B.4. Peki Aşk?
O yerin soğuk zeminine gömülüp kendi kimsesizliğimle
yüzleştiğim gecenin üzerinden tam iki ay geçmişti. Haziran ayının son
haftasındaydık; bahçedeki incir ağacında incirlerin belirginleştiği, havanın
artık iyiden iyiye ısındığı günlerden biriydi.
Zaman, acıyı silmiyordu ama üzerini kalın bir alışkanlık
örtüsüyle kapatıyordu. Geçen zaman içinde her sabah uyanıyor, saçlarımı
tarıyor, düzgün giyiniyor ve İstanbul’un bitmek bilmeyen gürültüsüne
karışıyordum. Göze çarpan hiçbir yanı olmayan günler geçip gidiyordu. Okulda,
gerek ders anlatırken gerek öğretmen arkadaşlarla edilen ayaküstü sohbetlerde,
dışarıdan bakıldığında hiçbir eksiği olmayan, hayatı rayında giden gencecik bir
öğretmendim. Kimse içimde kopan sessiz kıyameti ve yüzümdeki tebessümün ardında
saklanan o yorgun kadını görmemişti yine.
Ev için yaptığım alışverişten sonra eve doğru yürürken
çantamdaki telefon çaldı. Poşetleri yere bırakıp telefonu çantamdan çıkardım.
Ekranda teyzemin ismini görünce derin bir nefes alıp açtım.
“Nasılsın kızım?” dedi teyzem, sitemkâr ama alışıldık
sevecen tonuyla. “Hayırsız, ben aramasam arayıp soracağın yok. İnsan arada bir
arar değil mi? Teyzem yaşıyor mu, öldü mü diye bir bakar.”
Gülümsedim yorgunca. “Aşk olsun teyze, ne ölmesi, Allah
korusun. İyiyim, ev için alışveriş yaptım, eve doğru yürüyorum şimdi. Sen
nasılsın, ne yapıyorsun?”
“Ne yapayım yavrum, aynı tas aynı hamam, evde oturuyorum
işte. İyi ol da sen, gerisi mühim değil. Şaka yapıyorum ben."
"Biliyorum şaka yaptığını," dedim.
"Madem yoldasın tutmayayım seni kızım, eve gidince ara
konuşalım.”
“Tamam teyze, öpüyorum ellerinden.”
Telefonu kapatıp çantama koydum. Birkaç dakika sonra evin
kapısına da varmış bulundum. Anahtarı deliğe sokup o küçük evimin kapısını
araladım. Üzerime geçirdiğim vurdumduymaz kadın maskesi bir anda yere düştü.
Kapıyı ardımdan kapattığım an, dışarıdaki bütün sesler de bıçak gibi kesildi.
Yorgunluktan tükenmiş bir hâlde, poşetleri kapı ağzına bırakıp, çantamı holdeki
dilsiz uşağa astım, sonra doğruca kendimi salona attım.
Akşam yemeğini öylesine, ne yediğimi bile anlamadan hızlıca
geçiştirdim. Ardından film izlemek için masanın üzerindeki laptopumu alıp camın
kenarındaki tekli koltuğa geçtim. Ekrana boş gözlerle bakıp durdum, filme de
odaklanamadım. Zihnim yorgun, ruhum ondan daha yorgundu. Kendime gelmek için
mutfağa geçip kahve yaptım. Fincanı iki elimle kavrayıp koltuğuma geri döndüm.
Sıcak kahveden küçük bir yudum aldım.
Kahveyi şekersiz içmişti buluştuğumuzda. Karşımda otururken
fincanı tutuşu, yüzündeki o hafif tebessüm ve kahvesinden aldığı yudum zihnime
doluştu. Onu düşünmemek için gözlerimi kapattım ama odanın sessizliğinde onun
bu cevapsızlığı, beni yok sayması aklıma yıllar önce yaşadığım o görünmezlik
hissini getirdi. O zaman da böyle olmuştu: Her şey güzel başlamış, sonra birden
kesilmişti iletişimim. Ben yine aynı yerdeydim sanırım; içimde yine buna benzer
bir sızı.
O an anladım aslında: Bazı susuşlar, cevaptan daha çok
yakardı insanı. Bazen birinin sustuğu yerde, bin kelime birden dökülürdü
içinden. Ve ben kendi içime düştüm yine.
Hayat bazen kalabalık bir şehirde bile yalnız hissettirirdi.
Ben de öyle hissettim yıllarca. İnsanların kahkahaları arasında sessizliğimi
sakladım. Okuduğum okulda adım vardı evet, ama kimse gözlerime bakmazdı.
Nefesim duyulurdu ama kalbimin kırıkları fark edilmezdi.
Her sabah hâlâ oturduğum, 1+1 evimde aynı sahne yaşanırdı:
Aynada gülümsemeyi denerdim. Dudaklarım yukarı kıvrılır ama gözlerimde
dökülmeyen yaşlar hep aynı hüzünle orada dururdu. “İyiyim” demek, yalanın en
kolayıydı aslında. Çünkü kimse “İyi değilim” cevabını duymak istemezdi. Buna
belki kendim de dâhildim.
Bir de günlüğüm vardı. Zaten günlüğü de derdimi paylaşmak
için tutuyordum. İçine her gün bir satır yazar, kapatırdım defteri. İlk satır
hep aynı kalırdı: “Ben babamın karısı değilim.”
Sonra ikinci satır, üçüncü... Yıllar geçti, sayfalar doldu
ama ben hep aynı cümlede sıkışıp kaldım. İnsan bazen o kadar görünmez olur ki
kendi varlığından şüphe eder. Kendi kendime hep aynı soruyu sorup durdum: “Eğer
şimdi kaybolsam, kim fark eder?”
Cevabını bildiğim için içim daha da boşalırdı. Arkadaşlarım
vardı, evet. Ama samimi değildim hiçbiriyle. Selamdan öteye geçmezdi
sohbetimiz. Sustuğumda sessizliğimi soran olmadı. Ağladığımda “Neyin var?”
diyen de çıkmadı mesela. Hiç kimse anlamadı; ben yıllarca yavaş yavaş ölüyordum
sanki, tıpkı annem gibi. Ve bu kimseyi ilgilendirmiyordu.
Bir gün öyle boğuldum ki ölüm en kolay seçenek gibi geldi. O
zamanlar üniversite ikinci sınıf öğrencisiydim. Cemal Ağa elini üzerimden
çekmemiş, her ihtiyacımı karşılamaya devam ediyordu. Zihnim bir an için o
günlere; çocukluğuma, annemin ölümüne ve babamın beni en yakın dostu, yani
Cemal Ağa'yla evlendirdiği o karanlık zamana kayıp gitti. En çok da babamın
töre ve namus baskısıyla yaptığı o anlar kalmıştı beynimin dehlizlerinde.
Bizim oralarda bazı sözler, kışın ayazı gibi içinden geçerdi
insanın. “Elâlem ne der?” bir bıçaktı mesela. “Namus” çoğu zaman kadının
üzerine örtülen bir yük... Ama en çok içime gömülen şuydu: “Babanın gelini
olacaksın.”
İlk duyduğumda anlayamamıştım. Ne demekti bu cümle? Kim
söylemişti bu cümleyi? Çocuk aklım bu cümlenin anlamını taşıyabilir miydi?
“Babana gelin olmak...”
Köyde, erkeğin borcunun bedelini kızın ödemesiydi. Birinin
ocağında tencereler kaynamaya devam etsin diye, bazılarının da söndürülmesiydi.
Ben de sönenlerden yalnızca bir tanesiydim. Yani beni, babamın günahına fidye
diye nikâh masasına oturtacaklardı.
Babam karlı bir gecede döndü eve. “Cemal Ağa’yla konuştum,”
dedi gözlerime bakarak. Küçük ellerimde bulaşık beziyle boyumca tepsileri
yıkıyordum; sıcak suyun buharı yüzümü perdeliyordu. Yıllarca annemin
sustuklarından perdelerdi o perde.
“Borcunu silecek mi baba?” diye sordum. Bir de Ağa’nın dul
kardeşini kendine istemeye niyetliydi, o konuyu da konuşacağını bildiğimden,
“Rahime Teyze’yi seninle evlendirmeyi kabul etti mi Ağa Baba?” diye ekledim.
Annemin mezarı henüz taşsızken, babamın gözlerindeki boşluk,
cebindeki borçtan daha büyüktü. Tarlalar susmuştu, hayvanlar ölmüştü, evimizin
direği kırılmıştı. Köyde dul kalmış bir adamın iki seçeneği olurdu: Ya yeniden
evlenirdi ya da evini başkasına emanet ederdi. Babam, ikisini birden yapmayı
gözüne kestirmişti.
Dağılmış saçlarını kaşıyarak, “Evet, borcumu silecek. Ama
karşılığında seninle...” Cümle bitmeden babaannem anladı ne demek istediğini.
Ben başımı öne eğdim. On dört yaşındayım. Henüz on dört.
“Evin tek kızıyım, yaşım küçük,” dedim. “Benimle ne baba?”
diye sorarken, bulaşık suyunun içine bir kaşık düşer gibi derin bir iç çektim.
İçmişti tabii, camış gibi sedire uzanıp sustu. O susuş, bir
mahkeme kararının mührü gibiydi. “Gün doğmadan yol alınır,” dedi bir müddet
sonra. “Sabah düğün hazırlığı başlayacak.”
Köyde söz, duvardaki rutubet gibi hızlı yayılırdı. İkindi
ezanına kalmadan herkes öğrenmişti: Babamın borcu silinecek, ben de Cemal
Ağa’nın kırkını geçmiş, iki çocuklu olmasına rağmen “kısmet” olarak karısının
üzerine kuma gidecektim.
Kısmet... Bizim oralarda çoğu zaman kızın sus payıydı. Gece
oldu. Babaannemin odasına girdim. Yatağının kenarında oturmuş, ellerini
dizlerine koymuştu.
“Nene,” dedim, “ben evlenmek istemiyorum. Ben o adamı babam
gibi gördüm, Ağa Baba diyorum. Rızam yoktur.”
“Rıza, kızım,” dedi babaannem. Annemin ölümünden sonra biraz
bilmişti kıymetimi, yalan söyleyemem. Ama oğlunun borcuna karşılık torununu
kurban vermeyi de göz ardı etmekten çekinmemişti yine de. “Rıza bazen
büyüklerin iyiliği için susmaktır,” diye ekledi.
Çocuk aklımla, “Peki ya benim iyiliğim?” diye sordum. Başını
kaldırdı, gözlerinin altındaki morluklar, yılların onu ihtiyarlatmasının
ağırlığıydı. Ellerimi tutup sanki “Ben de geçtim bu yollardan” dercesine sıktı.
“Ben de razı olmadım birçok şeye. Ama yaşadık."
“Yaşamak bu mu? Borç yerine bedel olmak mı?” diye sordum.
Cevap vermedi, sadece fısıldamakla yetindi. “Git uyu, yarın düğünün var, erken
kalkacaksın.”
Sabahına avludan davul sesi geldi zaten
Yorumlar
- Tufan Yıldıner: Bir sancisin ah şuramda.
- BÎ Hemtâ: tabiki öyle 🤍
- Yasin Kaan Bulut: bazen kelimeler yeter bir mesaj bile değiştirebilir her şeyi
- BÎ Hemtâ: teşekkür ederim
- Selin Pınar: duygular öyle güzel anlatılmış ki
- BÎ Hemtâ: teşekkür ederim 🫂
- Kırmızı lekeli çocuk: Bu bölümü çok beğendim harika bölümdü