ZEHİRLİ SİS
Aylin’in parmağı tetiğin o soğuk metalinde gerildi. "Elini ceketinden
çıkar!" diye kükredi gecenin içine. "Çıkar ve havaya kaldır!"
Fakat Yekta’nın eli o meşhur deri kılıfa değil, hemen arkasında, karanlıkta
gizlenmiş devasa, kırmızı bir sanayi vanasına gitmişti.
"Senin için her şeyi kusursuzlaştırmak isterdim Aylin," diye
fısıldadı Yekta, gözlerini Aylin'in namlusundan bir saniye bile ayırmadan.
"Ama bazen... doğanın biraz kaosa ihtiyacı vardır."
Yekta, o kalın işçi bilekleriyle kırmızı demir vanayı bütün gücüyle, tek bir
vahşi hamlede çevirdi.
Fidanlığın altından geçen devasa basınç borularından kulakları sağır eden,
mekanik bir TISSSSS sesi yükseldi. Saniyeler içinde, seraların etrafına
gizlenmiş yüzlerce yüksek basınçlı ilaçlama ve sulama nozulundan aynı anda
beyaz, yoğun ve kimyasal yüklü bir sis kütlesi patladı.
Püsküren bu endüstriyel ilaçlama sisi o kadar yoğun, o kadar kör edici bir
hızla yayıldı ki, Aylin neye uğradığını şaşırdı. Reflexle tetiğe asıldı. BAM!
Silahın namlusundan çıkan namlu alevi sisi bir anlığına turuncuya boyadı ama
kurşun, karanlıkta sadece paslı bir demir direğe çarpıp kıvılcımlar saçarak
sekti.
Aylin ikinci kez ateş edemedi. Zehirli, ağır pestisit ve gübre kokan bu
yapay bulut genzine dolduğunda nefesi bıçak gibi kesildi. Gözleri asit dökülmüş
gibi yanmaya, ciğerleri parçalanırcasına öksürmeye başladı. Sol koluyla yüzünü
kapatarak geriledi.
Etrafındaki her şey—asit tankı, seralar, yıldızlar ve hatta kendi elleri—o
yoğun, beyaz ve zehirli cehennemin içinde kaybolmuştu. Sadece nozullardan
fışkıran o sağır edici tıslama sesi vardı.
Görüş mesafesi sıfırdı. İzmir'in en zeki, en yenilmez komiseri, şu an kendi
kibrinin içinde kör ve sağır bırakılmıştı.
"Neredesin lan!" diye bağırdı Aylin, kendi etrafında dönerek. Sesi
öksürük krizleriyle parçalanıyordu. Namluyu körlemesine sağa sola doğrultuyordu
ama hedef yoktu. Sadece sis vardı.
"Hep aynı hatayı yapıyorsunuz," diye fısıldadı bir ses.
Aylin hızla sesin geldiği sağ tarafa döndü, silahını kaldırdı. Ama ses
yankılanıyor, sisin içinde her yönden geliyormuş gibi dalgalanıyordu.
"Gökyüzündeki adalete, o parlak rozetlerinize, dosyalarınıza çok
inandınız," diye devam etti o dondurucu, sakin ses. Bu kez sol çaprazından
geliyordu. "Aşağıya, toprağa hiç bakmadınız. Çamura basmaktan korktunuz.
Oysa her şeyin başladığı ve çürüyerek bittiği yer burasıydı."
Aylin'in kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Gözyaşları yanan
gözlerinden süzülüyor, zehirli sis zihnini bulandırıyordu. "Karşıma
çık!" diye haykırdı, ama sesi titriyordu. İlk defa, o yenilmez polis
kimliğinin altında, karanlıktan korkan çaresiz bir insan olduğunu hissediyordu.
O an, tam ensesinde, saç diplerini ürperten buz gibi bir hava akımı
hissetti.
Arkasına dönmeye fırsat bulamadan, o kalın, nasırlı el Aylin'in silah tutan
bileğini karanlığın içinden bir yılan gibi kavradı. Yekta'nın inanılmaz
fiziksel gücü, Aylin'in kolunu milimetrik bir baskıyla aşağıya bastırdı. Aylin
çırpındı, boştaki dirseğini geriye savurdu ama Yekta bir hayalet gibi yana
kaymış, Aylin'in sırtını kendi göğsüne yaslamıştı.
Sisin ve o kör edici beyazlığın tam ortasında, avcı avına sarılmıştı.
Aylin, Yekta'nın o ağır, çamur ve ter kokan nefesini boynunda hissetti.
Hilal uçlu çakının buz gibi, kavisli, pürüzsüz çeliği yavaşça Aylin'in
şahdamarının üzerine yerleşti. Metalin soğukluğu Aylin'in kanını dondurdu. Tek
bir hamle, tek bir milimetrik baskı her şeyi bitirecekti. Aylin gözlerini
kapattı, yenilgiyi ve o kaçınılmaz karanlığı bekledi.
Ama çelik derisini kesmedi. Sadece o ince, ölümcül kavisle boynunda dolaştı.
"Senin kusursuzluğun çok kırılgan komiser," diye fısıldadı Yekta,
dudakları neredeyse Aylin'in kulağına değerken. "Şu an seni bir orkide
gibi dalından koparabilir, o kibirli boynunu sonsuzluğa mühürleyebilirim... Ama
seni öldürmek, bir şaheseri ateşe atmak kadar kaba olurdu. Senin cezan ölüm
değil, Aylin."
Yekta, çakının soğuk yüzeyini Aylin'in yanağına hafifçe bastırdı.
"Senin cezan, bu lanet olası sisin içinde sonsuza dek kalmak. Gözlerini
her kapattığında beni o karanlıkta arayacaksın, ama asla bulamayacaksın.
Aklının odalarında hep o bahçıvan dolaşacak."
Yekta'nın bileğindeki baskısı aniden kayboldu. Bıçağın soğukluğu Aylin'in
teninden çekildi. Aylin, dizlerinin bağı çözülerek yere, ıslak çamurun üzerine
yığıldı.
Öksürük krizleri içinde, zehirli dumanın ortasında silahını iki eliyle
zorlukla kaldırıp etrafına bakındı. Ama sisin içinde sadece kendi düzensiz kalp
atışları ve uzaktan gelen polis sirenlerinin o cılız, geç kalmış feryatları
vardı.
Yekta gitmişti. Onu bedenen öldürmemişti ama zihnini paramparça edip, o
kibirli komiseri çamurun içinde çaresiz bir enkaza çevirmişti.
Aynı dakikalarda, fidanlığın çok uzağında, karanlık bir arka sokakta Yekta
üzerindeki o ağır, belediye logolu yağmurluğu çıkarıp bir çöp konteynerine
attı. Cebindeki "Bodrum Belediyesi Tayin Evrakının soğuk kağıdına dokundu.
Dudaklarında o bildik, ince tebessüm belirdi. İzmir ona verebileceği tüm
çiçekleri vermişti. Artık daha sıcak, daha kalabalık ve henüz o yarım ay şeklindeki kesikle hiç tanışmamış bir güney kasabasına, yeni krallığına inme vakti gelmişti.