AVCININ İZİ
Eşrefpaşa'daki o dökük, rutubetli evin yatak
odasında zaman, Yekta'nın parmakları arasında yavaşça dönen o hilal uçlu
çakının keskin ucunda donup kalmıştı.
Aylin'in silahını tutan elleri, Emniyet'in o
steril poligonlarında hiç olmadığı kadar titriyordu. Karşısındaki adam bir
"elit" değildi; o, İzmir'in lağımlarında, parklarında, çamurunda
yoğrulmuş, saf fiziksel güce ve şeytani bir zekâya sahip bir işçiydi.
"Silahını bırak Yekta," dedi Aylin,
sesini sabit tutmaya çalışarak. "Oyun bitti. Dışarıda ekipler var."
Yekta hafifçe gülümsedi. O dondurucu tebessümü,
loş ışıkta bir şeytanınki gibi parlıyordu. "Kibrin seni yine kör ediyor
Aylin. Dışarıda kimse yok. Buraya o uydurma kurallarını, polis telsizini ve
kibrini bırakıp geldin. İkimiz de biliyoruz ki, teşkilatın şu an o zavallı Kör
Fare'nin zafer sarhoşluğunu kutluyor."
Yekta, o meşhur fosforlu yeleği üzerinde
olmamasına rağmen, karanlığın içinde adeta büyüdü. Bir adım öne attı.
"Kıpırdama, vururum!" Aylin'in parmağı
tetiğe asılmak üzereydi.
"Beni öldürmek istemiyorsun," diye
fısıldadı Yekta, o dondurucu sakinliğiyle. "Çünkü ben senin en büyük
eserinim. Kendi kibrinle yarattığın, sonra da gerçeği gördüğünde aşık olduğun o
kusursuz canavarım. Gözlerime bak komiser... Beni hapse atmak değil, beni
anlamak istiyorsun."
Aylin'in zihni bir anlığına o hastalıklı müzedeki
kupalara, o kusursuz kesiklere ve zakkum çiçeğine kaydı. Yekta haklıydı; içinde
bu adama karşı duyduğu o tehlikeli, hastalıklı bir hayranlık vardı. Ve o bir
saniyelik tereddüt, Yekta gibi bir avcı için bir asır demekti.
Yekta, vahşi bir panter gibi öne atıldı.
Aylin tetiği çekti. BAM! Kurşun, Yekta'nın omzunu
sıyırıp geçerek arkadaki gizli müzenin cam fanuslarından birini büyük bir
gürültüyle parçaladı.
Silahın patlamasıyla birlikte Yekta, Aylin'in
üzerine çullandı. O ağır, yıllarca balyoz sallamış işçi bileği, Aylin'in silah
tutan eline korkunç bir şiddetle çarptı. Silah duvara savrulup yere düştü.
Yekta, Aylin'i boğazından yakalayıp sırtını yatak odasının rutubetli duvarına
şiddetle vurdu.
Aylin nefesiz kaldı, dirseğiyle Yekta'nın göğsüne
vahşi bir darbe indirdi ama adam acıyı hissetmiyor gibiydi. Yekta'nın sağ
elindeki hilal uçlu çakı, Aylin'in şahdamarına doğru kavisli bir ölüm dansıyla
havaya kalktı.
"Orkideler koparılırken çırpınmaz
Aylin," diye tısladı Yekta, bıçağı indirirken.
Ancak Aylin sokaklarda büyümüş bir polisti.
Boştaki diziyle Yekta'nın kasıklarına bütün gücüyle, acımasız bir darbe
indirdi. Yekta'nın nefesi kesildi, refleksle geriledi. Bıçak Aylin'in boynunu
değil, deri ceketinin omzunu derinlemesine yırtıp geçti.
Aylin, Yekta'nın sendelemesinden faydalanarak
yerdeki silahına doğru atıldı. Fakat Yekta, acıya rağmen toparlanıp komodinin
üzerindeki ağır, demir döküm gece lambasını kaptığı gibi Aylin'in sırtına
fırlattı. Lamba Aylin'in kürek kemiğine çarpıp onu yere serdi.
Evde inanılmaz bir gürültü kopmuş, silah sesi
Eşrefpaşa'nın sessizliğini çoktan yırtmıştı. Komşuların uyanması ve devriye
polislerinin buraya doluşması an meselesiydi.
Yekta, omzundan sızan kana ve kaybettiği o steril
sessizliğe bakıp dişlerini sıktı. Evi kirlenmişti. Kusursuz tiyatrosu
yanıyordu. Yerde yatan Aylin'e son bir kez baktı; bu kadın sıradan bir çiçek
değildi, o kökleri çok derinde olan inatçı bir sarmaşıktı.
Yekta, sırt çantasını omuzlayıp yatak odasının
penceresine doğru koştu. Camı dirseğiyle kırıp kendini İzmir'in o yeni
başlayan, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurunun içine, Eşrefpaşa'nın o
zifiri karanlık arka sokaklarına bıraktı.
Aylin, acıdan inleyerek yerden doğrulduğunda
silahını kavradı. Kırık pencereden içeri dolan soğuk rüzgâr ve yağmur yüzüne
çarpıyordu. Göğsü hızla inip kalkarken, kırık cam parçalarının üzerinden
atlayıp tereddütsüz bir şekilde o karanlık sokaklara, avının peşine daldı.