Keşfet

ZAKKUM ÇİÇEĞİ

Kanlı Hilal

İzmir Adli Tıp Kurumu'nun eksi birinci katındaki

o paslanmaz çelik masanın üzeri, Emniyet teşkilatının kibrinin tam anlamıyla

iflas ettiği yerdi.

Aylin, morgun o genzi yakan formol ve ölüm kokusu

içinde kaskatı kesilmiş halde dikiliyordu. Karşısındaki masada, sadece yirmi

dört saat önce Emniyet'in merdivenlerinden kusursuzluğuyla inen Komiser

Yardımcısı Hale yatıyordu. Kadının o omuzlarına dökülen kestane saçları geriye

itilmiş, kuğu gibi boynu çıplak bırakılmıştı.

"Yara izi, otoparktaki kurbanla milimetrik

olarak aynı," dedi yaşlı adli tıp uzmanı, maskesinin ardından boğuk çıkan

bir sesle. Elindeki metal çubukla Hale'nin boynundaki o kanlı, yarım ay

şeklindeki kesiği işaret etti. "Ama asıl delirtici olan bu değil

komiserim. Şuraya bakın."

Uzman, büyüteçli bir ışığı yaranın üzerine

kaydırdı. Aylin nefesini tutarak masaya yaklaştı. Hale'nin boynundaki o ölümcül

kesiğin üzeri, tıpkı Defne'nin cinayetinde olduğu gibi bal rengi, şeffaf ve

pürüzsüz bir reçineyle kaplanmıştı. O lanet olası budama macunu.

Aylin'in midesine kramplar girdi. Gözlerini

yumduğunda, gece yarısı Hale'nin kucağına bırakılmış o kanlı "Elit

Katil" dosyası gözünün önüne geldi. Bu sıradan bir cinayet değildi; bu,

katilin bizzat Cinayet Büro'nun gözünün içine bakarak attığı vahşi bir

kahkahaydı. Katil elit bir züppe falan değildi; o, Emniyet'in kameralarının kör

noktalarını bilen, teşkilatın nefes alışverişini hisseden, kusursuz ritüelleri

olan görünmez bir hayaletti.

Morgdan çıkıp Bozyaka'ya döndüğünde içerisi bir

savaş alanı gibiydi. Emniyet Müdürü koridorda terör estiriyor, bütün telsiz

kanallarında aranan Cem Taşkın için vur emri çıkarıyordu. Aylin, müdürün

odasına dalıp "Bu işi Cem yapmadı! Hale'yi öldüren kişi tek tabanca

çalışan, o kusursuz seri katilin ta kendisi!" diye bağırdığında aldığı

cevap sadece sağır edici bir azar olmuştu. Teşkilat, Emniyet'in göbeğinde bir

polisin kesilerek öldürülmesini "sıradan" bir katile yediremiyor,

kendi acizliğini örtbas etmek için olayı illa ki organize bir örgüt şebekesine

ve firari Cem'e bağlamaya çalışıyordu.

Gece yarısına doğru Aylin, omuzlarında dünyanın

bütün yüküyle Eşrefpaşa'daki dairesine doğru merdivenleri çıkıyordu. Dışarıda

İzmir'in o ince, sinsi yağmurlarından biri başlamıştı. Zihni zonkluyor, kibri

yerle yeksan olmuş bir şekilde kendi körlüğüyle savaşıyordu.

Dairesinin kapısına geldiğinde duraksadı.

Anahtarını deliğe sokmak üzereyken, paspasın üzerinde duran o şeyi fark etti.

Sıradan, siyah kartondan yapılmış, üzerinde

hiçbir kargo etiketi veya isim bulunmayan kare bir kutu.

Aylin'in yorgunluğu bir saniye içinde buharlaştı.

Sağ eli refleks olarak belindeki beylik tabancasına gitti. Silahını çekip

emniyetini açtı. Sol eliyle kutunun kapağını yavaşça, namlunun ucuyla araladı.

Bomba veya bir bubi tuzağı beklemiyordu; içeriden sızan o keskin, acımsı koku

ona bambaşka bir cehennemin kapılarını çoktan aralamıştı.

Silahını indirip kutunun içine baktı. Siyah

kadife bir zeminin üzerinde, kusursuzca budanmış, yaprakları capcanlı duran

pembe bir çiçek yatıyordu. Bir Zakkum çiçeği. Şehrin her parkında yetişen,

rengiyle büyüleyen ama özsuyu bir insanın kalbini saniyeler içinde

durdurabilecek kadar zehirli olan o ölümcül bitki.

Çiçeğin kesilmiş sap kısmına baktığında Aylin'in

damarlarındaki kan buz kesti. Sapın ucu, morgda Hale'nin boynunda gördüğü o bal

rengi, şeffaf budama macunuyla mühürlenmişti.

Çiçeğin hemen yanında, eski bir daktiloyla tek

satır halinde yazılmış küçük, beyaz bir not kartı duruyordu:

"Elitler çiçeğin sadece kokusunu bilir

komiser. Toprağını bilen benim."

Notu okuduğu an Aylin, merdiven boşluğunun

karanlığına doğru dehşetle başını çevirdi. Silahını iki eliyle kavrayıp

gölgelere nişan aldı ama etrafta sadece yağmurun cama vuran sesi vardı.

Avcı, sadece Emniyet'e girmekle kalmamış,

Aylin'in en mahrem alanına, evinin kapısına kadar sızmıştı. Emniyet'in o çok

güvendiği, kibirli ve yenilmez komiseri, artık o zehirli bahçıvanın kişisel av

sahasındaydı.