Keşfet

Sırça tuzak

HEMRAZ

Pazartesi sabahı, Samsun’un üzerine güneşli ama serin bir örtü gibi serilmişti. Aynadaki aksime baktığımda, gördüğüm kadın artık İstanbul’un sokaklarında kaybolmuş, geçmişin hayaletleriyle boğuşan o ürkek kız çocuğu değildi. Üzerimde ütüsü jilet gibi yapılmış lacivert kumaş eteğim, beyaz V yaka kazağım ve omzuma attığım ince hırkamla, aynada bana gülümseyen kişi "Öğretmen Şilan"dı.

Kapıdan çıktığımda Yavuz, arabasının kapısına yaslanmış beni bekliyordu. Beni görünce güneş gözlüklerini hafifçe indirdi, dudaklarının kenarına hayranlık dolu bir gülümseme yerleşti.

"Günaydın hocam," dedi kapımı açarken. "Okulun en güzel öğretmeni benim arabamla gidiyorsa, bu okulun en şanslı erkeği de benim demektir."

"Abartma Yavuz," dedim gülerek ancak sözlerine karşılık yanaklarımın ısınmasına engel olamadım.

Arabaya bindiğimizde bana doğru eğilip emniyet kemerimi çekerken, "Okul kapısından girene kadar benimsin," diye fısıldadı. Yemin edebilirim ki, o adamın "Kapıdan girince devlete emanetsin, çıkışta yine bana. Anlaştık mı?" derken takındığı o tatlı tavra karşılık, ne diyeceğimi bile bilememiştim. Başımı "anlaştık" dercesine salladım sadece.

Okul bahçesine adım attığımızda, çocuk seslerinin o cıvıltılı uğultusu zihnimdeki tüm hüzünlü bulutları dağıtmıştı. Yavuz, öğretmenler odasında beni diğer meslektaşlarıyla tanıştırırken, elini belime koymamak için kendini zor tuttuğunu fark edebilmiştim. Orada bulunan herkese "Şilan Hanım yeni zümre arkadaşımız," derken, gözlerinde "Ve yakında müstakbel eşim olacak," diyen o gururlu parıltıyı okuyabiliyordum.

En nihayetinde, 3-B sınıfının kapısını açıp içeri girdiğimde, yirmi dört çift meraklı göz bana dikildi. Tahtanın önüne geçip tebeşiri elime aldığımda parmaklarım titriyordu. Çünkü oldukça heyecanlıydım. Derin bir nefes aldım.

"Merhaba çocuklar," dedim sesim sınıfta yankılanırken. "Ben Şilan Öğretmen. Sizinle uzun ve güzel bir yolculuğa çıkacağımızı umuyorum."

O gün, hayatımın hem en "normal" hem de en "mucizevi" günüydü. Yıllar önce, bambaşka bir şehirde, bambaşka bir hayatta yaptığım şeyi yapmak istemiştim tekrar. Az sonra tahtanın önüne geçtim. Bıraktığım tebeşiri elime aldım. O beyaz toz parmaklarıma bulaşırken, tahtaya kocaman harflerle tek bir kelime yazdım:

EMANET

Sınıfa döndüm, ellerimi masaya yasladım. "Evet çocuklar," dedim gülümseyerek. "Sizce emanet ne demektir? Kim söylemek ister?"

Arka sıralardan parmak kaldıran kıvırcık saçlı bir oğlan atıldı: "Öğretmenim, arkadaşımın bana verdiği oyuncağı kırmadan geri vermektir!"

Ön sırada oturan örgülü saçlı bir kız çocuğu elini kaldırdı: "Bir sırrı kimseye söylememektir öğretmenim."

Bir başkası, "Annem bakkala giderken kardeşimi bana bırakıyor, o emanet oluyor," dedi.

Hepsini gülümseyerek dinledim. Sonra tahtadaki yazıya sırtımı dönüp, gözlerimi onların o masum yüzlerinde gezdirdim. Zihnimde Cemal Ağa’nın beni o köyden çıkardığı an ve Yavuz’un beni o hastane odasından çıkardığı an canlandı bir an için.

O kısa süren andan sıyrılarak, "Hepiniz doğru söylediniz," dedim yumuşak bir sesle. "Ama biliyor musunuz? Emanet bazen çok daha büyük bir şeydir. Emanet; bazen bir insanın hayatını sahibine iade etmektir. Kırıp dökmeden, incitmeden, olduğu gibi..."

Zil çaldığında çocuklar sınıftan çıkmıştı. Ben tahtanın önünde kısa bir süre durup bakarken o kelimenin ağırlığı sadece tahtada değil, benim de kalbimde asılı kalmış gibiydi. Sanırım ben artık Yavuz’a emanettim, bu çocuklar da bana...

Biraz sonrasında masanın üzerinden aldığım birkaç kitapla ben de sınıftan çıktım. Yavuz’un koridorun diğer ucundan bana göz kırpmasıyla beraber sessiz bir anlaşmayla kantine indik. Çay içerken bardağımın yanına bıraktığı küçük çikolata... Nasıl bir değer verme biçimiydi? Nasıl bu kadar düşünceli olabiliyordu? Bilmiyordum. Bildiğim sadece yüzlerce kez Rabbime ettiğim şükür sebebi olmasıydı. Sanki hastalık yoktu, geçmiş yoktu, hafızam silinmeyecekti. Kötü olan ne varsa unutmuştum. Sadece biz vardık. Gelecek, bembeyaz bir sayfa gibi önümüzdeydi.

Hafta boyunca zaman, tül bir perdenin arkasından sızan güneş gibi tatlı ve hızlı aktı. Küçük kaçamak bakışlar, heyecanlı hazırlıklar, çarşıdaki o tatlı telaş... Her şey o kadar mükemmeldi ki, yaklaşacak olan fırtınayı öngöremedik maalesef.

Günler birbirini kovalamış ve o büyük gün, cumartesi akşamı gelip çatmıştı. Evin içi bayram yeri gibiydi. Zahide teyzem mutfakla salon arasında mekik dokuyor, ben ise odamda, ayna karşısında nefesimi tutmuş beklemeye koyulmuştum. Üzerimde kırmızı, sade ama şık bir yöresel elbise vardı. Saçlarımı açık bırakmış, hafifçe dalgalandırmıştım.

Kapı zili çaldığında kalbim boğazımda atıyordu. Kapıyı teyzem açtı, ben birkaç adım gerisinde durdum. İçeriye önce buram buram bir kolonya kokusu, ardından elinde devasa bir buket kırmızı gül ve gümüş tepside çikolatayla Yavuz girdi. Arkasında ise Hakkı Bey ve Sultan Hanım...

Yavuz, birlikte aldığımız yöresel takımın içinde o kadar yakışıklıydı ki, onu öyle görünce nefesim kesildi. Gözleri beni bulduğunda olduğu yerde bir saniye duraksadı. Gözbebeklerinin büyüdüğünü, hayranlıkla beni süzdüğünü gördüm. O bakış, bana dünyanın en güzel kadınıymışım gibi hissettirmeye yetmişti.

Sultan Hanım, beklediğimin aksine oldukça güler yüzlü, zarif ve anaç bir kadındı. İçeri girer girmez teyzemle sanki kırk yıllık dostmuş gibi sarıldılar. Sıra bana geldiğinde, başımı saygıyla eğip elini öptüm.

"Maşallah, maşallah..." dedi Sultan Hanım, çenemi tutup yüzümü yukarı kaldırırken. Gözleri sevgiyle parlıyordu. "Oğlumun zevkine diyecek yokmuş, su gibi kızmışsın sen yavrum. Allah nazarlardan saklasın."

Hakkı Bey de babacan bir tavırla sırtımı sıvazladı. "Hoş bulduk kızım, hoş bulduk."

Salona geçildi, koltuklara oturuldu. Havada tatlı, heyecanlı bir gerginlik vardı ama her şey o kadar yolundaydı ki... Sultan Hanım, teyzemle Samsun’un eski hallerinden konuşuyor, arada bir dönüp bana sevgi dolu bakışlar atıyordu.

"Eee Zahide Hanım," dedi Sultan Hanım neşeyle. "Bizim oğlanın ağzından Şilan düşmüyor. 'Anne şöyle hamarat, anne şöyle hanımefendi, anne şöyle...' Dedim ki bu kızı kaçırmayalım, gidip alalım."

Ben utançtan kızarırken Yavuz ise bana göz kırpıp duruyor, her şeyin mükemmel gittiğini işaret ediyordu. Bir rüya gibiydi olanlar. Korktuğum hiçbir şey olmamıştı. Kabullenilmiştim de üstelik.

Sıra kahvelere geldiğinde teyzem bana kaş göz yaptı. "Hadi kızım," dedi mırıldanarak.

Heyecandan ellerim titreyerek mutfağa geçtim. Teyzem arkamdan gelip, "Sakin ol kuzum, bak ne kadar sevdiler seni. Annesi bayıldı sana," diye fısıldadı.

Teyzem konuşurken Yavuz, "su içme bahanesiyle" mutfağa daldı. Belimden sarılıp yanağıma kısa bir öpücük kondurdu.

"Tuz atacak mısın benim kahveme?" diye sordu fısıltıyla.

"Bilmem. Belki kıyamayıp atmam," dedim gülümseyerek.

"Sen bana ömürlük bir tatlılık verdin, zehir versen de içerim."

O tuzu atacaktım her türlü. Stresten dolayı ince motor becerilerim zayıflamış gibiydi. Teyzem de Yavuz'un ardından içeri dönerken ben cezveyi ocağa koydum. Yavuz’un kahvesi için ayrı bir fincan ayırmıştım zaten. Adettendi, damadın kahvesi tuzlu olurdu.

Titreyen ellerimle tuz kavanozuna uzandım. Bir tatlı kaşığı tuzu, bol köpüklü kahvenin içine boca ettim. Hatta hızımı alamadım, "Az oldu bu," deyip bir çimdik daha attım. "Bakalım söylediğin gibi içebilecek misin Yavuz Bey?" diye gülümseyerek kendi kendime mırıldandım.

Tepsiyi hazırladım. Ancak ellerimdeki titreme artmıştı. Fincanlar tepside şıngırdıyordu. Ellerimi, parmaklarımı kontrol edemiyordum. Salona girdiğimde bütün gözler üzerimdeydi. Hakkı Bey’e, sonra teyzeme kahvelerini verdim. Sıra yan yana oturan Sultan Hanım ve Yavuz’a gelmişti.

Yavuz bana o kadar yoğun, o kadar aşk dolu bakıyordu ki, bir an için zihnimdeki sis dalgalandı. Heyecandan elim ayağım birbirine dolandı. Hangi fincanın hangisi olduğunu o anki panikle karıştırarak, üzerinde en çok köpük olan –ve içine bolca tuz bastığım– o özel fincanı, en büyük saygımla Sultan Hanım’a uzattım.

Sultan Hanım gülümseyerek, "Eline sağlık kızım," deyip aldı. Yavuz’a ise normal, ş

Yorumlar

  • Tufan Yıldıner: 🗣️🗣️🗣️🗣️🗣️🗣️🗣️🗣️🗣️🗣️❤️‍🔥❤️‍🔥❤️‍🔥❤️‍🔥❤️‍🔥❤️‍🔥❤️‍🔥
  • Tufan Yıldıner: 💐💐💐💐💐💐💐💐
  • Tufan Yıldıner: Bî Hemtâ sana aşık oldum❤️❤️❤️
  • BÎ Hemtâ: bıraktık efendim
  • BÎ Hemtâ: yavuzda hata vardı soyleseydi
  • BÎ Hemtâ: aynen
  • BÎ Hemtâ: duyması gerekmezdi aslında sultan hanımda aynı şeyleri yaşamış bir kadın
  • BÎ Hemtâ: dimi ☺️
  • BÎ Hemtâ: savunma yapmadık kaçtık efendim 😓
  • BÎ Hemtâ: aynen katılıyorum 🫂
  • BÎ Hemtâ: gülümsemek guzeldir
  • vulkanx tt: yaşaman gereken anı kaçırmamak için savunmanı sağlam kurmalısın