B.1: Ödeşiriz

22 Ocak 2016
Pazar
Yirmi altı yaşındayım. İstanbul'un ağır, kalabalık ve bitmek
bilmeyen gürültüsünden bir süreliğine uzaklaşmak için yolculuğa çıktım. Şehrin
gürültüsü artık ruhumu yormaya başlamıştı; korna sesleriyle uyanıyor, insan
kalabalığıyla nefes alamaz hale geliyordum. Ara tatili fırsat bilip Samsun'la
tek kan bağım olan Zahide teyzeme gitmeye karar verdim. Annemin ölümünden sonra
hayatımda geriye kalan tek sığınak oydu. Onun evinde, annemin kokusunu,
çocukluğumun az da olsa huzurlu anılarını ve içimi ısıtan sessizliği
bulabiliyordum.
Otobüs terminali sabahın kalabalığıyla uğulduyordu; anons
sesleri birbirine karışıyor, bavul tekerlekleri zeminde sürtünerek
yankılanıyordu. Vedalaşmaların telaşı her köşeye siniyordu. İnsan sesleri,
otobüs motorlarının uğultusuna karışırken, içimde garip bir boşlukta
yankılanıyordu beraberinde. Yalnızdım ve daima eksik...
Beklerken çantamın fermuarını aralayıp cüzdanımdan biletimi
ve kimliğimi çıkardım. Üzerindeki soyadıma uzun uzun baktım. Nüfusunu geri
almış, hayattan ikinci bir şans koparmış bir kadındım. Babamın beni kendi
elleriyle teslim ettiği, ancak bana kocalık değil, baba şefkatiyle yaklaşıp
okumamı sağlayan Cemal Ağa'nın yüzü belirdi gözümün önünde. Parmaklarım
kimliğimde gezindi birkaç saniye. Bir öğretmendim onun sayesinde artık.
İçimden, "Teşekkür ederim ağa babam, sayende Şilan sadece bir isim değil, kendi
ayakları üzerinde duran bir kadın oldu," diyerek kimliğimi tekrar çantama
koydum.
Otobüsün hareket etmesine az bir zaman kalırken içeri
geçtim. Elimdeki bilete baktım; koltuk numaram boş olmadığı için içimden kısa
bir of çektim. "Her zamanki gibi şanssızlığın üzerinde Şilan," dedim
kendi kendime mırıldanarak. Bir süre etrafıma bakındım. Başka seçenek
olmadığını görünce boş duran çift kişilik bir koltuğa oturdum. Cam kenarına
geçip yaslandım, küçük sırt çantamı da boş duran yan koltuğa koyarak elimdeki
kitabı açtım. Ama satırlar gözümde dağılıyor, kelimeler bulanık bir suyun
içinde yüzüyordu sanki.
Zihnim hep anneme kaydı o gün teyzeme gitmemden sebep.
Teyzem anne yarısıydı benim için. Birileri insan değilse, her şey ziyan olurdu.
Bunu çocukken öğrendim ben. Annemin bana veda edişinde özellikle. Onun o
yumuşak sesini, saçlarımı okşayışını, çayını yudumlarken bana
"Kuzum," deyişini duyar gibi oldum bir anlığına.
Otobüs hareket ettikten iki saat sonra mola verilen küçük
bir dinlenme tesisinde durdu. Soğuk hava camın buğusuna vuruyor, içeriye hafif
bir ayaz doluyordu. On beş dakikalık mola bitip otobüs yeniden hareket etmeye
başlamaya az bir süre kala, kapı açıldı. Yeni yolcular alınmaya başlandı. Soğuk
havayla birlikte yeni bir yolcu da bindi otobüse.
Adımlarını duyduğumda başımı kaldırmadım. Fakat kısa bir
süre sonra yanımdaki koltukta bir gölge belirdi. Biletini önceden almış,
oturduğum cam kenarındaki koltuk da ona aitmiş. Biletini kontrol eden muavin,
adama kısık bir sesle, "Beyefendi, yeriniz burası," dedi.
O da sessizce başını salladı. Küçük valizini üst rafa
koyarken, ben cam kenarındaki koltuktan kalkmak için doğruldum.
Ancak kısık bir sesle, "Kalkmanıza gerek yok. Çantanızı
oradan alırsanız ben buraya oturabilirim," dedi. Yüzüne göz ucuyla bakarak
başımı salladım. Nereden bilebilirdim ki yanımdaki boş koltuğa oturacak olan
beyefendiyle yolculuğumun seyrinin değişeceğini. Yirmi sekiz, belki otuz
yaşlarındaydı. Ne fazla gösterişliydi ne de silik. Orta boylu, bakımlı, yüz
hatları da belirgindi. Gömleğinin ütüsü, saçlarının düzeni, sessizce
oturması... Her şeyinde ölçülü bir özen vardı. Yanıma otururken dudak kenarında
kısa bir tebessüm belirdi; tam anlamıyla göz göze gelmesek de hafifçe
gülümsedi. O kısa tebessümün ardında kibar bir "Rahatsızlık
vermeyeyim," hâli gizliydi.
Yanıma oturmasıyla burnuma yayılan o koku... Rabbim! Nasıl
bir kokuydu böyle? Nasıl tarif edilir bilmiyorum. Ferah ama aynı zamanda
yakıcı, insanın içine işleyen bir kokuydu. Sanki deniz meltemiyle yanmış odun
kokusu karışmıştı birbirine. İçime dolduğu anda otobüsün ağır ter kokan havası
da değişti onunla. İçime çektiğim nefesim bile ferahladı. Burnumun ucunda değil
de ciğerlerimin içinde dolaşıyordu sanki o koku. Ben dışarıyı izliyor, o ise
önündeki dergiye bakıyor gibiydi. Fakat arada, onun nefes alışındaki düzen bile
duyuluyordu. Sakin, dengeli... İnsan ister istemez farkına varıyordu
varlığının.
Kısa süren bir sessizliğin ardından telefonu çaldı. Sessize
almayı unutmuş sanırım. Telefonu açtığında ses tonuna istemsizce kulak
kesildim. Derin ve yumuşak bir ses... Oldukça da sakin konuşuyordu. Konuştuğu
kişi annesiydi. Onunla konuşurken kullandığı kelimelerde öyle bir incelik vardı
ki belli ki annesine düşkündü. Kelimeleri seçişinde bile bir zarafet vardı.
"Anneciğim... Merak etme. Evet, çıktım yola. Yok, üşütmem, söz..."
Bu kadar nazik bir ses ancak bir öğretim görevlisine ait
olabilirdi. Benim gibi öğretim üyesiydi sanırım. İçimden, "Bekâr galiba.
Evli olsa eşi arardı," diye geçirmeden de duramadım tabii.
Birkaç dakika sonra telefonu tekrar titredi. O arada sessize
almıştı galiba. Fakat titreyen telefonun sesi kulaklarıma kadar ulaştı. Bu kez
arayan arkadaşlarından biri. "Rahatsız ediyor olabilirim yolcuları,
otobüsteyim. İnince arayayım seni.”
Başını biraz yana eğip fısıltıyla konuştu. Karşıdan gelen
sesin ısrarcı olduğu belliydi; dudak kenarında hafif bir gülümseme belirdi.
"Önemli mi? Eğer acilse tabii..."
Ama cevabı aldıktan sonra aynı nezaketle telefonu kapattı.
Ben, elimde tuttuğum kitabın sayfalarını çeviriyor gibi
yaparak aslında onu izlerken buldum kendimi. İçimde, tanımadığım o beyefendiye
karşı engel olamadığım bir merak kıpırdanıyordu. Birkaç saatin sonunda güneşin
turuncu ışığı camdan sızıp yüzüme vurdu. Gözlerimi kısmış, bir saat önce
kapattığım kitabımı yeniden açmıştım. İşte tam o an, yanımdaki adam bana dönüp
kibar ve tereddütlü bir sesle, hemen kenarımda olan perdeyi işaret etti.
"Dilerseniz perdeyi çekebilirim, rahatsız ediyorsa sizi. “
Başımı kitaptan kaldırıp gözlerine baktım. Gözlerine ilk kez
doğru düzgün bakmıştım o an. Ne fazla ısrarcı ne de çekingen. Ölçülü bir
samimiyet vardı bakışlarında. Hafif bir tebessüm kondurdum dudak kenarıma.
“Çekerseniz iyi olur."
Bana değmemeye dikkat ederek perdeye uzandı. Perdeyi yavaşça
çekti, hareketi bile sakindi. O kadar yumuşaktı ki, sanki camı değil, havayı
okşadı.
Perdeyi çektikten sonra muavini, yolcuları rahatsız
etmeyecek bir ses tonuyla çağırdı. Su isterken bile ses tonuna aynı zarafeti
yüklemişti: "Zahmet olmazsa bir su alabilir miyim?" dedi. Yalnızca
"su" demekle yetinmeyip o iki kelimeyi eklemesi bile çok şey
anlatmıştı. Ben, onun sesindeki zarafeti dinlerken farkında olmadan elimdeki
kitabı kapatmıştım. Nezaketli biriydi. Böyle nezaketli insanların hâlâ var
olduğuna inanmak zordu. O an içimde büyüyen merak, artık inkâr edemeyeceğim bir
hâl aldı.
Sekiz saatin sonunda gözlerim dalmış, kısa bir uykuya yenik
düşmüşüm o ara. Dışarıda geçen manzaralar, çocukluğumun köy yollarına
karışıyordu. Uykunun o yarı karanlık yerinde annemin sesini duyar gibi oldum:
"Korkma Şilan, yolun seni hep iyi insanlara çıkarır."
Gözlerimi araladığımda şehir ışıkları camdan içeri akıyordu.
Samsun'daydık nihayet. Sarı ve beyaz lambalar sanki denizin üstüne serpilmiş
yıldızlar gibiydi. Başımı yana çevirdim; o hâlâ aynı dinginlikteydi, gözleri
okuduğu derginin bir noktasında dalmıştı. Ne düşünüyordu acaba o an.
Bilmiyordum. Ama sanki yüzyıllardır yan yana oturuyormuşuz gibi sessiz bir uyum
oluşmuştu aramızda. Gözlerimden uykunun bulanıklığını silerken utangaç bir
gülümsemeyle başımı ona çevirdim: "Umarım sizi rahatsız etmemişimdir. Uykuda
çok farkında olmuyorum kendimin."
Adam başını kaldırıp
yüzünü bana çevirdi. Gözlerime kısa bir an baktı. "Hayır, hayır... Hatta
uyuduğunuzu bile görmedim. Estağfurullah," dedi başını tekrar önüne
eğerek. Gülümsemem bir an mahcup bir tebessüme dönüştü. Utanarak saçımı
düzeltirken parmaklarım istemsizce yanaklarıma gitti. Deli, bana bakmamıştı
bile. Haddini bilen, sınırlarını koruyan bir tavrı vardı. Bu da ilgimi daha çok
Yorumlar
- Tufan Yıldıner: Bu adamın yerinde olmak isterdim
- BÎ Hemtâ: neden??
- Emre Meydan: istedim ki yanlarında olayım
- BÎ Hemtâ: değil değil daha yeni başladık 🌺
- ERDOĞAN: yaa bu genç adam ne havalı
- BÎ Hemtâ: konuşma tavrı 😍
- Ebru Uysal: bu yeni yolcunun enerjisi neydi öyle
- BÎ Hemtâ: 🫂 boş koltuğun sahibi hayatına dokunacak adam
- Hazal Nur Vural: of o boş koltuk beni de boğdu
- BÎ Hemtâ: ferah 😂
- BÎ Hemtâ: bol acının içinde kahkaha attıran bir karakteri okuyacaksınız.
- aleyna: hımm bu koku da ne