Keşfet

B.2: Ödeştik

HEMRAZ

Teyzemin sözleri öylesine söylenmiş gibi dursa da içimde yankısı ağır oldu. Olsa

ne olur, olmasa ne olur? diye düşündüm bir an için. Geçmişimin pek de

hatırı sayılır bir tarafı olmadığından... İçimde ciddi bir şey yoktu; fakat

tuhaf, gizli bir çekim vardı ona karşı. İnsanın aklından çok, damarlarına

işleyen türden bir çağrı... İşin tuhafı, adamın adını bile bilmiyordum daha.

Sormayı bile akıl edemedim o kargaşada.

Odama geçtim bir süre sonra. Fakat gece bitmek bilmedi bir türlü. Sabahı

zor ettim. Hem heyecan hem çekinme birbirine karıştı. Yatağımda bir o yana bir

bu yana dönüp durdum. Saat gece yarısını da çoktan geçti. Kahve içecektik alt

tarafı ama ne bileyim, bir hoştu içim. Sonunda göz kapaklarım, ağır

düşüncelerimden sıyrılıp uykuya teslim oldu.

Sabah gözümü açar açmaz salona koştum. Teyzem yine yerinde, bu sefer sabah

programlarını izlemekle meşguldü. Teyzeme yine dün geceden kalma sorumu

yönelttim. Aslında cevabını dün vermişti ama yine de tekrar fikrini almaktan

geri duramadım. Tahmin ettiğim gibiydi sonuç; gitmemi istedi.

Aman, gideyim işte, en kötü ihtimal kahvemi içer dönerim... Diye

düşünürken odama geçtim.

Aynanın karşısında dakikalarca oyalanıp saçımı bir topladım, bir bıraktım.

İnce bir pudra sürdüm yüzüme; sanki biraz cesaret, biraz da umut arıyordum

makyaj kutumda. Giydiklerim abartılı olmasın diye bej rengi bir elbise seçtim;

üstüne de kırmızı hırkamı geçirdim. Küçük küpelerimi taktım, ayakkabılarımı

ayağıma geçirirken kalbim göğsümde sıkışıyordu heyecandan.

Bir süre sonra hazır oldum. Sokağa çıktığımda hava serin, rüzgâr hafiften

esiyordu. Yürürken taş kaldırımların üzerinde ayakkabılarımın çıkardığı ses,

kalp atışlarıma eşlik ediyordu. Bir yanım dönmek isterken, diğer yandan

adımlarım beni çoktan hızlandırmıştı.

Café Home'un bulunduğu sokağa girince yutkunarak derin bir nefes aldım.

Kapıya geldiğimde avuç içlerim terlemişti, elim kapının kulpunda asılı kaldı

bir süre. İçeriye göz gezdirdim; gözlerim onu aradı ama göremedim. Bir an dönüp

gitmeye karar verdim. Tam ayağımı geri çekecekken dış kapının önünde belirdi.

Üzerinde siyah bir kaban, altında koyu gri pantolon vardı. Beyaz gömleğinin

yakası da hafifçe açıktı. Saçları özenle geriye taranmış, yüzünde birkaç günlük

sakal gölgesi duruyordu. Omuzları dik, yürüyüşünde aceleci bir tavır da yoktu.

Ölçülü bir dinginlik hâkimdi hareketlerinde. Deli miydi ne? Hiç heyecanlanmaz

mıydı insan? Elinde siyah deri bir çanta tutuyordu. Bakışlarını benden

saklamadan, doğrudan gözlerimin içine bakarak yaklaştı. Hafifçe başını eğdi.

Ardından selam verdi.

"Hoş geldiniz, Şilan Hanım." Sesi ne fazla resmi ne de fazla

laubaliydi; ölçülü, kararlı bir tonda konuşmuştu yine.

"Hoş buldum."

Dudaklarının kenarlarına çok hafif bir tebessüm yerleşti. "Umarım

gelişiniz sadece kahve içmek içindir."

Onun bu sözüyle utanarak gülümsedim. Aramıza sızan sadece ince, loş bir

ışıktı ve sanırım o ince ışık kalbime de sızıyordu. Onun sözleri benim açımdan

yalnızca bir selamlama değildi; içinde saklı bir sevinç, gizlenmeye çalışılmış

bir beklenti vardı. Rabbim... İçim kıpır kıpır oluyordu. O an fark etmeden

dudaklarıma yerleşen aptal gülümseme de zaten beni ele verircesineydi. Evet,

ben de beklentiye giriyordum onun karşısında.

Gözlerini kısıp gülümsememe eşlik etti. "Gülümsemeniz hayrıma

sanırım."

"Borçlu kalmayı sevmem."

Ses tonum kontrollü olsa da bakışlarımda belli belirsiz bir tedirginlik

taşıyordum.

Birkaç dakikanın ardından içeri girdik. Kafenin içi loştu; duvarlar boydan

boya kitap raflarıyla kaplıydı. Masaların üzerinde küçük sarı ışıklar yanıyor,

kahve ve vanilya kokusu birbirine karışıyordu. Pencereden sokağın telaşı

görünse de içerisi dış dünyadan kopmuş bir hâl taşıyordu.

Cam kenarında ki, iki kişilik küçük bir masaya oturduk. Pencereden görünen

veranda ve denizi hareketlendiren hafif rüzgara bakarken ben garson yaklaşıp ne

içmek istediğimizi sordu. İkimiz de bir ağızdan Türk kahvesi söyledik.

Kahvesini şekersiz olarak belirtirken bakışları bir an bana kaydı.

Çantamı kenarıma bırakırken başımı ona çevirdim. "İki şekerli."

O andan sonra zaten sessizlik de masaya oturdu bizimle. O, önündeki

peçeteyi buruşturup yeniden düzeltiyor, sonra tekrar buruşturuyordu. Ben de

aynı şeyi yapıyordum ve bunun farkında bile değildim. Sanki ikimizin arasında

görünmez bir tel gerilmişti de sözcükler o telin üzerinde yürüyemiyor, düşüp

kırılıyordu. Neyse ki sessizliği ilk bozan o oldu. Gözlerini pencereden dışarı

kaydırıp derin bir nefes aldı. Boğazını temizledi.

"Buraları seviyorum." Derken sesi ilk karşılaşmamıza nazaran

oldukça yumuşaktı. "Kalabalığın ortasında bir huzur saklı. İnsan biraz

durup nefes alabiliyor burada."

Onaylarcasına başımı sallamakla yetindim. Ardından bakışlarını bana

çevirdi; sesinde nazik bir merak vardı. "Siz nerelisiniz, Şilan

Hanım?"

Allah'ım, o soruyu sorarken bir an göğsüme ağır bir taş oturdu. Gözlerim

önümdeki boş masaya, sonra ellerime kaydı. Dudaklarımı ıslattım; kelimeler ağır

ağır döküldü ağzımdan.

"Hakkâri... Hakkâri'nin bir köyünden."

Boğazımda öyle acı bir yanma oldu ki yutkunamadım. Hiç yaşayamadığım

çocukluğumun toprak kokusu, karlı dağlar, köyün tümsek ve toprak yolları

zihnime doluştu. Annemin ölümü, babamın beni kendisinden büyük ellili yaşındaki dostuna emanet edişi ve köyde adımın 'babasının ikinci karısı'na

çıkması... Gözlerime doluşan yaşlar taşmak üzereydi; ellerim masanın üzerinde

titrerken, içimdeki geçmiş bir tokat gibi yüzüme çarptı adeta.

Tuhaf bir şekilde baktı yüzüme. Kaşlarının arasında ince bir çizgi

oluşmuştu; bakışları, az önce söylediğim sözün yankısında donmuş gibiydi.

İrkildi bir an. Basit bir sorunun ardından kimin gözleri dolar da bu kadar

etkilenirdi ki? Şaşkındı hâliyle. Merakla beraber endişe de yüklenmişti yüzüne.

"Yanlış bir şey mi sordum?"

Başımı iki yana salladım. "Yok, hayır... Ben sadece..."

Kelimeler dilimin ucunda düğümlendi. Cümlelerim eksik, soluğum yetersiz

kaldı karşısında. Bir an gözlerimi kapatıp yutkundum; mümkünmüş gibi o acı

lokmayı mideme indirmeye çalıştım. Ardından toparlanmaya çalışarak dudaklarıma

zoraki bir tebessüm yerleştirdim.

"Samsun'la teyzem sayesinde tanıştım ben de. Güzel yer..."

Konuyu dağıtmak için sözcüklere sığınsam da sesimin titremesiyle olmadı.

Sonra birkaç dakika tamamen sustum. Bir elimle gözlerimi silerken, diğer elim

masanın kenarını sımsıkı kavradı. Kafe giderek kalabalıklaşmaya, etraftaki

uğultu artmaya başlamıştı ama bizim masamızda ağır bir sessizlik hüküm sürdü. O

ise gözlerini üzerimden ayırmadı. Fakat rahatsız edici bir dikkat yoktu

bakışlarında. Aramıza söze dökülmeyen bir bağ oluşmuştu sanki; kelimelerden

daha gerçek, daha sıkı bir bağ. Başını salladı; gözlerinde sorgulamak değil,

kabullenmenin ötesi vardı. Sanki üzerime gelmek istemiyor, bana kendi ritmimde

konuşacak alan bırakıyordu.

Gözlerimdeki o açık hüznü daha fazla deşmemek için ustalıkla ve nezaketle

bir manevra yaptı. Elleri masanın üzerindeki deri çantasına usulca dokunurken

bakışlarını camdan dışarı çevirdi.

"Samsun'un bu havası, insanı bazen kendi içine fazla çekiyor, değil

mi?" Sesi yumuşacıktı. "Ben buraların yağmurunu çok severim ama

insanı bazen yorar. Eğer sizi de yorduysa bu hava, belki başka bir

güzelliğinden, mesela sahilden bahsetmeliyiz."

Konuyu o kadar zarif bir şekilde kendisinden ve şehrin sıradanlıklarından

yana çevirmişti ki, içimdeki o sıkışmışlık hissi yavaş yavaş dağıldı. Göğsümden

sessiz, uzun bir nefes bıraktım. Kahveler masamıza ulaştığında, aramızda oluşan

buzlar çoktan erimişti bile.

Neyse ki sohbet yavaş yavaş açıldı. Öğrendim ki annesi Artvinliymiş,

babasıysa aslen buralı. Fakat Çankırı'da oturuyorlarmış.Birde annesi ve babası

boşanmış. Birkaç yıl önce Samsun'a da öğretmenlik görevi sebebiyle gelmiş.

"Yirmi dokuz yaşındayım," dediğinde, sesinde ölçülü bir olgunluk

vardı; ama onun da gözlerinde kırılganlık sezdim, sanki kendi geçmişinden bir

iz taşır gibi bakıyordu. Ben de yirmi altı yaşında olduğumu ve İstanbul'da

öğretmenlik yaptığımı söyledim.

Aslında ailemi anlatacak cesareti pek bulamadım

Yorumlar

  • Tufan Yıldıner: Kader bir araya getirdi yine
  • BÎ Hemtâ: sonra ki bölümde 😅
  • Eda: adamın ismini ne zaman öğreneceğiz?
  • BÎ Hemtâ: nasıl 🫣
  • İbrahim Ergin: haydaa işte yine içimi burkuyorsun nibh dilin
  • BÎ Hemtâ: olabilir 🫂
  • BÎ Hemtâ: ne gibi 😂
  • Aleyna Mumlu: hey bu sahne bambaşka bir yol açtı
  • Ebru YILDIRIM: iyot kimi zaman zekice sorular çıkarıyor
  • BÎ Hemtâ: dediğin kişiyi tanımıyorum 🙏🏻😂
  • BÎ Hemtâ: siz okudunuz ben yazdım 🫂
  • BÎ Hemtâ: nasıl9