
Pencerenin önündeki kurumuş incir ve aspidistra yapraklarına bakardı sürekli
annem; rüzgâr olmazdı ama yine de yapraklar titrerdi. Benim ellerim gibi.
"Çay koyar mısın?" diye fısıldardı. Sese, talebe, alışkanlığa
sığınıyordum. Olmayan biri varmışçasına gider, mutfakta ince belli bardakları
tepsiye dizerdim. Sonra gerçekler tokat gibi inerdi yüzüme. Annemin siyah beyaz
tek fotoğrafına gözüm kayardı. Gülümserken yanağında beliren o küçük gamze...
Hep o gamzenin içine saklandığını düşünürdüm. Benim ise saklandığım yerin adı
çocukluğum olurdu.
Sonra tekrar odaya giderdim. Çayı boş duran küçük sehpaya indirirdim. Annem
yine gelirdi. "Şilan," derdi, "o kaseti bulabildin mi?"
"Beyaz kaset mi anne?" diye sorardım gülümseyerek.
"Evet... Hani şu 'Sevda Çiçeği' olan."
Dolabın üst gözünde, bu eve taşındığımda bırakılmış küçük bir teyp vardı.
Tozunu silip odaya bırakmıştım. Kaseti yerleştirirken içimde kıvrımlı bir sızı
dolaşırdı her defasında. Annemi çalmaya çalışıyordum, bana huzur olsun diye.
"Play" tuşuna basarken eski şarkı odanın içine dökülürdü; her
seferinde yüzümdeki bütün gerginlik de çözülmeye başlardı.
"Bak," derdi annem, "biz babanla bu şarkıda
sözlenmiştik."
Ben o şarkıyı bilmiyordum; doğduğum yılın öncesine ait bir parçaydı. Ama
annem dinlediği için severdim o şarkıyı. Kim olduğumu bilmediğim hâlde kim
olduğuma yaklaşırdım. Bazen gerçek, hatırlanan bir yanılsamadan daha
yaralayıcıydı.
Ben susardım. Ve ben sustukça onun omuzları gevşerdi. Fotoğraf albümünü
çıkarırdım; ilk sayfada annemin duvaklı bir resmi, yanında babam: Birbirine
yaslanmış iki genç. Arkadaki sayfada iki bebek: Kırmızı iki hırka, şişkin
yanaklar, gözler kısık ve gülüşler; ben ve ablam.
"Bu da sizsiniz," derdi. "Adı... Adı..."
Dizlerimin üstünde duran albümü usulca tutardım. "Adı?" diye
sorduğumda boğazım yanardı. Beni tanırdı da ablamı hatırlamazdı; hafızası
böyleydi işte, hastalıklı ve seçici. Sesim, söylememem gereken bir sırrın
kenarında dolanırdı.
"İşte, gözleri sana benziyor." Çocukken ablamın adını hecelerdim:
"Di-lan." Kalın kalın, gururla. Beni ilkokula götürdüğü gün, kalem
kutuma ismimi yazmıştı tek tük bildiği harflerden. Her harfi ayrı okşar gibi
yazardı; sanki harflerin de canı varmış gibi. O gün ablam içeride yanarken
harfler, pencereden düşen güneş tozu kadar uzak kalmıştı.
"Dışarı çıkalım mı?" diye sorardı annem. Koluna girerdim; hayali
olsa da yürürken sağ ayağını biraz sürüyordu, eski yaralar yüzünden. Bir
zamanlar sırtına aldığı bana, şimdi tüm ağırlığıyla yaslanıyordu. Bahçeye
çıkardık; incir ağacı kurumuş dalıyla bize selam verirdi. Annem incir reçelini
de çok severdi. Dallara bakmışlığım da vardı, akşamüstü ışığını yoklar gibi.
"Hatırlıyor musun?" derdim. "Kışın dalına karlardan lamba
yapardık anne." Karın ışığı olmaz normalde; ama küçük bir kız çocuğunun
dili, gerçeği şiirle karıştırırdı. Annem de o dilden konuşmayı öğrenmiş
gibiydi. "Evet, çok güzeldi," diye yanıt almak beni çok ama çok mutlu
ederdi.
Bir süre sonra içeri dönerdik, yan odaya. Teyp hâlâ çalardı. Annem koltuğa
oturup ellerini dizlerinde birleştirirdi. "Ablan nerede?" diye
sorardı bu kez. "Cennette," derdim içimden. "Cennetin tam
ortasında." Ama dışımdan sadece: "Yakınında," diyebilirdim.
"İyi," derdi. "Ona söyle... Akşam çorbasına limon sıkmasın.
Midesi ağrıyor sonra."
O an kalbimin içinden bir sandalye çekilirdi, gıcırdardı. Annem yaktığı
kızının midesi için kaygılanırdı. İsmini bilmiyordu ama midesini biliyordu.
Adını unutan hafızanın, küçük bir sızıyı hatırlamasıydı bu... O hayalin en acı
şefkati buydu işte: Kişi gider, bakım kalır.
Sonra akşamüstü ışığında albümü kapatıp komodinin çekmecesini açardım.
Sararmış bir zarf; üstünde annemin yazısıyla "Ş." harfi. Altına
sonradan kurşun kalemle "Kızıma verilmek üzere" yazılmıştı. Ellerim
titrerdi her defasında. "Açayım mı?" diye sorardım anneme. Başını
sallardı bana, şarkıya eşlik eder gibi. Mektup kısaydı:
"Bir gün adını unutursan, ellerinden tanı kendini. Bir gün yüzünü
unutursan, sesinden tanı. Bir gün hepsini unutursan, sen hatırla kendini...
Annen."
Kelime kelime çözülürdüm. Ellerime bakardım; annemin ellerine benziyordu.
Çocukken oyuncaklarımızı tamir ederken nasıl sabırlı olmayı ondan öğrendiysem,
unutulan hayatımı sabırla taşımayı da öyle öğreniyordum.
"Biliyor musun," derdi sonra birden, "biz o kasetle birlikte
sana çerçiden bebek almıştık."
"Evet," derdim gözlerim dolu dolu, ancak beraberinde acı acı
gülümseyerek.
"Sen bebeğin duvağını düzeltirken ben seni izlemiştim," derdi o
da.
Ben, onun cümlesini kendi hafızama eklerdim... Birinin eksilen yerlerine,
sevdiğinin ağzından küçük yamalar yapılırdı ancak.
Gece yaklaşırdı sonra. İlaç saatini kaçırmamak için kurduğum saatin alarmı
çalardı. Hap yerine su içerdim ben; o da içtiğini sanardı. Takvimde büyük
harflerle adımı yazdığım notları duvara asmıştım: "Şilan bugün yine burada
olacak." Bazen uyanınca ilk okuduğu cümle oluyordu sanırım; bazen ise hiç
bakmıyordu annem. Yine de orada hâlâ dururlar, harflerden kurulmuş küçük
fenerler...
"Abla," diye seslenirdim bir süre sonra. Annemin dudakları
istemsizce büzülürdü.
"Buradayım," derdi yine.
"Biraz dans edelim mi?"
Mutfakla salon arasındaki küçük boşluk, çocukluğumun geçtiği oda olurdu.
Ablamın sol ayağını kendime göre yönetirdim; sağ kolumu boynuma değil, havadaki
hayaline koyardım. Teypteki şarkı da sürekli başa dönerdi. Düş kırıklıklarıyla
dolu bir mutluluk: Hem annemdi hem ablam. Hem geçmişim hem o günlerim
olurlardı.
Bir anlığına ablamın gözleriyle buluşurdum. Belli belirsiz, sanki sisin
içinden, "Abla?" derdim. O tek kelimenin altında dünyanın bütün
ağırlığı ezilirdi. "Buradayım kardeşim," derdi. "Hep
buradayım."
Gülümserdim sonra; sis geri gelirdi. Yine annem olurdu. Yine annemle aynı
şefkati ödünç alırdı ablam. O an anlardım: Gerçek bazen bir nefes sürer; sevgi
o nefesi beklerdi.
Uyku saati gelirdi sonra. Yatağının kenarına oturup hayalî annemin
çoraplarını çıkarırdım. Parmaklarına dokunurdum. "Ellerin...
tanıdık," derdim. "Ellerimiz aynı," derdi o da. "İkimiz de
aynı çamura basmıştık. Sen öğrettin," deyince ben, yüzünde yumuşak
çizgiler belirirdi.
Sonra gaz lambasını kısardım. Odanın duvarında annemin dantellerinden kalma
gölgeler... Kapıdan çıkarken dönüp uzun uzun bakardım. Ömrümün yarısı o yüzü
izlemekle geçmişti.
Daha sonraları küçük bir plan yapmıştım: Pazardan annemin sevdiği fesleğen
alınacak, odanın pervazına konacaktı. Koku, bazen unutuşun üzerinden köprüler
kurardı. Bir de eski kasetlerin arasından annemin sesini bulursam –be
Yorumlar
- Tufan Yıldıner: Neden böyle oldu şimdi 💔💔💔💔💔
- BÎ Hemtâ: bakalım neler bekliyor bizi
- Efe Ünver: artık sevgi ve desteği var ama hala zorluklarısürüyor
- BÎ Hemtâ: malesef 💫
- Ruskoavo Turk: bazen unutma korkusu çok korkutucu insana
- BÎ Hemtâ: aynen
- Volkan Eryılmazlı: Yavuzun desteği gerçekten önemli yalnız bırakmamayı seçti
- BÎ Hemtâ: gerçek hayat hikayesidir
- Eren Ali Dağ: Yalnızlık hissi yürek burkuyor bu hikaye derinden dokunuyor insana ya
- BÎ Hemtâ: acısını unutmak istemiyor çünkü
- Recep Karaca: bir şeyleri hatırlamak için o kadar çabalaması acı verici 😮
- BÎ Hemtâ: gelecek bölümü bekleyin 🫠