ASLANIN İNİ
Tanrı olmak için gökyüzünde yaşamanıza gerek yoktur. Bazen cehennemin tam ortasında, üzerinizde fosforlu bir yelek ve
elinizde bir budama makasıyla durmak yeterlidir.
Yekta, Bozyaka Emniyet Müdürlüğü'nün devasa demir
kapılarından içeri girerken tam olarak böyle hissediyordu. Bütün şehir, İzmir
polisi, helikopterler ve devriye araçları köşe bucak ölü bir çocuğu ararken;
asıl canavar, bizzat Cinayet Büro'nun bahçesindeki uzamış şimşirleri budamak
için Emniyet'in kalbine kendi ayaklarıyla yürüyordu.
İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin rutin çevre
düzenleme ekibindeydi. Kapıdaki nöbetçi polisler, Yekta'nın kimliğini şöyle bir
kontrol edip, omuzlarındaki o ezik, yorgun işçi duruşuna acıyarak bakmış ve
bariyeri açmışlardı. Yekta, bagajında o kanlı hilal çakının ve Defne'nin inci
küpesinin eşinin bulunduğu alet çantasıyla Emniyet'in bahçesine adım attığında,
midesinde kelebekler uçuşuyordu. Bu bir korku değildi; bu, kusursuz bir kibrin
getirdiği o saf, hastalıklı hazdı.
Öğle saatleriydi. Yekta, Cinayet Büro'nun zemin kattaki pencerelerinin tam önünde, elindeki motorlu tırpanla çimleri biçiyordu.
Camın hemen ardında, Komiser Aylin'in darmadağın olmuş masasını, hararetle
telefonda bağırışını ve panoya astığı o "Elit Katil" şemalarını görebiliyordu. Yekta, camın bu tarafında terini silerken içinden kahkahalar
atıyordu. Aylin'in o kibirli zihni, burnunun dibindeki tırpan sesini bile duymayacak kadar körleşmişti.
Motoru kapatıp tırpanı yere bıraktı. Alet
çantasından kavisli dal makasını alıp, Emniyet'in ana giriş merdivenlerinin
yanındaki kırmızı gülleri budamaya başladı.
İşte tam o an, Emniyet'in otomatik cam kapıları iki yana açıldı.
Yekta'nın elleri, gülün dikenli gövdesinde
donakaldı.
Merdivenlerden aşağı inen kadın, kusursuzluğun ete kemiğe bürünmüş haliydi. Emniyet'in Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu,
Komiser Yardımcısı Hale... Kestane rengi saçları, omuzlarına jilet gibi iniyor, sivri çene hatları ve soğuk, yeşil gözleri ona heykelsi bir zarafet katıyordu.
Üzerindeki jilet gibi ütülü lacivert polis üniforması bile onun o büyüleyici
aurasını gizlemeye yetmiyordu. Elinde bir dosya ile, hızlı ve otoriter
adımlarla merdivenleri iniyordu.
Yekta'nın gözleri kadının boynuna, üniformanın yakasından görünen o pürüzsüz, kuğu gibi beyaz tene kilitlendi. Zihni anında o
kanlı, estetik yarım ay kesiğini o tenin üzerine çizmeye başlamıştı bile. Orkidelerin en nadidesi, Yekta'nın kendi çöplüğünde değil, bizzat düşmanın kalesinde açmıştı.
Hale, topuklu çizmeleriyle merdivenleri inerken rüzgâr kadının saçlarını havalandırdı. Yekta, o anki büyünün etkisiyle bir adım
öne çıktı. Hale, yanından geçip giderken dalgınlıkla Yekta'nın budadığı gül
fidanlarının hemen yanındaki ıslak çamura basmak üzereydi.
"Dikkat edin amirim."
Yekta'nın pürüzlü, yorgun ama bir o kadar da
sakin sesi, Hale'nin adımını havada durdurdu.
Hale duraksayıp başını çevirdi. Yanı başında,
elinde budama makası olan, boynu sargılı, sıradan bir belediye işçisi duruyordu. Yekta, başını hafifçe öne eğdi, gözlerini saygıyla yere indirdi. Kusursuz bir itaatkârlık oyunu sergiliyordu.
"Toprak çok kaygan," dedi Yekta,
elindeki makasla yerdeki çamur birikintisini işaret ederek. "O güzel
çizmeleriniz kirlenmesin."
Hale, adamın bu düşünceli uyarısına hafifçe
gülümsedi. O soğuk, resmi yüzünde açan bu tebessüm, Yekta'nın içindeki o
karanlık sanatçıyı adeta çıldırttı.
"Teşekkür ederim," dedi Hale, kibar ama
mesafeli bir sesle. "Kolay gelsin size."
Hale, çamura basmadan etrafından dolanıp polis
araçlarına doğru yürümeye devam etti.
Yekta, kadının arkasından bakarken yavaşça
doğruldu. Başını eğdiği o ezik işçi duruşu kayboldu. Gözlerindeki o boşluk, yerini yırtıcı, dipsiz bir karanlığa bıraktı. Elindeki budama makasını o kadar sıkı tutuyordu ki, parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Makasın çelik uçları, Hale'nin adımlarının ritmiyle yavaşça açılıp kapandı.
"Rica ederim, amirim," diye fısıldadı Yekta, kadının arkasından.
Camın ardında Aylin, telsizden gelen son
"Cem Taşkın görüldü" ihbarıyla hızla masasından kalkıp dışarı fırlamaya hazırlanıyordu. Tüm teşkilat, Yekta'nın yarattığı o sahte hayaletin peşinden koşarken, Yekta Emniyet'in bahçesinde durmuş, sıradaki eserini çoktan seçmişti bile.
Risk inanılmazdı. Hatta intihardı. Cinayet
büronun basın sözcüsünü hedef almak, bütün devleti karşısına almak demekti. Ama
Yekta artık sadece bir seri katil değildi; o, kendi yenilmezliğine âşık olmuş bir tanrıydı. Ve tanrılar, risk almaz, kaderi yazardı.
Yeni "hasat" başlamıştı. Üstelik bu kez
av sahası, doğrudan aslanın ininin içiydi.