Keşfet

ERİMEYEN KEMİK

Kanlı Hilal

İzmir’in üzerine çöken o gri, ağır eylül sabahı,

fidanlığın devasa cam seralarını puslu bir denizin içindeki hayalet gemilere

benzetiyordu.

Geceki zehirli sis saldırısından sağ kurtulan

Aylin, Eşrefpaşa'daki dairesinin banyosunda, soğuk suyun altında ciğerlerindeki

o kimyasal acıyı atmaya çalışıyordu. Her öksürüğünde lavaboya kanlı bir tükürük

bırakıyordu ama aynaya baktığında, gözlerindeki o kibirli, kör kadın gitmiş;

yerine gerçeği bütün çıplaklığıyla gören, kana susamış bir avcı gelmişti.

Katil dışarıda, elitlerin arasında değildi.

Katil, teşkilatın çamurlu botlarla ezdiği o "sıradan" amelelerin

arasındaydı. Bodrum'a tayin isteyen o işçi... Aylin o ismi bulacaktı.

Aynı saatlerde İnciraltı Fidanlığı'nda, İzmir'in

o meşhur rüzgârı devasa çam ağaçlarının tepesinde ıslık çalarken, Yekta her

zamanki görünmezlik pelerininin, yani fosforlu yeleğinin içindeydi. Zihni artık

buraya ait değildi. Ceketinin iç cebindeki Bodrum tayin evrakı, onun yeni

krallığına açılan bir biletti. Sadece birkaç günlük prosedür kalmıştı. Hale'nin

ölümü ve sisin içindeki o gövde gösterisinden sonra Yekta, kendini resmen

dokunulmaz bir tanrı gibi hissediyordu.

"Ulan sabahtan beri beynimi yediniz! Basın

şu motorun düğmesine, çekin şu pisliği artık!"

Rıza Usta'nın avaz avaz bağıran sesi, Yekta'nın

düşüncelerini böldü.

Fidanlığın arka tarafındaki Biyolojik Bertaraf ve

İlaçlama alanında, İZSU'ya (İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi) ait devasa sarı

bir vidanjör kamyonu duruyordu. İki işçi, kalın ve tırtıklı kauçuk hortumu,

fidanlığın o asitli biyolojik atık tankının içine sallandırmıştı. Tankın

tahliye pompası gece tıkanmıştı.

Yekta'nın adımları bir anlığına yavaşladı.

Midesinde soğuk, görünmez bir yumruk hissetti. Cem'in cesedini o tanka atalı

günler olmuştu. Endüstriyel asit o bedeni çoktan sıvı bir jöleye, ardından da

çamurlu bir posaya çevirmiş olmalıydı. Pürüz çıkmaması gerekiyordu.

"Usta, hortum bir şeye takıldı,

çekmiyor!" diye bağırdı vidanjör operatörü, makinenin zorlanarak çıkardığı

boğuk homurtular arasında. "Aşağıda kütük mü var, taş mı var, tıkadı

ağzını!"

"Tersine basınç verin oğlum, püskürtsün

dışarı!" diye emretti Rıza Usta.

Yekta, elindeki tırmığı yavaşça yere bıraktı.

Bedeni kaskatı kesilmişti. Kusursuz ritüelinin içinde bir hesap hatası,

kimyasal bir kusur olma ihtimali beynini kemirmeye başladı. Tankın içindeki

asit konsantrasyonu düşmüş olabilir miydi? Ya da Cem'in kemikleri,

beklediğinden daha inatçı mı çıkmıştı?

Operatör makinenin vanasını tersine çevirdi.

Vidanjör kalın bir öksürük sesi çıkardı ve ardından tankın içindeki asitli,

siyah çamur, büyük bir gürültüyle hortumun ucundan dışarıya, beton zemine

fışkırdı.

Siyah, pis kokulu balçığın içinde, betonun

üzerinde yuvarlanarak duran o şeye bütün işçiler bakakaldı.

Rıza Usta'nın elindeki telsiz büyük bir

gürültüyle yere düştü. Adamın rengi saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz oldu,

dizlerinin üzerine çökerken öğürmeye başladı.

Betonun üzerinde; asidin etleri tamamen eritip

yok ettiği ama kalsiyum yapısını tam olarak eritemediği, yarısı siyah balçığa

bulanmış bir insan kafatası ile ona bağlı olan boyun omurları duruyordu. Ve en

korkuncu... Boyun omurlarının tam üzerinde, hilal uçlu bir çakının kemiğe kadar

işleyerek bıraktığı o derin, kavisli ve pürüzsüz çentik izi kabak gibi

ortadaydı.

"Cem..." diye fısıldadı işçilerden biri

dehşet içinde. "Polisin her yerde aradığı Cem bu... Kaçmamış!"

Yekta'nın nefesi yavaşladı. Gözleri, yerdeki o

erimeyen kemiğe kilitlendi. İzmir polisi o kemiği adli tıbba soktuğunda,

boynundaki o imza niteliğindeki kesik izini bulacak ve Cem'in aslında katil

değil, "Elit Katil"in bir kurbanı olduğunu anında çözecekti. Kusursuz

planı, bir avuç kimyasal hataya kurban gitmişti.

Yekta çaktırmadan geri adım attı, soyunma

odalarına doğru yürümek ve tayin evrakını alıp bu cehennemden hemen kaybolmak

istiyordu. Ama fidanlığın ana kapısından giren o acı fren sesleri onu olduğu

yere mıhladı.

Beş sivil polis aracı aynı anda avluya daldı. En

öndeki araçtan, gözleri kan çanağına dönmüş ama dimdik duran Komiser Aylin

indi. Yüzünde zehirli sisin bıraktığı hafif kızarıklıklar vardı ama bakışları

bir şahin kadar keskindi. Arkasından inen Başkomiser Selim ve onlarca polis,

fidanlığın kapılarını hızla kapatmaya başladı.

Aylin'in gözleri, toplanan kalabalığı yarıp

doğrudan yerdeki o erimiş kafatasına kilitlendi. Sonra başını ağır ağır

kaldırdı ve fidanlıktaki tüm işçileri, özellikle de en arkada, yüzü gölgede

kalan Yekta'yı taradı.

"Şehrin tüm çıkışlarını kapatın," dedi

Aylin, sesi avluda buz gibi bir rüzgâr estirirken. "Kimse bu fidanlıktan

dışarı adım atmayacak. O Bodrum'a gideceğini sanan zavallı da dahil! İçinizdeki

o pisi bulmadan, buradan sadece cesediniz çıkar!"

Yekta'nın kalbi göğüs kafesinde bir savaş davulu

gibi gümbürdüyordu. Bodrum kapısı resmen kapanmış, resmi bir polis ablukasının

içine, kendi çöplüğüne hapsolmuştu. Ama o, her zaman bir B planı olan adamdı.

Paniklemek zayıfların işiydi. Yüzüne o masum, korkmuş işçi ifadesini

yerleştirerek diğer işçilerle birlikte geri çekildi.

Kalabalıktan sıyrılıp, polisler tek tek herkesin

ifadesini almak üzere idari binaya geçerken, Yekta gizlice soyunma odasına

süzüldü. Dolabındaki yedek paraları ve eğer kaçması gerekirse kullanacağı sahte

kimliği alması gerekiyordu.

42 numaralı dolabının önüne geldi. Kilidi açtı ve

kapağı çekti.

Ancak dolabın içinde onu bekleyen şey, Aylin'in

ablukasından çok daha korkunçtu.

Rafın tam ortasında, iş eldivenlerinin üzerine

bırakılmış küçük, sarı bir zarf duruyordu. Yekta kaşlarını çattı. Bu zarf dün

burada değildi. Odaya kimse girmemişti.

Zarfı eline aldı, içi sertti. Yırtarak açtı.

İçinden çıkan şey, ucuz bir polaroid makineyle çekilmiş, grenli, karanlık bir

fotoğraftı.

Yekta'nın kanı damarlarında dondu.

Fotoğrafta; kanalizasyonun o zifiri karanlığında,

dizlerine kadar suyun içindeyken, elleriyle o devasa kırmızı tahliye vanasını

çevirdiği an görünüyordu. Flaşın patladığı o anlık ışıkta, Yekta'nın kalın işçi

yağmurluğu ve yan profili kabak gibi ortadaydı. Sisin, karanlığın, İzmir'in

yeraltının onu tamamen sakladığını sanırken; o dehlizlerde yalnız değildi. Biri

onu izlemişti.

Fotoğrafın arkasını çevirdi. Eski, kırmızı bir

tükenmez kalemle, kargacık burgacık bir yazıyla şunlar karalanmıştı:

"Tanrılar yeraltında yüzerken çok komik

görünüyor, Bahçıvan. Elitleri kesmek kolaydır. Bakalım İzmir'in lağımlarında

kendi kanını ne kadar saklayabileceksin? Bu gece yarısı, Hilal semti, eski

tabakhane harabesi. Yalnız gel. Ya o çok övündüğün Bodrum tayinin bana bir

milyon liraya mal olur, ya da bu fotoğrafı o kibrinden kuduran komiserine

bizzat kargolarım." - Kör Fare

Yekta, elindeki fotoğrafa bakarken deponun

sessizliğinde yavaşça gülümsedi. Bu sıradan bir gülümseme değildi. Aylin'in

ablukası onu sıkıştırmıştı evet ama bu yeni tehdit... Bu "Kör Fare",

Yekta'nın içindeki o uykuda olan, kan arayan vahşi hayvanı bir kırbaç gibi

uyandırmıştı.

Biri, görünmez adamı görme cüretinde bulunmuştu.

"Bir orkide değilsin," diye fısıldadı

Yekta, fotoğrafı avucunun içinde buruştururken. Gözlerindeki karanlık dipsiz

bir kuyuya dönüştü. "Sadece kanalizasyonu tıkayan iğrenç bir pisliksin. Ve

pislikler, budanmaz. Sadece yok edilir."

Dışarıdan polis köpeklerinin havlamaları ve

Aylin'in emir veren sesi duyulurken Yekta dolabını kapattı. Şimdi kusursuz bir

cambaz olması gerekiyordu. Gündüzleri Aylin'in o amansız polis kordonunu delip

geçecek ezik bir işçiyi oynamalı, gece ise İzmir'in en tehlikeli, en karanlık

yeraltı labirentlerine inip onu tehdit eden bu fareyi kendi kanında boğmalıydı.

Oyun artık estetik değildi. Oyun artık tamamen

hayatta kalmak üzerineydi. Ve İzmir'in görünmez hasatçısı, henüz asıl vahşetini

sergilememişti.