FOSFORLU VEDA
Ertesi sabah. Bozyaka Emniyet Müdürlüğü.
Güneş, İzmir'in üzerine yorgun ve soluk bir
şekilde doğarken, Başkomiser Selim'in odasındaki hava bir morg kadar soğuk ve
gergindi.
Aylin, kolunda kalın beyaz bir sargı, yüzünde
yara bereler ve kan çanağına dönmüş gözleriyle Selim'in masasının karşısında
dimdik ayaktaydı.
Selim'in elleri öfkeden titriyordu. Masaya
fırlattığı dosyalar etrafa saçılmıştı. "Sen aklını mı kaçırdın!" diye
bağırdı Selim, odanın camlarını titreterek. "Resmi olarak faili belli olup
kapanmış bir dosya için, rozetsiz bir şekilde bir vatandaşın evini basıyorsun!
Kemeraltı'nda mafya gibi adam kovalayıp silah çatıyorsun! O Eşrefpaşa'daki evde
bulduk dediğin şeylerin hepsi usulsüz delil, savcı yüzüme güldü lan
yüzüme!"
"O adam Yekta Özbek'ti!" diye bağırdı
Aylin, bir adım öne çıkarak. "Hale'yi öldüren de, kordon'daki kadını kesen
de o. Bodrum'a tayinini istedi, şu an yolda! Eğer İzmir polisinin kibrinden
sıyrılıp Bodrum Emniyeti'ne bir faks çekerseniz..."
"Yeter!" Selim'in sesi odayı bıçak gibi
kesti. Derin bir nefes aldı ve koltuğuna çöktü. "Emniyet Müdürü senin bu
kuralsız, disiplinsiz ve kafana buyruk hareketlerinden bıktı. Hale'nin intikamı
için kafayı yediğini, masum bir işçiye takıntı yaptığını düşünüyor."
Selim elini uzattı. Gözlerinde acıma vardı.
"Rozetini ve silahını masaya bırak Aylin. Açığa alındın. Hakkındaki idari
soruşturma bitene kadar teşkilattan uzaklaştırıldın."
Aylin, Selim'in yüzüne birkaç saniye ifadesizce
baktı. Sonra elini beline atıp beylik tabancasını ve ceketinin cebindeki o
gümüş rozeti çıkarıp, Selim'in masasına, tam o kapattıkları sahte dosyanın
üzerine ağır bir şekilde bıraktı.
Hiçbir şey söylemedi. Savunma yapmadı, bağırmadı.
Arkasını dönüp kapıya yürüdü.
Emniyetin merdivenlerinden aşağı inerken, Aylin
artık teşkilatın hantal kurallarına, savcı izinlerine veya amirlerinin
kibirlerine bağlı bir komiser değildi. Rozetini masada bırakmıştı ama içindeki
o avcı içgüdüsü, hayatında hiç olmadığı kadar özgür ve vahşiydi. Eve gidip,
yatağının altındaki o kayıt dışı sivil tabancasını ve bir sırt çantasını
alacaktı. Bodrum, sandıkları kadar uzak değildi.
Aynı saatlerde, Aydın otobanını geçip Muğla'nın o
virajlı yollarına giren lüks bir yolcu otobüsünün en arka koltuğu.
Yekta, başını otobüsün serin camına yaslamış,
kulaklığından çalan hafif bir klasik müziğin eşliğinde akıp giden zeytin
ağaçlarını izliyordu.
İzmir geride kalmıştı. O yağmur, o çamur, o
fosforlu pelerin... Hepsi eski bir tiyatronun dekorlarıydı artık. Boynundaki
dikişler ve omzundaki sıyrık için ufak bir medikal bant kullanmıştı. Üzerinde
bembeyaz, tertemiz keten bir gömlek vardı. Artık "şanssız, ezik bir
amele" gibi görünmüyordu. Sakin, dinlenmiş, güneye tatile giden gizemli
bir beyefendi gibi duruyordu.
Otobüs, Sakar Geçidi'nden aşağı doğru
kıvrılırken, Gökova Körfezi'nin o nefes kesici, turkuaz suları ve bembeyaz
evleriyle Bodrum Yarımadası ufukta belirdi. Güneş, denizin üzerinde altın rengi
pırıltılarla dans ediyordu.
Yekta'nın dudaklarında o meşhur, dondurucu ve
kibirli tebessüm belirdi.
Sağ eli, kucağında duran o siyah deri alet
çantasına kaydı. Fermuarı hafifçe aralayıp içeri baktı. O sterilize edilmiş,
jilet gibi keskin, gümüş parıltılı hilal uçlu budama çakısı ve yeni, şeffaf bir
kavanoz dolusu ağaç macunu oradaydı.
Otobüs Bodrum terminaline doğru yaklaşırken,
Yekta camdan dışarıda yürüyen, rüzgârda beyaz yazlık elbiseleri uçuşan o
neşeli, bronz tenli kadınlara baktı. Yüzlerce, binlerce kusursuz çiçek; o
daracık, begonvillerle süslü bembeyaz sokaklarda hiç solmayacaklarını sanarak
yürüyorlardı.
Yekta derin bir nefes aldı. İyot kokusu, çam
kokusuna karışıyordu.
"Yeni toprak," diye fısıldadı Yekta,
gülümsemesi yüzüne tamamen yayılırken. "Yeni orkideler."
İzmir'in görünmez bahçıvanı pelerinini
çıkarmıştı, evet. Ama güneyin o şımarık güneşi, Yekta'nın karanlığını
aydınlatmaya değil, onu daha da tehlikeli bir şahesere dönüştürmeye hazırdı. Ve
o beyaz cennetin tam kalbine doğru yola çıkan tek avcı, o değildi.