NADİDE TÜR
Gündüzleri giydiği o ağır, çamurlu fosforlu yelek
Yekta için sadece bir iş kıyafeti değildi; o, İzmir’in en tehlikeli yırtıcısını
saklayan sihirli bir pelerindi. Ancak güneş battığında ve ava çıkma vakti
geldiğinde, Yekta o pelerini Eşrefpaşa'daki rutubetli evinin zeminine fırlatır
ve altındaki o soğuk, kusursuz makineyi ortaya çıkarırdı.
Küvetin içinde, derisini kızartana kadar sert bir
fırçayla yıkanırken banyoyu keskin bir çam terebentin ve sanayi tipi sabun
kokusu doldurmuştu. Tırnak diplerindeki o kara toprağı, fidanlığın o ağır gübre
kokusunu vücudundan kazıyarak atıyordu. Suyun giderden girdap gibi akışını
izlerken zihninde tek bir görüntü vardı: Emniyet'in merdivenlerinden inen o
kusursuz kadın. Komiser Yardımcısı Hale.
Yekta banyodan çıkıp aynanın karşısına geçti.
Boynundaki o kaba dikişlerin üzerini cilt rengine birebir uyan, eczaneden
aldığı özel bir medikal bantla pürüzsüzce kapattı. Üzerine boğazlı, siyah, ince
bir kazak ve koyu renk kanvas bir pantolon giydi. Saçlarını geriye doğru
taradığında, aynadaki yansıma artık "ezik amele Yekta" değildi.
Aynadaki yansıma; kalabalıkların içinde asla dikkat çekmeyen, saygın, sessiz ve
tehlikeli bir gölgeydi.
Gece yarısına doğru Pasaport İskelesi'nin hemen
karşısındaki, İzmir'in elit kesiminin takıldığı o loş ve şık caz barlarından
birinin karşısında, karanlık bir sokak lambasının altında bekliyordu.
Yekta, Hale'nin mesai çıkışını takip etmişti.
Kadın, o kusursuz polis üniformasını çıkarmış, yerine zarif, siyah ipek bir
bluz ve dar kesim bir kumaş pantolon giymişti. Ancak sivil kıyafetleri bile
onun o otoriter, heykelsi aurasını gizleyemiyordu. Hale barın en dip
köşesindeki masaya oturmuş, önündeki kadehteki kırmızı şarabı ağır ağır
yudumlarken bir yandan da tabletinden bugünkü basın bülteninin raporlarını
inceliyordu.
Yekta, yakasını kaldırıp bara girdi. Kapıdaki
görevli onu durdurmadı bile; çünkü Yekta, o görünmezlik kalkanını nasıl
giyeceğini çok iyi biliyordu. Hale'nin masasını çaprazdan gören, kolonun
arkasındaki kuytu bir tabureye oturdu. Bir kadeh viski söyleyip kadehi sadece
elinde tuttu, tek bir yudum bile almadı.
Gözleri, kurbanının üzerindeydi.
Bir sanat eserini inceler gibi Hale'nin her
mimiğini, her nefes alışını izliyordu. Kadının şarabından bir yudum alırken
bardağın kenarında bıraktığı o kusursuz, simetrik ruj izine baktı. Hale'nin
ensesinden dökülen saç telinin bile bir ahengi vardı. Yekta, kurbanlarının
güzelliğini seçerken sadece fiziksel hatlara bakmazdı; o, kurbanın
"çatlağını" arardı. Çoğu güzel kadının yalnızken yüzünde beliren o
şımarık, kaba veya basit ifadeyi aradı Hale'nin yüzünde.
Ama yoktu. Hale, yalnızken bile bir pırlanta gibi
sert, soğuk ve mükemmeldi.
İşte bu, diye geçirdi içinden Yekta. Kalbi
ritmik, karanlık bir hazla hızlanırken, sağ elinin işaret parmağı gayri
ihtiyari cebindeki o hilal uçlu çakının soğuk metaline dokundu. Sen,
koleksiyonumun başyapıtı olacaksın. Seni zamanın o iğrenç ellerine, yaşlanmaya
ve çürümeye teslim etmeyeceğim.
Tam o sırada barın kapısı açıldı ve içeri sivil
giyimli, omuzları çökük, göz altları uykusuzluktan mosmor olmuş biri girdi.
Komiser Aylin.
Yekta'nın parmakları cebindeki bıçağın sapında
kaskatı kesildi. Nefesini tuttu ve başını gölgelerin içine doğru biraz daha
eğdi.
Aylin, yorgun adımlarla doğrudan Hale'nin
masasına yürüdü ve izin bile istemeden kadının karşısındaki sandalyeye yığıldı.
Hale tabletini kapatıp şaşkınlıkla Aylin'e baktı.
"Aylin? Senin ne işin var burada, bütün
teşkilat o çocuğu arıyor," dedi Hale, sesindeki o mesafeli profesyonelliği
koruyarak.
"Çocuğu bulamadık," dedi Aylin, barmene
eliyle bir kahve işareti yaparken. Sesi çatallı ve bıkkındı. "Sanki yer
yarıldı da içine girdi piç kurusu. Medya ne durumda?"
"Sabahtan beri 'Elit Katilin Taşeronu Sırra
Kadem Bastı' manşetleriyle uğraşıyorum," dedi Hale, şarabından zarif bir
yudum alarak. "Emniyet Müdürü yarın sabah o çocuğu ya da o 'elit'
patronunu kelepçeli bir şekilde kameraların karşısında görmek istiyor Aylin.
Yoksa ikimizin de kellesi gidecek."
Yekta, sadece beş metre ötedeki bu diyaloğu
dinlerken gölgelerin içinde şeytani bir gülümsemeyle parladı. Emniyet'in iki
beyni; biri kibriyle yanıp tutuşan, diğeri mükemmelliğiyle parlayan iki
kadın... İkisi de tam şu an, aradıkları o efsanevi, 'zengin ve elit' seri
katilin onlarla aynı havayı soluduğundan, hatta içlerinden birinin boynunu
kesmek için milimetrik hesaplar yaptığından habersizdi.
Aylin kahvesini içerken masaya doğru eğildi.
"O çocuğu bulacağım Hale. O elit züppe her kimse, taşeronunun arkasına
saklanmasına izin vermeyeceğim. Sadece bir parça delil, ufak bir hata yapmasını
bekliyorum."
Yekta viski bardağını usulca masaya bıraktı.
Kendi hatasını yapmaya niyeti yoktu. Ama Aylin'e o çok istediği delili, en
acımasız yoldan verecekti.
Hale ve Aylin'in masasında hesap ödenirken Yekta
çoktan ayağa kalkmış, barın arka kapısından gecenin karanlığına karışmıştı.
Zihninde artık plan kusursuzca çizilmişti. Hale'yi sokakta ya da evinde
öldürmeyecekti. Onu, polisin kendini en güvende hissettiği, kibrin en yüksek
olduğu yerde, yani görev başındayken hasat edecekti.
İzmir polisi "Elit Katil"i arayadursun,
o fosforlu yelekli bahçıvan, şehrin en nadide gülünü koparmak için makasını
bilemeye başlamıştı.