Keşfet

HAŞERE İLAÇLAMASI

Kanlı Hilal

İnciraltı Fidanlığı'nın üzerindeki gri gökyüzü,

yerini zifiri bir karanlığa bırakırken, prefabrik idari binanın içi adeta bir

sorgu cehennemine dönmüştü.

Aylin, Rıza Usta'nın dar, havasız ofisini derme

çatma bir sorgu odasına çevirmişti. Masanın üzerindeki küllük izmaritle dolup

taşıyordu. Dışarıda, asit tankından çıkan o erimiş kafatası Olay Yeri İnceleme

ekipleri tarafından çoktan paketlenmişti ama Aylin'in öfkesi dinmemişti. Cem'in

katil değil kurban olduğu ortaya çıkmıştı. Aylin'in o devasa, kibirli zihni

şimdi yeni bir senaryo yazıyordu: Elit katil, taşeronu Cem'i susturmak için

fidanlığa bir tetikçi soktu. Belki de bu amelelerin arasında gizlenen bir

gözcüsü var.

"Sıradaki!" diye bağırdı Aylin,

sesindeki o tavizsiz ve yorgun otoriteyle.

Kapı yavaşça açıldı. İçeriye, boynunda kirli bir

sargı bezi olan, omuzları çökmüş, elleri titreyen o sıradan işçi girdi. Yekta.

Yekta, plastik sandalyeye ilişirken gözlerini

yerden kaldırmadı. Üzerindeki fosforlu yelek çamur ve ter içindeydi.

Karşısındaki masada oturan komiserin, sadece yirmi dört saat önce asit tankının

başında boynuna bıçak dayadığı kadın olduğunu biliyordu. İçindeki o narsist

tanrı, kahkahalar atarak bu ironinin tadını çıkarıyordu.

Aylin, önündeki işçi listesinden Yekta'nın ismini

buldu. Gözlerini kısarak karşısındaki adama baktı. Boynundaki o kaba saba

dikişleri, nasırlı, çatlamış parmaklarını, o ezik ve korkak vücut dilini süzdü.

Aylin, kusursuzluğa takıntılı bir kadındı. Karşısında duran bu adam ise hayatın

sillesini yemiş, estetikten nasibini almamış, motorlu testereyle kendi kendini

yaralayacak kadar beceriksiz bir zavallıydı.

Aylin'in beyni, Yekta'yı potansiyel bir tehdit

olarak görmeyi saniyeler içinde reddetti.

"Cem'i en son nerede gördün?" diye

sordu Aylin, sesinde sadece bir an önce bu prosedürü bitirmek isteyen bir

bıkkınlık vardı.

"Depoda gördüm amirim," dedi Yekta,

sesini titretip, alt dudağını hafifçe ısırarak. "Bana telsiz bataryası

getirecekti. Benim boynumun ağrısı tutunca... ilaç içtim, gözlerim karardı. O

ara çıkıp gitmiş herhalde. Yemin billah başka bir şey görmedim amirim. O tankın

içinden çıkanları duyunca zaten aklımı yitirecektim az kalsın."

Aylin oflayarak başını ovuşturdu. Bu adamdan

hiçbir şey çıkmayacağı belliydi. Zihni o kadar dar, o kadar korkaktı ki, elit

bir seri katilin ayakçılığını yapacak kapasite bile yoktu onda.

"Tamam," dedi Aylin elini tersiyle

kapıyı işaret ederek. "Çık dışarı. İfadeni memurlara imzala ve defol git

evine. Şehirden ayrılmak da yasak."

Yekta, "Sağ olun amirim, Allah razı

olsun," diyerek iki büklüm ayağa kalktı. Kapıdan çıkarken, yüzündeki o

korkmuş ifadeyi bir milim bile bozmadı.

Fidanlığın dış kapısındaki polis barikatına

yürüdüğünde saat 21.30'du. Polisler, kimliğini kontrol edip sarı-siyah olay

yeri bandını yukarı kaldırdılar. Yekta, Emniyet ordusunun ve kendisini takıntı

haline getirmiş o dahi komiserin burnunun dibinden, onlardan resmi izin alarak,

Ege'nin karanlık sokaklarına doğru yürüyüp gitti.

Görünmezlik, karanlıkta saklanmak değildi.

Görünmezlik, insanların size bakıp sadece kendi kibrini görmesini sağlamaktı.

Saat 23.45.

Hilal semtinin arka tarafı, İzban raylarının

hemen bittiği noktada, İzmir'in o unuttuğu, çürümeye terk ettiği eski tabakhane

(deri fabrikası) harabeleri başlıyordu. Havada ağır bir amonyak, küf ve ıslak

beton kokusu vardı. Sokak lambaları buraya ulaşmıyordu.

Yekta, üzerindeki o fosforlu yeleği çıkarmış,

tamamen siyah giyinmişti. Elinde ufak bir el feneriyle, yıkık dökük fabrika

duvarlarının arasından içeri süzüldü. Ayaklarının altındaki kırık cam parçaları

ve boş tiner şişeleri çatırdıyordu.

"Şşt... Bahçıvan."

Ses, paslı devasa deri kazanlarının bulunduğu

asma kattan geldi. Yekta fenerini o yöne çevirmedi, sadece durdu ve bekledi.

Karanlığın içinden "Kör Fare" lakaplı

şantajcı yavaşça aşağı indi. Kırk yaşlarında, sıska, esmer, yüzü çiçek bozuğu

izleriyle dolu, sıçan gibi sinsi bakışları olan bir adamdı. İzmir'in

kanalizasyonlarında hurda metal arayan, yeraltını kendine ev edinmiş o

pisliklerden biriydi. Sağ elinde, ucu paslı bir sustalı bıçak vardı.

"Demek sensin ha?" dedi Kör Fare, pis

dişlerini göstererek sırıtıp Yekta'ya yaklaşırken. "Bütün kanallarda seni

konuşuyorlar. Elit cerrah... Zengin peyzajcı. Ulan senin otoparkın altındaki

rögar kapağını bile kapatamayan sıradan bir amele olduğunu görseler, o

komiserlerin hepsi kahrından ölür be!"

"Fotoğrafı ver," dedi Yekta. Sesi,

harabenin soğuk duvarlarında yankılanan buz gibi bir rüzgârdı.

Kör Fare kahkaha attı. "Yok öyle hemen. Bir

milyon nakit dedim. Sana bir hafta süre. Ya parayı getirirsin ya da o fotoğrafı

emniyetin kapısına asarım. Kusursuzluğun biter oğlum."

Yekta, elleri cebinde, adama doğru yavaş ve sakin

bir adım attı. Kör Fare refleks olarak sustalısını öne doğru uzattı.

"Bana bak," dedi Kör Fare, sesi biraz

titremişti. "Sen o zengin, savunmasız karıları köşeye sıkıştırmaya

alışkınsın. Ben onlara benzemem. Bu harabelerde senin o süslü çakın sökmez.

Deşerim seni."

Yekta, içinden gülüyordu. Bu aptal fare, Yekta'yı

sadece kadınları avlayan, yakın dövüşten aciz bir "sanatçı"

sanıyordu. Oysa Yekta yıllarca balyoz sallamış, kalın ağaç gövdelerini tek

eliyle devirmiş, kasları çelik halat gibi örülmüş bir işçiydi. Vahşet onun

kanındaydı.

Yekta'nın sağ eli, ceketinin cebinden ağır ve

kavisli bir demir parçası çıkardı. Bu, o estetik hilal uçlu budama çakısı

değildi. Bu; kanalizasyon işçilerinin ağır rögar kapaklarını kaldırmak için

kullandıkları, ucu kancalı, kalın ve paslı bir rögar demiriydi.

"Ben orkideleri budarım," diye

fısıldadı Yekta, karanlığın içinden. "Ama senin gibi kanalizasyon fareleri

için... sadece haşere ilaçlaması yaparım."

Yekta o kadar ani, o kadar yırtıcı bir hızla öne

atıldı ki, Kör Fare sustalısını savurmaya fırsat bile bulamadı. Yekta'nın sol

eli, adamın bıçak tutan bileğini havada yakaladı ve kalın parmaklarıyla adamın

kemiklerini çatlatırcasına sıktı. Bıçak yere düştü.

Adam çığlık atmak için ağzını açtığı an, Yekta

sağ elindeki o ağır rögar demirini adamın diz kapağına korkunç bir şiddetle

indirdi. Kemiğin kırılma sesi, tabakhanenin duvarlarında yankılandı. Kör Fare

acı dolu bir feryatla dizlerinin üzerine çöktü.

Yekta hiç duraksamadı. Adamı yakasından tutup

ayağa kaldırdı ve sırtını paslı deri kazanına şiddetle vurdu. Estetik yoktu.

Kusursuz bir kesik yoktu. Yekta, adamın yüzüne, göğsüne o ilkel, ağır işçi

gücüyle yumruklar indirmeye başladı. Her darbede adamın direnci biraz daha

kırılıyor, yüzü kan içinde kalıyordu.

Sonunda Kör Fare, yarı baygın bir halde beton

zemine yığıldı. Kan tükürüyor, titriyordu.

Yekta, adamın kargo pantolonunun ceplerini hızla

karıştırdı. Arka cebindeki ezilmiş sigara paketinin içine gizlenmiş olan

orijinal polaroid fotoğrafı ve ucuz fotoğraf makinesinin hafıza kartını buldu.

Çakmağını çıkarıp fotoğrafı adamın gözlerinin önünde yaktı. Küller betonun

üzerine düştü.

"Affet..." diye hırıldadı Kör Fare,

ağzından kanlar süzülürken. "Affet abi... Yemin ederim kimseye bir

şey..."

Yekta çömeldi. Adamın o kanlı, ezilmiş yüzüne

baktı. Gözlerinde zerre kadar merhamet yoktu; sadece tiksinti vardı.

"Kusursuzluk," dedi Yekta buz gibi bir

sesle, "arkanda çöp bırakmamaktır."

Elindeki o ağır, paslı rögar demirini havaya

kaldırdı ve adamın kafasına, o karanlık tabakhane zemininde son ve ölümcül bir

darbeyle indirdi. Kör Fare'nin çırpınışları sonsuza dek sustu.

Yekta ayağa kalktı. Nefes nefeseydi ama içinde

büyük bir rahatlama vardı. İzmir'deki son pürüz, son tanık da ortadan

kalkmıştı. Artık Bodrum'a tayin evrakını işleme koyabilir ve güneşli güneyin o

bembeyaz sokaklarına doğru yola çıkabilirdi.

Ancak tam arkasını dönüp gidecekken, Yekta'nın o

dahi, şeytani zihninde bir şimşek çaktı.

Aylin... O inatçı komiser, fidanlıktaki asit

tankından çıkan kemiğin -Cem'in- katilini bulmadan asla bu işin peşini

bırakmayacak, tayin işlemlerini bile dondurabilirdi. Emniyet'e bir

"katil" lazımdı. Hem de taşeron Cem'i öldürecek kadar yeraltına

hakim, karanlık bir katil.

Yekta'nın dudaklarında o meşhur,