Keşfet

KUSURSUZ MEYDAN OKUMA

Kanlı Hilal

Bozyaka İl Emniyet Müdürlüğü’nün eksi ikinci

katı... VIP ve rütbeli personel otoparkı.

İzmir'in o nemli sıcağı yeraltındaki bu devasa

beton sığınağa ulaşamıyor, içeride sadece havalandırma fanlarının o boğucu,

mekanik uğultusu ve rutubet kokusu yankılanıyordu. Gece yarısını çoktan

geçmişti. Otoparkın tavana asılı soluk beyaz florasanlarından birkaçı ritmik

bir şekilde cızırtıyla yanıp sönüyordu.

Komiser Yardımcısı Hale, asansörden indiğinde

topuklu çizmelerinin tok sesi otoparkın boşluğunda yankılandı. Çok yorgundu.

Sol elinde yarın sabah basına okunacak olan "Elit Katil Taşeronunu

Arıyor" başlıklı bülten dosyası, sağ elinde ise arabasının anahtarı vardı.

Gözleri uykusuzluktan yanıyordu ama o kusursuz, soğuk ve heykelsi duruşundan

hiçbir şey kaybetmemişti.

Kendi park alanına doğru yürürken, anahtarın

düğmesine bastı. Siyah sedan aracının farları karanlıkta iki kez sarı sarı

parlayıp söndü.

Hale, arabanın kapı koluna uzandığı an,

ensesindeki ince tüylerin ürperdiğini hissetti. Yılların polis içgüdüsü

beyninin derinliklerinde zayıf bir alarm vermişti. Otopark çok sessizdi. Bekçi

kulübesindeki görevli muhtemelen uyukluyordu.

Arkasını dönmeye fırsat bulamadı.

Karanlığın içinden, kalın ve koyu renkli bir

belediye yağmurluğu giymiş bir gölge, ölümcül bir sessizlikle Hale'nin

arkasında belirdi. Yekta'nın çelik gibi sert sol eli, kadının ağzını ve burnunu

tek bir hamlede, bir mengene gibi kapattı. Hale'nin boğuk çığlığı o nasırlı

avucun içinde eriyip gitti. Sağ eliyle belindeki silahına uzanmaya çalıştı ama

Yekta'nın o ilkel ve vahşi fiziksel gücü, kadının her bir kasını saniyeler

içinde kilitledi.

"Şşş..." diye fısıldadı Yekta. Sesi,

kadının kulağının hemen dibinde, cehennemden gelen buz gibi bir esinti gibiydi.

"Çırpınma... Kusursuzluğunu bozacaksın."

Hale'nin yeşil gözleri dehşetle fal taşı gibi

açıldı. O an, arkasındaki adamın kim olduğunu anlamıştı. Bu o "elit ve

zengin" cerrah değildi; bu, bugün bahçede çamurların arasında ona yol

veren, boynu sargılı, sıradan işçiydi! O kibirli, şatafatlı katil profilinin

bir yalan olduğunu; asıl canavarın toprağın ve çamurun içinden çıkıp bizzat

Bozyaka'nın kalbine sızdığını anladığı an, hayatının son anı oldu.

Yekta'nın sağ elindeki o hilal uçlu çakı

karanlıkta bir anlığına parladı ve Hale'nin o kuğu gibi beyaz, kusursuz

boynunda tek bir hamlede, pürüzsüzce kaydı.

Sıcak kan, siyah sedanın camına ve otoparkın

soğuk betonuna sıçrarken Yekta, kadının bedenini nazikçe, adeta kırılgan bir

porselen bebeği tutar gibi kucakladı. Hale'nin dizlerinin bağı çözüldü, hayat o

yeşil gözlerinden hızla silindi.

Yekta, kadının cansız bedenini sürücü koltuğuna

oturttu. Başını yavaşça direksiyona yasladı. Acele etmiyordu. Burası

kameraların kör noktasıydı; bunu günlerce emniyetin etrafında çalışırken

ezberlemişti. Cebinden o tanıdık metal kutuyu çıkardı. Çam reçinesi ve bal

mumundan yaptığı o özel budama macununu, Hale'nin boynundaki o kanlı yarım ay

kesiğinin üzerine ince, şeffaf bir tabaka halinde, adeta bir sanat şaheserini

mühürler gibi sürdü.

Ritüel bitmemişti. Yekta, Hale'nin ipek bluzunun

yakasından o gümüş polis yıldızı pimini tek bir hamlede koparıp aldı. Yeni

kupası cebindeydi.

Son olarak, kadının elinden düşen o basın

bültenini—İzmir polisinin kendi kibrini yazdığı o "Elit Katil"

dosyasını—yerden aldı. Üzerine sıçrayan kan damlalarına bakarak gülümsedi ve

dosyayı Hale'nin kucağına, kanlı ellerinin tam üzerine bıraktı.

Bu bir cinayet değildi. Bu; İzmir Emniyet

Müdürü'ne, Başkomiser Selim'e ve en önemlisi Komiser Aylin'e bırakılmış, “Siz

gökyüzüne bakarken ben ayaklarınızın altındaki toprağı kazıyorum” diyen

vahşi bir manifestoydu.

Yekta, yağmurluğunun kapüşonunu başına çekti.

Emniyet'in havalandırma kanallarının bağlandığı o karanlık ve unutulmuş servis

merdivenlerine doğru yürürken, arkasında bıraktığı şahesere son bir kez bakıp

gülümsedi.

Sabah olduğunda, bu bina kendi kibriyle yerle bir olacaktı.