KUSURSUZ YEM
Fidanlığın dışı polis araçlarının kırmızı-mavi
tepe lambalarıyla adeta bir pavyon gibi yanıp sönerken, soyunma odasının içi ölüm kadar sessizdi.
Yekta, Aylin'in kapıdan çıkıp gitmesinin ardından yeşil sac sandığın üzerinden yavaşça kalktı. Zamanı daralıyordu. Polisler fidanlığın etrafına şerit çekmeye, işçileri avluda toplamaya başlamıştı. Birazdan bu derme çatma binaya dalıp her yeri didik didik edeceklerdi. Yekta, sandığın kapağını usulca kaldırdı. Ağır organik gübre kokusu, taze kan
kokusuyla birbirine karışarak genzini yaktı. Cem'in cansız bedeni, torf toprağının içinde çarpık bir halde yatıyordu.
Yekta, kanlı bezi ve içindeki hilal uçlu çakı ile
inci küpeyi torfun arasından hızla çıkardı. Gözleri, odanın diğer ucundaki paslı metal dolaplara kaydı. Üzerinde derme çatma bir asma kilit olan 14 numaralı dolap... Cem'in dolabı.
Yekta, elindeki ağır bir levye ile asma kilidi
kırmak yerine, kapağın alt köşesine sertçe bastırarak esnetti. Eski metal dolapların bu zayıf noktasını fidanlıktaki herkes bilirdi. Kapak ince bir gıcırtıyla aralandı. Yekta, elindeki kanlı bezi, içindeki cinayet silahı ve o paha biçilemez üçüncü kupayla birlikte, Cem'in sivil kıyafetlerinin olduğu ucuz spor çantasının en dibine soktu. Kapağı tekrar eski haline getirdiğinde, İzmir polisinin kibrine atılmış o devasa pimi çekmişti.
Şimdi geriye tek bir sorun kalmıştı: Ceset.
Eğer Cem'i gübre sandığında bulurlarsa, onu
fidanlıkta öldüren kişinin içeriden biri olduğu kesinleşecek, çember daralacaktı. Çocuğun "kaçmış" görünmesi gerekiyordu.
Yekta soyunma odasının arka kapısını hafifçe
araladı. Burası, fidanlığın hastalıklı ağaç köklerinin ve zararlı böcek barındıran bitkilerin atıldığı, sanayi tipi biyolojik çözücülerin bulunduğu bertaraf tanklarının olduğu kör noktaya bakıyordu. Çevik Kuvvet ekipleri henüz arka tarafa geçmemişti.
Yekta, tekerlekli, devasa plastik bir çöp
konteynerini sandığın yanına çekti. Cem'in kaskatı kesilmeye başlayan bedenini o ilkel, vahşi gücüyle omuzlayıp konteynerin içine fırlattı. Üzerini kurumuş yapraklar ve çürük dallarla kapattı. Boynundaki dikişlerden sızan kan, alnındaki soğuk tere karışıyordu ama umurunda değildi. Konteyneri sürerek arka
kapıdan çıktı.
Bertaraf tankının kapağını açtığında, yükselen
asit ve çürüme kokusu gözlerini yaşarttı. Cem'in bedenini, o karanlık ve fokurdayan kimyasal cehennemin içine hiç acımadan itti. Çocuğun bedeni yoğun çözücünün içinde ağır ağır dibe çökerken, Yekta kapağı kapattı. Artık ortada bir ceset yoktu. İzmir'in o nemli, sıcak havasında sadece birkaç gün içinde
Cem'den geriye kemik kırıntılarından başka bir şey kalmayacaktı.
On dakika sonra, Yekta avluda toplanmış, korkudan titreyen diğer işçilerin arasına karışmıştı. Boynunu tutuyor, endişeli bir yüz
ifadesiyle etrafı izliyordu.
Komiser Aylin, elinde o paslı vana anahtarıyla
işçilerin karşısında dikiliyordu. "Hiçbiriniz bu kapıdan çıkmayacaksınız!" diye bağırıyordu Olay Yeri İnceleme ekiplerine. "Her dolabı, her sandığı, her aracı arayın!"
Polisler, demir kesme makaslarıyla işçi dolaplarının kilitlerini kırmaya başladılar. Avluda sadece polis telsizlerinin cızırtısı ve kırılan metallerin yankısı duyuluyordu.
Yekta'nın kalbi, yavaş ve kusursuz bir ritimle
atıyordu. Gözleri, soyunma odasının kapısından çıkacak olan o polisteydi.
Ve beklenen an geldi.
Genç bir sivil polis, elinde şeffaf bir delil
torbasıyla koşarak soyunma odasından fırladı. Rengi bembeyazdı. "Amirim!" diye bağırdı avlunun ortasında. "14 numaralı dolap! Amirim, bunu görmeniz lazım!"
Aylin hızla polise doğru yürüdü. Genç polis,
şeffaf torbayı havaya kaldırdı. Torbanın içinde, kanı kurumuş, hilal uçlu bir budama çakısı ve uç kısmı yırtık bir et parçasına yapışık duran o zarif, kanlı inci küpe vardı.
Avludaki herkesin nefesi kesildi. Rıza Usta'nın
dizlerinin bağı çözüldü, olduğu yere yığılıyordu ki yanındaki işçiler onu zor
tuttu.
Aylin, torbanın içindeki çakıya ve küpeye
bakarken gözleri fal taşı gibi açıldı. Defne'nin kulağından koparılan o küpe ve kurbanların boynunda o kusursuz kavisi açan silah, şu an ellerinin arasındaydı.
"Kimin dolabı bu?" dedi Aylin. Sesi
fırtına öncesi bir sessizlik kadar tehlikeliydi.
Rıza Usta titreyen elleriyle yüzünü kapattı.
"Cem... Cem'in dolabı amirim."
Aylin'in zihnindeki o devasa, kibirli makine
saniyeler içinde çalışmaya başladı. Ve tam da Yekta'nın istediği gibi, parçaları tamamen yanlış bir şekilde birleştirdi.
"Cem nerede?" diye sordu Aylin etrafına
bakınarak. "O çocuk nerede!"
"Yok amirim," dedi Rıza Usta ağlamaklı
bir sesle. "Bir saattir ortada yok. En son depoya batarya almaya girmişti, sonra bir daha gören olmadı."
Aylin'in gözlerinde o vahşi zafer ateşi parladı.
Yanındaki Başkomiser Selim'e döndü. "Haklıymışım amirim," dedi
fısıltıyla ama sesi kibrinden titriyordu. "O dahi, elit katil kendi ellerini kirletmiyor. Bu malzemeleri, bu çakıyı kullanması için içeriden birini kiraladı. Bu Cem denen ayakçı, o narsist cerrahın köpeği! Dün gece Defne'yi öldürürken panikleyip çakıyı burada unuttu ve yakalanacağını anlayınca kaçtı!"
Selim, "Bütün ekiplere anons geçin! Cem
Taşkın, yirmi iki yaşında. Şehrin tüm çıkışlarını kapatın, bu çocuğu canlı istiyorum!" diye kükredi.
Yekta, diğer işçilerin arasında durmuş, ellerini
dizlerine vurarak "Vay anasını, bizim sarsak Cem ha? Allah belasını versin, kim derdi..." diyerek mırıldanan işçilere katılıyordu. Başını iki yana sallıyor, sanki şok olmuş zavallı bir adam gibi rolünü kusursuzca
oynuyordu.
Oysa içeride, o karanlık zihni bir şampanya
patlatıyordu.
Aylin az önce sadece yemi yutmamış, yemi boğazına kadar kendi elleriyle sokmuştu. Bütün İzmir polisi, ölüp asit tankında erimeye
yüz tutmuş bir çocuğun peşine düşecek; medyadaki o "elit cerrah" profili Aylin'in kibrini beslemeye devam edecek ve Yekta o fosforlu pelerininin altında, bugüne kadar hiç olmadığı kadar görünmez, hiç olmadığı kadar
dokunulmaz olacaktı.
Kusursuz bir satranç matıydı. Ve oyun, yeni
başlıyordu.