TOPRAĞIN SIRRI VE GÜNEYE KAÇIŞ
Aylin, sırtını çelik kapıya yaslamış, elinde o
ölümcül Zakkum çiçeğiyle karanlık antrede öylece duruyordu.
Teşkilatı arayabilirdi. Kapısına koruma
yığabilir, parmak izi ekiplerini çağırıp bütün sokağı abluka altına
aldırabilirdi. Ama Emniyet'in şu anki kibri ve körlüğüyle, bu çiçeği bile
"Cem'in kaçarken bıraktığı bir tehdit" olarak yorumlayacaklarını çok
iyi biliyordu. Hayır. Avcı onu otoparkta değil, zihninin tam içinde köşeye
sıkıştırmak istiyordu. Ve Aylin, kurbanlık bir koyun gibi dairesinde
saklanmayacaktı.
Çiçeği dikkatlice şeffaf bir delil torbasına
koydu. Çelik yeleğini giydi, yedek şarjörlerini beline taktı ve masanın
üzerinde duran polis rozetini olduğu yerde bıraktı. Artık kurallara, savcı
izinlerine veya Emniyet Müdürü'nün zırvalarına yer yoktu. "Toprak"
kelimesi beyninde yankılanıyordu. Katil ona kendi kimliğini, krallığının neresi
olduğunu açıkça bağırmıştı.
Gece saat 03.00 sularında, Aylin'in sivil aracı
İnciraltı'ndaki İzmir Büyükşehir Belediyesi Fidanlığı'nın arka sokağında,
farları kapalı bir şekilde durdu. Emniyet bu fidanlığı gündüz didik didik
etmiş, Cem'in sözde cinayet silahını bulduktan sonra burayı "terk edilmiş
bir suç mahalli" olarak bırakıp tüm odağı şehir dışı yollara çevirmişti.
Fidanlığın devasa demir kapısındaki asma kilit sağlamdı; etrafta sadece cırcır
böceklerinin sesi ve rüzgârda hışırdayan devasa palmiye yaprakları vardı.
Aylin, tel örgülerin kör noktasından tırmanarak
içeri atladı. Devasa seraların camları, ay ışığında dev uykuda canavarlar gibi
parlıyordu. Çamur ve gübre kokusu genzini yakıyordu.
Doğrudan işçilerin soyunma odasına ve malzeme
deposuna yöneldi. Kapıyı maymuncukla sessizce açıp içeri süzüldü. El fenerinin
o ince, soluk ışığını paslı metal dolapların üzerinde gezdirmeye başladı.
Gündüz kilitleri kırılan dolapların kapakları yarı aralıktı.
Aylin'in aradığı şey bir silah değildi; o
"kusursuzluğu" yaratan zihnin izlerini arıyordu. En dipteki, kapısı
polisler tarafından tam olarak kırılmamış, köşede kalan isimsiz bir dolabın
önünde durdu. Kapağı zorlayarak açtı.
Dolabın içi, dışarıdaki o karmaşık ve kirli
dünyanın tam zıttıydı. Her şey milimetrik bir düzenle yerleştirilmişti. Tıbbi
bir sterilizasyon sıvısı, el yapımı bileği taşları, farklı boylarda kavisli
budama makasları... Ve rafın en üstünde, üzerinde el yazısıyla “Çam Reçinesi
& Antifungal” yazan cam bir kavanoz. Morgda Hale'nin boynunda gördüğü o
lanetli, şeffaf macun...
Aylin'in nefesi hızlandı. El fenerinin ışığını
dolabın iç kapağına kaydırdı. Oraya raptiyeyle tutturulmuş, anatomi
kitaplarından koparılmış insan boynu damar haritaları vardı. Ve onların hemen
altında, mavi telli bir dosya duruyordu.
Dosyayı açtığında, Aylin bu psikopatın sadece bir katil değil, aynı zamanda çok zeki, sistemli bir satranç ustası olduğunu anladı. Dosyanın içinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi logolu resmi bir evrak vardı. Evrak, 4857 Sayılı İş Kanunu kapsamında, işçinin kazanılmış kıdem ve yıllık izin hakları korunarak Muğla'nın Bodrum Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü'ne yatay geçiş/tayin talebini içeriyordu. Talebin altındaki isim kısmında sadece bir imza vardı.
Katil, İzmir'de yarattığı bu kanlı tiyatronun son
perdesini çoktan planlamıştı. İşler ters gittiğinde ya da "hasat" bittiğinde, o görünmez işçi kimliğiyle yasal yollardan Bodrum'a tayinini isteyecek; o turistik, kalabalık ve sıcak sahil kasabasının belediyesinde,
elinde budama makasıyla yeni orkideler seçmek için güneye inecekti.
Aylin dosyayı çantasına atarken, dışarıdan, hemen
seraların arkasındaki açık alandan gelen tok bir ses duydu. Tık. Tık. Tık.
Metalin metale sürtünme sesi.
Silahını çekip el fenerini kapattı. Soyunma
odasından çıkıp, gölgelerin içine karışarak sesin geldiği yöne, fidanlığın arka
tarafındaki "Biyolojik Bertaraf ve İlaçlama" alanına doğru yürüdü.
Devasa, paslı bertaraf tankının kapağı açıktı.
Tankın hemen yanında, elinde uzun, demir bir çubuk olan, üzerine kalın bir
yağmurluk giymiş bir adam duruyordu. Adam, demir çubukla tankın içindeki o
fokurdayan, asitli sıvıdaki bir şeyleri aşağıya doğru itiyordu.
Rüzgâr yön değiştirdiğinde, tanktan yükselen o iğrenç kimyasal kokuya karışmış yanık et kokusu Aylin'in midesini bulandırdı.
Aylin o an, aradıkları firari taşeron Cem'in aslında hiçbir yere kaçmadığını
dehşet içinde anladı. Cem o tankın içinde eriyordu. Emniyet günlerdir bir avuç
asitli çamuru arıyordu.
Aylin silahını adama doğrulttu, parmağı tetiğe
yerleşti. "Kıpırdama!" diye bağırdı karanlığın içinden. "O
çubuğu bırak ve ellerini başının üzerine koy!"
Adam durdu. Demir çubuğu yavaşça tankın kenarına
bıraktı. Ama paniklemedi, ellerini havaya kaldırmadı. Omuzlarının üzerinden,
yağmurluğunun kapüşonunun altından Aylin'e doğru yavaşça döndü. Karanlıkta yüzü
tam seçilmiyordu ama dudaklarındaki o hastalıklı, kibirli tebessüm ay ışığında
parlıyordu.
Yekta, kendisini doğrudan bulan bu kadının
zekâsına bir kez daha hayran kalmıştı. Zakkum çiçeğinin mesajını çözmüş,
Emniyet'in o aptal ordusunu atlatıp doğrudan inine, üstelik tek başına
gelmişti.
"Toprağıma hoş geldin komiser," dedi
Yekta. Sesi, fokurdayan asit tankının sesini bastıracak kadar soğuk ve derindi.
"Zakkum'u beğenmişsiniz."
Aylin aradaki mesafeyi koruyarak nişan almaya
devam etti. "Hale'yi sen öldürdün. Cem'i sen öldürdün. Oyun bitti. Yere
yat!"
Yekta hafifçe kıkırdadı. "Oyun bitmedi
Aylin. Sadece... İzmir perdesi kapanıyor. Sen ise bu tiyatrodaki son, en güzel
sahnemsin."
Yekta, elini yavaşça yağmurluğunun cebine, o
meşhur hilal uçlu çakısına doğru götürdü.