KEMERALTI LABİRENTİ
İzmir'de gök delinmişçesine yağıyordu. Gök
gürültüleri, sokakların o ıssız sessizliğini yırtıyordu.
Yekta, Eşrefpaşa yokuşundan aşağı, kestirme ve
ışıksız sokaklardan Kemeraltı Çarşısı'nın o dar, kavisli ve labirent gibi
sokaklarına doğru koşuyordu. Omzunu sıyıran merminin acısı soğuk yağmurla
uyuşmuştu ama fosforlu yeleğinin altında atan kalbi, kibrinin aldığı bu ağır
darbeyle öfkeyle pompalanıyordu. İzmir ona dar gelmişti.
Arkadan gelen o ritmik, inatçı ayak sesleri
kesilmiyordu. Aylin, peşini bırakmıyordu.
Kemeraltı Çarşısı gece yarısı ölü bir şehre
benzerdi. Gündüz iğne atsan yere düşmeyen o sokaklar; şimdi inmiş kepenkler,
karanlık han avluları ve yağmur sularının nehre döndüğü ıssız, taştan tünellere
dönüşmüştü.
Yekta, Kızlarağası Hanı'nın arkasındaki dar ve
kör bir sokağa daldı. Duvara sırtını yaslayıp nefesini tuttu. Elindeki hilal
uçlu çakının üzerindeki yağmur suları, çeliğin o gümüşi parıltısını yıkıyordu.
Aylin'in ayak sesleri yaklaşmaya başladı. Su birikintilerine basan çizmelerin
sesi... Şlap... Şlap... Şlap...
Aylin, sokağın köşesini döndüğü an, Yekta
gölgelerin içinden bir yay gibi fırladı.
Elindeki çakıyı Aylin'in göğsüne doğru savurdu.
Aylin refleksle geri çekildi ama çakı sol kolunu boydan boya çizdi. Acıyla
inleyen Aylin, sağ elindeki silahı kaldırmaya fırsat bulamadan Yekta'nın attığı
kaba saba, vahşi bir tekme silahı elinden uçurdu. Silah, yağmur sularının içine
düşüp kayarak sokağın sonundaki rögara doğru gitti.
Şimdi ikisi de silahsızdı; sadece et, kemik ve o
dizginlenemez öfke vardı.
Yekta, Aylin'in boğazına yapışıp onu kepengi
inmiş bir kuyumcu dükkânının demirlerine çarptı. "Neden
vazgeçmiyorsun!" diye kükredi Yekta, sesi gök gürültüsüne karışırken. O
dondurucu sakinliğini tamamen yitirmişti.
Aylin, Yekta'nın yüzüne kanlı bir tükürük
savurdu. "Çünkü sen... o uydurduğun masaldaki tanrı değilsin Yekta,"
diye hırıldadı Aylin, nefessiz kalırken. "Sen sadece karanlıktan korkan...
zavallı bir amelesin!"
Bu sözler, Yekta'nın zihnindeki o narsist tanrıya
atılmış bir tokat gibiydi. İçindeki o kibir alev aldı. Çakısını Aylin'in
boynuna tam indirecekti ki, sokağın başından Kemeraltı'nda devriye gezen
bekçilerin düdük sesleri ve el fenerlerinin ışıkları belirdi. Silah sesi ihbarı
telsizlere düşmüş olmalıydı.
Fenerlerin ışığı Yekta'nın yüzünü ve o meşhur
fosforlu yeleğini aydınlattı. Işık, görünmez adamın en büyük düşmanıydı.
Yekta, Aylin'i demirlere fırlatıp sokağın
derinliklerine doğru koşmaya başladı. Aylin, kanayan kolunu tutarak yerden
kalktı ve "Burada! Peşimden gelin!" diye bağırarak bekçilere işaret
verdi.
Yekta, daracık şemsiyeli sokağa -Kestelli
sokağına- saptı. Bekçiler ve Aylin arkasından yaklaşıyordu. Yekta, köşeye
sıkıştığını hissetti. İzmir, artık ona sığınak değil, bir hapishaneydi.
Sokağın ortasında koşarken aniden durdu.
Üzerindeki onu aylarca bu şehirde görünmez kılan, kan ve çamur içindeki
fosforlu sarı işçi yeleğini hızla üzerinden çıkardı. Onu sokağın ortasındaki
demir bir çöp konteynerinin üzerine geçirip karanlıkta koşan bir insan silueti
gibi bıraktı. Kendisi ise, sadece siyah kazağı ve karanlık kıyafetleriyle,
çarşının açık bırakılmış bir lağım tahliye rögarından aşağıya, o çok iyi
bildiği yeraltı dehlizlerine doğru yılan gibi süzüldü.
Aylin sokağa daldığında, karanlıkta parlayan o
sarı yeleği gördü. "Dur!" diye bağırarak yeleğin olduğu gölgeye doğru
atıldı. Ancak yeleği tutup çektiğinde, elinde sadece boş, kanlı bir naylon
parçası kaldı.
Gökyüzü bir kez daha gürlediğinde, Aylin o kanlı
yelekle yağmurun altında dizlerinin üzerine çöktü. Katil, pelerinini geride
bırakmış ve İzmir'in damarlarından akıp, tamamen izini kaybettirmişti.