Keşfet

SAHTE KAPAN

Kanlı Hilal

Eski tabakhanenin ağır, çürümüş deri ve küf kokan

zemininde, Kör Fare'nin cansız bedeni kan gölünün içinde yatıyordu. Yekta,

elindeki o kanlı, ağır rögar demirini yere bıraktı. Kurbanının yüzü tanınmaz

haldeydi; ilkel ve vahşi bir işçi gücünün acımasız imzasını taşıyordu.

Ancak Yekta'nın işi bitmemişti. Bu ceset, İzmir

polisinin midesine oturmuş o devasa düğümü çözecek olan mucizevi bir anahtardı.

Emniyet'e, "Cem'i öldüren ve asit tankına atan ayakçı" lazımdı. Yekta

onlara bunu verecekti, hem de kendi sanatsal dokunuşuyla paketleyerek.

Karanlığın içinde çömeldi. Fidanlıktaki o korkunç

günden beri cebinde taşıdığı, Cem'e ait o yıpranmış "Büyükşehir Belediyesi

Personel Kimlik Kartı"nı çıkardı. Kartın köşesine, Kör Fare'nin yerdeki

kanından bir damla bulaştırdı ve adamın kargo pantolonunun yan cebine, yarısı

dışarıdan görünecek şekilde özensizce yerleştirdi.

Ardından asıl şaheserine geçti. Kendi

kurbanlarında kullandığı o şeffaf, kehribar rengi budama macunundan ufacık bir

miktar aldı. Kör Fare'nin elinden düşen o ucuz, paslı sustalı bıçağın namlusuna

bu macunu sürdü. Ancak bunu yaparken, kurbanlarının boynuna sürdüğü o pürüzsüz,

sanatsal inceliği kullanmadı. Macunu, bıçağın üzerine kaba saba, bulaşık bir

şekilde sıvadı. Tıpkı bu macunun ne işe yaradığını bilmeyen, kimyasalı sadece

kurbanı eritmek veya iz kaybettirmek için kullanan cahil bir taşeronun yapacağı

gibi.

"Eserimi kendi kibrinizle satın alın

komiser," diye fısıldadı Yekta, karanlık harabenin içinde. Ceketinin

yakasını kaldırdı ve geceye karışmadan önce son bir kez cesede baktı.

"İzmir'deki mesaim resmen bitti."

Ertesi sabah, saat 07.00.

Hilal semtinin o unutulmuş arka sokakları,

onlarca polis aracının mavi-kırmızı çakarlarıyla aydınlanmıştı. Olay Yeri

İnceleme ekipleri, tabakhanenin yıkık dökük duvarları arasında karınca gibi

çalışıyordu.

Başkomiser Selim, elindeki karton bardaktan

çayını yudumlarken yüzünde haftalardır ilk defa bir gülümseme vardı. Çöken

göbeği ve uykusuz gözlerine rağmen rahatlamış görünüyordu.

"Sonunda be!" dedi Selim, yanına

yaklaşan Aylin'e dönerek. "Sonunda şu kördüğümü çözdük Aylin. Senin o

'elit, gizemli cerrah' profili var ya? Haklıydın. O elit pislik, kirli işlerini

işte bu yerdeki lağım faresine yaptırıyormuş!"

Aylin, deri ceketinin elleri cebinde,

uykusuzluktan iyice çökmüş yüzüyle cesedin başına doğru yürüdü. Yerdeki

ezilmiş, parçalanmış bedene tiksintiyle değil, saf bir analitik şüpheyle

bakıyordu.

"Ne bulduk amirim?" diye sordu Aylin

buz gibi bir sesle.

Dr. Koray, elindeki delil poşetini havaya

kaldırdı. "Tam bir ikramiye Aylin. Maktulün cebinden, dün asit tankında

erimiş halde bulduğumuz işçi Cem Taşkın'a ait kanlı bir personel kimliği çıktı.

Ayrıca maktulün kendi sustalı bıçağında, kurbanların boynunda bulduğumuz o ünlü

budama macununun kalıntıları var. Adam, Cem'i öldürüp fidanlıktaki tanka atan

kişi. Belli ki o 'Elit' patronuyla para yüzünden ters düşmüş, ya da patronu

delilleri yok etmek için onu bu harabeye çağırıp kafasını ezerek susturmuş."

Selim neşeyle ellerini çırptı. "Olay

kapanmıştır! Fidanlıktaki o amelelerin ablukasını kaldırın, hepsini serbest

bırakın. Bu pislik Cem'i öldürmüş, elit patronu da gelip bu pisliği temizlemiş.

Şimdi tek yapmamız gereken bu farenin telefon kayıtlarından o 'Elit'i bulmak.

Bugün basına çıkıp fiyakamızı yapıyoruz!"

Bütün teşkilat, haftalardır süren kâbusun

bitişini kutlamaya hazırdı. Ancak Aylin, cesedin yanına çöktüğünde o devasa,

karanlık makine zihninde tersine çalışmaya başlamıştı bile. Beynindeki alarm

zilleri sağır edici bir şekilde çalıyordu.

"Hayır," dedi Aylin usulca.

Ses o kadar sessiz ama o kadar keskindi ki,

Selim'in gülümsemesi yüzünde dondu.

Aylin ayağa kalktı. Gözleri, Selim'in ve Koray'ın

üzerinde bir şahin gibi gezindi. "Bu bir tiyatro. Ve çok ucuz bir

tiyatro."

"Ne saçmalıyorsun Aylin sabah sabah?"

diye homurdandı Selim. "Deliller ortada işte, adamın cebinden Cem'in

kimliği çıktı!"

"İşte sorun da bu amirim!" diye bağırdı

Aylin, eldivenli parmağıyla yerdeki cesedi işaret ederek. "Defne'nin

şahdamarını tek bir kavisle kesen, Hale'yi emniyetin otoparkında milimetrik bir

kusursuzlukla öldürüp zakkum çiçeğiyle mesaj bırakan o zeki, o elit, o narsist

adam; gelip bir harabede bu herifin kafasını demir sopayla ezecek kadar kaba

saba bir cinayet işlemez! Bu şiddet bir sanatçıya ait değil; bu, amele işi bir

vahşet!"

Aylin, Koray'ın elindeki delil poşetine uzanıp

sustalı bıçağı işaret etti. "Bıçağın üzerindeki macuna bakın! O adam bu

macunu kadınların boynuna bir cerrah gibi, bir sanat eseri mühürler gibi

sürüyordu. Bu sustalıya ise yarım kilo macun kaba saba bulanmış. Kusursuz bir

katil, geride Cem'in kimliğini bırakmaz!"

Selim derin bir nefes alıp burnunu sıktı.

"Aylin, senin bu 'Kusursuz Katil' takıntın bizi bitirecek. Adam paniklemiş

işte! Taşeronuyla tartışmış, kafasını ezip çıkmış. Her şeyi senin o kafandaki

'sanatçı' profiline uyduramayız!"

"Uydurmuyoruz amirim, adam bizimle

oynuyor!" Aylin'in sesi harabede yankılanıyordu. "Bize bu cesedi, bu

sahte delilleri bilerek verdi. Neden biliyor musunuz? Fidanlıktaki o ablukayı

kaldıralım diye. O fidanlıktaki işçilerden biri bu katilin ta kendisi, ayakçısı

falan değil! Eğer o ablukayı kaldırırsanız, o adam elini kolunu sallayarak bu

şehirden gidecek!"

"Yeter!" diye kükredi Selim.

"Basın bizi tefe koyuyor, teşkilatın onuru iki paralık oldu! Elimde fail

var, cinayet silahında macun var, maktulün kimliği var. Dosyayı bu fare

üzerinden savcıya yolluyorum. Fidanlık ablukası kalkıyor. Sen de git evine, uyu

ve o kafandaki komplo teorilerinden kurtul komiser. Bu bir emirdir!"

Aylin, Selim'in arkasını dönüp gidişini izlerken

ellerini yumruk yaptı. Tırnakları avuç içlerini kanatacak kadar etine

batıyordu. Bütün teşkilat, gözlerinin önündeki bu sahte, ucuz kurguyu yutmuştu.

Onlar için olay kapanmıştı. Emniyet, kendini rahatlatacak o uydurma zaferin

sarhoşluğuna teslim olmuştu.

Ama Aylin için savaş, daha yeni ve tamamen

yasadışı bir boyuta taşınıyordu. Madem teşkilat bu işin peşini bırakıyordu, o

dâhi cerrahı, o çamurun içindeki yılanı kendi yöntemleriyle tek başına

avlayacaktı. Kibrini yutmuştu; artık o da en az katil kadar kural tanımazdı.

Aynı saatlerde, İnciraltı Fidanlığı.

Polis ablukasının kaldırıldığı anonsu

telsizlerden geçerken, sarı-siyah olay yeri bantları polisler tarafından

sökülüyordu. Rıza Usta ve diğer işçiler rahat bir nefes alırken, Yekta soyunma

odasında, sivil kıyafetlerinin üzerine deri ceketini geçiriyordu.

Elinde, Büyükşehir Belediyesi İnsan

Kaynakları'ndan bu sabah onaylanmış olan o resmi belge vardı: Bodrum

Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü'ne Tayin Bildirimi.

İzmir polisi, Yekta'nın onlara attığı o sahte,

kanlı kemiği saatler içinde yutmuştu. Yekta, aynanın karşısında kendisine

baktı. Boynundaki yara izi tamamen iyileşmişti. Gözlerindeki karanlık, yeni av

sahasının heyecanıyla parlıyordu.

İzmir'i yenmişti. Emniyeti yenmişti.

Alet çantasını omuzuna attı, fermuarını sıkıca

çekti. İçinde yedek iş kıyafetleri, pas sökücü sıvı ve o meşhur, ucu incecik

bilenmiş hilal uçlu budama çakısı vardı.

Fidanlığın kapısından, batan güneşin İzmir'i son

kez kızıla boyadığı o ufka doğru, Bodrum otobüsüne binmek üzere yavaşça

yürümeye başladı. Bodrum'un o şımarık, lüks, bembeyaz sokakları; kusursuz

bahçıvanını bekliyordu.

Ama İzmir'in karanlığında, rozetini çekmecesine

kilitleyip gayriresmi bir yemin eden Aylin'in, onun peşinden o güney kasabasına

bir kâbus gibi çökeceğinden henüz haberi yoktu.